<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633</id><updated>2011-04-22T04:29:23.896+03:00</updated><category term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AIHM KARARLARI [ 01 -50 ]</title><subtitle type='html'>AIHM KARARLARI [ 01 -50 ]  [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>50</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-6976315218268051121</id><published>2006-10-21T13:51:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T13:52:11.097+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>GÜR / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(35983/97) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;24 Temmuz 2003&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;USULİ İŞLEMLER : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dava, 22 Şubat 1997 tarihinde, Türk vatandaşları olan Mustafa ve Osman Gür  (başvuranlar) tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Korumaya dair  Sözleşme'nin eski 25. maddesi uyarınca, Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yapılan  bir başvurudan (35983/97) kaynaklanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar, sırasıyla 1950 ve 1954 doğumlu olup, İzmir'de ikamet  etmektedirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1990 yılında, İzmir'de başvuranlara ait bir taşınmaz, Karayolları Genel  Müdürlüğünce (KGM), otoyol inşaatı amacıyla kamulaştırılmıştır. Kamulaştırma  tarihinde başvuranlara ilgili idare tarafından tespit edilen kamulaştırma bedeli  ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar, 17 Aralık 1990 tarihinde, idarenin ödediği miktarları yetersiz  bularak, kamulaştırma bedelinin artırılması talebiyle İzmir Asliye Hukuk  Mahkemesi'nde dava açmışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31 Ekim 1991 tarihinde, Mahkeme başvuranların iddialarını haklı bularak,  taşınmazlarına elkonulan 13 Kasım 1990 tarihinden itibaren işletilmek üzere  yıllık %30 basit yasal faiziyle birlikte, 346.930.095 TL tezyid bedelinin  başvuranlara ödemesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yargıtay, 27 Nisan 1992 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararlarını  onamıştır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;25 Ekim 1996 tarihinde, başvuranlara 478.875.000 TL ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11 Haziran 2003 tarihinde Mahkeme, Hükümetten, aşağıdaki deklarasyon metnini  almıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mustafa Gür ve Osman Gür tarafından yapılan ve 35983/97 No. ile kayıtlı  başvurunun dostane çözümü ile ilgili olarak Hükümetin, başvuranlara, iyi niyete  binaen, toplam 43.000,- (kırküçbin) ABD Dolan ödemeyi teklif ettiğini beyan  ederim. Bu miktar herhangi bir vergi uygulanmaksızın, başvuranlar tarafından  bildirilecek banka hesabına, kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 39.  maddesi uyarınca açıklanmasından sonra üç ay içerisinde, ABD Doları olarak  ödenecektir. Ödeme davayı nihai olarak sonuçlandıracaktır. Bu miktarın  belirtilen süre içinde ödenmemesi durumunda Hükümet, (ideme tarihine kadar  Avrupa Merkez Bankası'nın belirlediği marjinal kredi faizlerinin üç puan  üzerinde basit faiz ödemeyi taahhüt eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Diğer yandan Hükümet, Sözleşme'nin 43/1. maddesi uyarınca, davanın Büyük  Daire önüne götürülmesini talep etmeyeceğini taahhüt eder."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, 19 Şubat 2003 tarihinde, başvuranların temsilcisi tarafından  imzalanan ve dostane çözüm önerisini kabul ettiklerine dair bildiri metnini  almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AHİM, tarafların dostane çözüme ulaştığını tespit etmiştir. Sözkonusu  uzlaşmanın, AİHS ve Ek Protokollerde öngörülen insan haklarına saygı prensibine  uygun olduğu kanaatindedir. (AİHS'nin 37/1. maddesinin son fıkrası ve İçtüzüğün  62/3. maddesi).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dolayısıyla, dava kayıttan düşürülmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvurunun, kayıttan düşürülmesine karar vermiş,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Tarafların davayı Büyük Daireye götürmeyecekleri yönündeki taahhütlerini  dikkate almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Fransızca olarak verilen bu karar, 24 Temmuz 2003 tarihinde, İçtüzüğün 77.  maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p align="right"&gt;Vincent BHRGER&lt;br /&gt;Katip &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Georg RESS&lt;br /&gt;Başkan &lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-6976315218268051121?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/6976315218268051121/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=6976315218268051121&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/6976315218268051121'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/6976315218268051121'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/gr-trkiye-davasi.html' title='GÜR / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-2415896066344748133</id><published>2006-10-21T13:50:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T13:51:06.479+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>HALİSE DEMİREL / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(39324/98) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;28 Ocak 2003&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;USULİ İŞLEMLER : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Halise Demirel'in ("Başvuran"), 20 Kasım  1997 tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşmenin  "AİHS" eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları  Komisyonu'na "AİHK", AİHS'nin in 5/3 ve 6/1 maddelerinin ihlal edildiği  iddiasıyla yaptığı başvurudur (Başvuru no:39324/98).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1971 doğumlu olan Başvuran, Halise Demirci, Türk vatandaşı olup Avrupa İnsan  Hakları Mahkemesi "AİHM" önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından Sn. Mesut ve  Meral Bektaş tarafından temsil edilmektedir. Başvuran, şu an Batman Cezaevi'nde  bulunmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Başvuranın yakalanması ve gözaltına alınması:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranın imzaladığı ve polis tarafından 28 Eylül 1991 tarihinde düzenlenen  yakalama tutanağına göre PKK aleyhinde yürütülen bir operasyon sırasında  Başvuran, Halise Ayyıldız adına düzenlenmiş sahte bir kimlik, PKK'ya ait belge,  el bombası ve bir tabancayla yakalanmış ve 17 kişiyle birlikte gözaltına  alınmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5 Ekim 1991 tarihinde, Van Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nin  talebi üzerine Van Cumhuriyet Savcısı gözaltı süresini 8 gün uzatmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran adı geçen şube tarafından 6 Ekim 1991 tarihinde sorgulanmış ve daha  sonra Diyarbakır'a nakil edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Tutuklama:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9 Ekim 1991 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'nın talebi üzerine  Başvuran Diyarbakır 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (kısaca "Mahkeme")  tarafından tutuklanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5 Kasım 1991 tarihli iddianamesiyle Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, TCK'nin  168/1 maddesi çerçevesinde silahlı çete oluşturmaktan Başvuran ve diğer 17 sanık  aleyhinde dava açmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19 Ocak 1994 tarihli bir karar ile Mahkeme, Başvuran ile birlikte dört kişi  hakkında toplanacak delillerin yargılamayı uzatacağından dolayı, dava dosyasının  diğer 17 kişiye ait dava dosyasından ayrılmasına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8 Nisan 1994 tarihli duruşmada, mezkur Mahkeme "kanıtların durumu ve suçun  niteliği bakımından" Başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Haziran 1994 tarihli duruşmada Mahkeme, Başvuranın kimliğini saptamak  amacıyla nüfus cüzdan örneğini talep etmiştir. Ayrıca, Başvuran ile birlikte  tutuklanan ve yargılanan diğer şahısların dava dosyasının Yargıtay'da  sonuçlanmasını beklemeye karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Aynı gün Mahkeme, Cizre Asliye Ceza Mahkemesi'nden istinabe yoluyla görgü  tanığı Abdulhakim Güven ("A.G.")'in ifadesinin alınmasını ve 18 Haziran 1994  tarihli duruşmaya kadar gönderilmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2 Ekim 1994 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanı, A.G.'in Diyarbakır Jandarma  Komutanlığında görevli olduğunu Cizre Cumhuriyet Savcılığına bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3 Ekim 1994 tarihli bir yazı ile Cizre Asliye Ceza Mahkemesi bu bilgiyi  Mahkeme'ye aktarmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26 Ekim 1994 tarihinde Mahkeme, A.G.'in 14 Aralık 1994 tarihli duruşmada  hazır bulundurulması için Diyarbakır Jandarma Komutanlığı'na celp  göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15 Kasım 1994 tarihinde, söz konusu celbe karşı Diyarbakır Jandarma  Komutanlığı A.G.'nin görevli olmadığını, Cizre'de bulunduğunu ve açık adresinin  bilinmediğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17 Ocak 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı, Mahkeme'ye A.G.'nin bir  itirafçı olarak PKK tarafından tespit edilmemesi için sık sık adres  değiştirdiğini ve ona ait olan tüm resmi yazıları bildirdiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Şubat 1995 tarihli yazı ile Mahkeme, A.G.'nin 22 Mart 1995 tarihli  duruşmada hazır bulundurulması için aleyhinde celpname düzenlendiğini Diyarbakır  Jandarma Komutanlığı'na bildirmiştir. Ayrıca, Başvuranın soyadının Ayyıldız  değil Demirel olarak tespit edildiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13 Şubat 1995 tarihinde, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı, Mahkeme'ye A.G.'nin  bölüğünde mevcut olmadığını bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22 Mart 1995 tarihinde Mahkeme, Diyarbakır Jandarma Komutanlığına yazarak 3  Mayıs 1995 tarihli duruşmaya ilişkin Başvuran hakkında celp müzekkeresi  çıkarıldığını vurgulamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30 Mart 1995 tarihinde, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı, A.G.'nin birliğinde  mevcut olmadığını ve Jandarma Asayiş Komutanlığına bağlı Jandarma istihbarat  Terörle Mücadele Tim, Komutanlığı'na yazılması gerektiğini Mahkeme'ye  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11 Nisan 1995 tarihinde, Diyarbakır Cezaevi Müdürlüğü A.G.'in 9 Kasım 1993  tarihinde Diyarbakır Merkez Kapalı Cezaevine nakil edildiğini mezkur savcılığa  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3 Mayıs, 7 Haziran ve 10 Temmuz 1995 tarihli yazışmalarda Mahkeme, A.G.'in  aleyhinde 7 Haziran 1995 tarihli duruşma için celpname çıkarıldığını Jandarma  Asayiş Komutanlığı'na bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12 ve 18 Temmuz 1995 tarihlerinde, Jandarma Asayiş Komutanlığı, A.G.'nin  şubesinde görevli olmadığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13 Eylül 1995 tarihli yazısında Mahkeme DGM, Cizre DGM ve Cizre Jandarma  Komutanlığından A.G.'nin adresinin tespit edilmesini ve 8 Kasım 1995 tarihli  duruşmadan haberdar edilmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6 Kasım 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı görgü tanığının Diyarbakır  Jandarma Komutanlığında görevli olduğunu DGM'ye bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21 Aralık 1995 tarihinde, Cizre Jandarma Komutanlığı, görgü tanığının  Diyarbakır Asayiş Komutanlığında çalıştığını yinelemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17 Ocak 1996 tarihli yazışmasında Mahkeme, A.G'in 28 Şubat 1996 tarihli  duruşmaya çağırılması yönünde Savcılığa müzekkere yazmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29 Ocak 1996 tarihinde, Jandarma Asayiş Komutanlığı, A.G.'nin kendi  bünyesinde çalışmadığını Mahkeme'ye bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18 Mart 1996 tarihinde Mahkeme'nin talebi üzerine Diyarbakır Jandarma  Komutanlığı, A.G.'nin ne kendi bünyesinde ne de Jandarma Asayiş Komutanlığında  çalışmadığını bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15 Mayıs 1996 tarihli duruşmada Mahkeme, görgü tanığı A.G.'nin  bulunamamasının yargılamanın uzamasına neden olacağından dolayı, dinlenmesine  gerek olmadığına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5 Haziran 1996 tarihli duruşmada, Başvuranın temsilcisi, müvekkilinin PKK  örgütüne yeni militanlar bulmaktan ve yasadışı yayın dağıtmaktan itham  edildiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10 Eylül 1997 tarihli duruşmada, Başvuranın temsilcisi müvekkili aleyhinde  hiçbir kanıtın bulunmadığını ve 6 yıldır süren yargılamanın AİHS'ne uygun  olmadığını iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25 Eylül 1996 tarihli duruşmada Mahkeme, suç ortakları tarafından 5 Haziran  1996 tarihinde yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay'ın nihai kararının  beklenmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, kanıtların durumu ve suçların niteliği gözönüne alındığında  başvuranların tutululuk hallerinin (8 Nisan, 1 Haziran, 18 Temmuz, 26 Ekim ve 14  Aralık 1994, 1 Şubat, 7 Haziran, 7 Temmuz, 13 Eylül ve 8 Aralık 1995, 17 Ocak,  28 Şubat, 3 Nisan, 5 Ağustos, 25 Eylül, 23 Ekim ve 11 Aralık 1996, 19 Şubat, 26  Mart, 14 Mayıs, 2 Temmuz, 10 ve 22 Eylül 1997) tarihli duruşmalarda devamına  karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, 26 Ekim ve 14 Aralık 1994, 22 Mart, 3 Mayıs ve 6 Aralık 1995 ve 15  Mayıs 1996 tarihli duruşmalarda ise her hangi bir gerekçe beyan etmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15 Eylül 1997 tarihli tedbir kararına istinaden mahkeme, başvuranın tahliye  talebini gerekçe göstermeksizin reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Haziran ve 24 Aralık 1997, 25 Şubat, l Nisan, 6 Mayıs ve 3 Haziran 1998  tarihli duruşmalarda Mahkeme, Yargıtay'ın kararının beklenmesine ve Başvuranın  tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13 Temmuz 1998 tarihinde, mahkeme, dava dosyasının Yargıtay tarafından ilk  dereceli mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme 13 Haziran, 9 Eylül ve 14 Ekim 1998 tarihli duruşmalarda, Başvuranın  tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21 Ekim 1998 tarihinde, TCK'nın 168/2. maddesi ve 3713 Sayılı Yasanın 5.  maddesi uyarınca, iki sivil ve bir asker hakimden oluşan Mahkeme, Başvuranı, PKK  mensubu olmaktan 22 yıl 6 ay ağır hapis cezasına mahkum etmiştir. Mahkeme  gerekçesinde, Başvuranın gözaltı sırasında vermiş olduğu ifadesinde itham  edildiği suçları kabul ettiğini, savcılık makamında ise 1990 yılında PKK'ya  katıldığını ve bir arama sırasında üzerinde bir silah ve el bombasıyla  yakalandığını kabul ettiğini ve hakim karşısında ise PKK'ya üye olduğunu ancak  hiçbir eyleme katılmadığını, Jiyan ve Gurbat kod adlarını kullandığını ve Van'a  yeni üye bulmak için geldiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26 Mayıs 1999 tarihinde tebliğ edilen 12 Mayıs 1999 tarihli karar ile  Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUKA DAİR :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. AİHS'NİN 5/3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHS'nin 5/3 maddesine atıfta bulunan Başvuran, tutukluluk halinin  uzunluluğundan şikayetçidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Mahkeme'nin sadece itham edildiği suçun niteliğine dayanarak  tutukluluk halinin devamına karar verdiğini ve söz konusu gerekçenin AİHS'nin  5/3 maddesine aykırı olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Başvuran, Mahkeme'nin  tutukluluk gerekçesini açıklarken firar etme olasılığı, ikametgahının olmayışı,  kanıtların yok edilmesi vb. gibi değerlendirmelerde bulunmadan, kanıtların  durumu ve suçu uk halinin devam edilmesine dair karar verildiğini ileri  sürmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Konuyla ilgili AİHM'nin içtihatlarına atıfta bulunan Hükümet, Başvuranın  tutukluluk süresinin makul olduğu hakkında firar etme olasılığına, ikametgahın  olmayışına, kanıtların yok edilmesine, Başvuranın da katıldığı terörist  faaliyetlere ve yakalanan kişi sayısına, cezanın ve itham edildiği suçun  niteliğine vurgu yapmıştır. Ayrıca Hükümet, 1 Şubat 1995 tarihinde, başvuranın  sahte bir kimlik yakalanmasıyla DGM'nin kimlik tespitinde zorlandığını  belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM öncelikle, Başvuranın tutukluluk halinin 28 Eylül 1991 tarihinde  başladığını ve Mahkeme tarafından mahkum edildiği tarih olan 21 Ekim 1998'de  sonra erdiğini belirlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, AİHS'nin 5/3 maddesi tarafından öngörülen nihai kararın son aşamasında,  itham edilen suçun mahkumiyet gerekçesinin açıklanması ile tutukluk halinin sona  erdiğini hatırlatmaktadır (Bkz, 27 Haziran 1968 tarihli(Vemhoff-Almanya kararı,  9 ve Labita-italya kararı, no: 26772/95/147) Başvuranın tutukluk halinin  AİHS'nin 5/3 maddesine göre 21 Ekim 1998 tarihinde sona erdiği anlaşılmaktadır.  Bu halde, değerlendirmeye anılacak olan zaman dilimi 7 yıl 23 gündür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM içtihatlarına göre, tutukluluk halinin makul süresi soyut bir  değerlendirmeyle ölçülmemektedir. Bir sanığın tutukluluk halinin makul süresi  her davanın kendi gerekçesine göre değerlendirilmelidir (Bkz, 26 Ocak 1993  tarihli W-İsviçre kararı, 30). AİHM öncelikle, bir tutuklama durumunda adli  makamların tutukluk süresinin öngörülen makul süreyi geçirmemekle sorumlu  olduklarını belirtmektedir. Söz konusu kararların gerekçelerine ve ilgilinin  başvurularında belirttiği olaylara dayanarak AİHM, AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlal  edilip edilmediğini tespit etmek zorundadır (Bkz, 28 Ekim 1998 tarihli Assenov  ve diğerleri-Bulgaristan kararı,154).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Buna karşın, mevcut dosyanın unsurlarına göre Mahkeme, Başvuranın tutukluk  halinin devamına karar verirken çoğu kez aynı gerekçeleri ("kanıtların durumu ve  isnad edilen suçun niteliği göz önüne alındığında...") kullanmış ve her zaman  aynı gerekçeyi belirtmemek için bazen de gerekçe göstermemiştir. Yakalanan  kişinin suç işlediğinden şüphelenilmesine yol açacak nedenlerden söz etmek,  tutukluk kurallarının olmazsa olmaz koşuludur. Ayrıca, söz konusu koşul da bir  müddet sonra geçerliliğini de yitirmektedir. Bu durumda, AİHM'nin, adli makamlar  tarafından gösterilen diğer gerekçelerin, özgürlüğün sınırlanmasını meşru kılıp  kılmadığını tespit etmesi gerekmektedir. Eğer bu gerekçeler "yeterli" ve  "etkili" ise o zaman AİHM, yetkili makamların yargılama sırasında "özel bir  titizlik" gösterip göstermediğini araştırmak zorundadır (Bkz, 26 Temmuz 2001  tarihli Mıjkov-Bulgaristan kararı, 77 ve yukarıda anılan Labita kararı, 152 ve  153).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, firar etme olasılığına, ikametgahın olmayışına, kanıtların yok  edilmesine, Başvuranın da katıldığı gibi terörist faaliyetlere ve yakalanan kişi  sayısına ilişkin Hükümet tarafından ileri sürülen iddialara katılmamaktadır.  Ayrıca, buna benzer iddialar cezanın ağırlığı gerekçe gösterilerek açıklanamaz.  Başka bir deyişle, bu iddiaların mevcudiyetini teyit eden veya kaçma ihtimalinin  yargılanmak üzere tutuklu tutulmayı haklı çıkarmayacak derecede düşük olduğunu  ortaya koyan başka ilgili etkenlere göre değerlendirilmelidir. AİHM, Hükümet'in  ileri sürmüş olduğu benzeri sakıncaların adli makamlar tarafından  değerlendirmeye alınmadığını belirtmektedir (Bkz, 26 Haziran 1991 tarihli  Letellier-Fransa kararı, 43, 27 Ağustos 1992 tarihli Tomasi-Fransa kararı, 98, 8  Haziran 1995 tarihli Yağcı ve Sargın-Türkiye kararı, 52 ve 8 Haziran 1995  tarihli Mansur-Türkiye kararı, 55).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu bağlamda AİHM, tutukluluk gerekçelerine dayanarak yetkili makamların 7 yıl  süren bir tutukluluktan sonra hangi risklerle karşı karşıya kalındığını  açıklamak zorunda olduğunu vurgulamaktadır (Bkz, 31 Temmuz 2001 tarihli  Zannouti-Fransa kararı, 44 ve 45 ve yukarıda zikredilen IV-İsviçre kararı,  33).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, ön soruşturmanın 6 Ekim 1991 tarihinde sona erdiğini, 10 Ocak 1992  tarihinden 1 Şubat 1995 tarihinde kadar -özellikle uzun bir süre- Mahkeme'nin  Başvuranın kimliğini tespit etmek amacıyla nüfus cüzdan örneğini istediğini ve  Başvuranın dava dosyasını diğer sanıklarınkinden ayırdığını belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuçta AİHM, söz konusu zaman diliminde Başvuranın tutuklu kalmasının  AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlaline neden olduğunu belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Buna istinaden, mezkur madde ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Mahkeme'nin bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHS'nın 6/1 maddesine atıfla bulunan Başvuran, Mahkeme'nin (Diyarbakır 1  No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin) bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığını  iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9 Haziran 1998 tarihli İncal-Türkiye kararına dayanan Başvuran, adil bir  mahkeme tarafından yargılanmadığını, DGM'lerin statüsünde yapılan son  değişikliklerden muaf tutulduğunu ve karar gerekçesini açıklayan üç hakimden  birinin asker kökenli olduğunu ileri sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri  Hakkındaki Kanun'un, Anayasa'nın 143. maddesine değişiklik getiren 18 Haziran  1999 tarihli Kanun ile değiştirildiğini ve bu tarihten itibaren hiçbir askeri  hakimin DGM bünyesinde görev almadığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar-Türkiye ve yukarıda anılan İncal  kararında, benzer şikayetleri incelediğini belirtmiştir. DGM bünyelerinde görev  alan askeri hakimlerin statüleri ile ilgili diğer konuların tartışıldığını ve  sözkonusu hakimlerin üstlerinden emir alan ordu mensupları olduklarını ve  atanmalarına ilişkin kararların birçoğunun idari makamlar ve ordu tarafından  alındığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, Hükümet'in sunduğu bilgilere göre Türk yasalarında yapılan son  değişikliklerin bir biçimde AİHS'nin yükümlülüklerini yerine getirdiğini  vurgulamakta ve görevinin sadece konuyla ilgili koşulları değerlendirmek  olduğunu; olay tarihinde meydana gelen değişikliklerden dolayı Başvuranın  davasının geçerli bir hukuki gerekçesinin bulunmadığına dair karar alamayacağını  hatırlatmaktadır (Bkz, Sadak ve diğerleri-Türkiye Davası, no: 29900/96,  29901/96, 29902/96 ve 29903/96,38).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM'nin görevi Mahkeme'nin Başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal edip  etmediğini ve Başvuranı yargılayan mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığına  dair meşru gerekçelerin bulunup bulunmadığını tespit etmektir (Yukarıda bahse  konu olan İncal kararı, 70 ve Çıraklar kararı, 38).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu açıdan AİHM, Başvuranın sivil olması münasebetiyle daha önce İncal ve  Çıraklar kararlarında olduğu gibi varmış olduğu sonuçları farklı düşünmek için  hiçbir gerekçenin bulunmadığını kanısındadır. Mevcut davada Başvuran,  Mahkeme'nin üyelerinden birinin ordu mensubu olması sebebi ile dava ile hiçbir  ilgisi olmayan konulardan haksız biçimde etkilenebileceğinden meşru olarak  endişe duymaktadır. Bu nedenle, Başvuranın Devlet Güvenlik Mahkemesinin  bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularında şüphe duyması için meşru sebebi  oluşmuştur (Bkz, yukarıda anılan İncal kararı, 72).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuçta, AİHM, Başvuranı yargılayan ve mahkum eden Mahkeme'nin AİHS'nin 6.  maddesi uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığına karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Mahkeme'nin yargılamasının adilliği hakkında:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHS'nin 6/1 maddesine göndermede bulunan Başvuran, mahkumiyet gerekçesinin  güvenlik güçleri tarafından yasadışı olarak toplanan kanıtlara  dayandırıldığından şikayetçidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, hakim karşısında, gözaltı sırasında alınan ifadelere ve hakkında  ileri sürülen iddialara itirazda bulunduğunu belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, Başvuranın mahkumiyetinin diğer yakalanan kişilerin beyanlarına göre  gerekçelendirildiğini ifade etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, yukarıda varmış olduğu sonuçlar ışığında Mahkemenin bağımsızlığı ve  tarafsızlığına ilişkin şikayetlere daha önce cevap verdiği kanısındadır ve 6.  maddesine ilişkin diğer şikayetleri incelemeye gerek olmadığına karar vermiştir  (Bkz, yukarıda anılan Sadak ve diğerleri kararı (N: 1), 69).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Yargılamanın süresi:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHS'nin 6/1 maddesine atıfla bulunan Başvuran makul bir sürede  yargılanmadığından şikayetçidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, hakkında yürütülen cezai yargılamasının uzunluluğundan şikayetçi  olduğunu ve yargılananın sadece bir kişi olması nedeniyle akıbetinin bir an önce  belirlenmesini isteyen bir kişi olarak özellikle süre konusunda endişelendiğini  belirtmektedir. Yargılamanın 7 yıl 7 ay ve 14 gün gibi bir sürede sonuçlandığını  ve bu sürede hal ve tutumlarından dolayı her hangi bir ithamda bulunulmaması  gerektiğini vurgulamaktadır. Aksine, cezai yargılamayı yürüten Mahkeme'nin  davranışı ve ihmalkarlığını bu olaya sebebiyet vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, Başvuran 19 Ocak 1994 tarihinde dava dosyasının diğer sanıkların  dosyalarından ayrıldığını, ancak 4 ay 20 gün sonra 1 Haziran 1994 tarihinde ise  Mahkeme'ce davasının görülmeye başlandığını hatırlatmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, 26 Ekim 1994 tarihinde nüfus cüzdan örneğinin Mahkemeye sunulmasına  rağmen dava dosyasına eklenmediğini ve bu tarihten itibaren yargılama sürecinde  herhangi bir gelişme olmadığını ve karar gerekçesinin açıklanmasında Mahkeme'nin  ihmalinden dolayı yargılama süresinin uzadığını iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Haziran 1994 tarihli duruşmada Mahkeme Yargıtay'dan dava dosyasını talep  etmiş ancak söz konusu makam dosyanın bir nüshasını 3 Mayıs 1995 tarihinde,  başka bir deyişle 11 ay sonra göndermiştir. 5 Haziran 1996 tarihli duruşma  sırasında Mahkeme, Yargıtay'dan asıl dava dosyasını tekrar talep etmiştir. Dava  dosyası ancak 13 Temmuz 1998 tarihinde, yani 25 ay sonra teslim edilmiştir. Bu  çerçevede Başvuran, Mahkeme'nin ihmalkar davranmasının yargılamanın uzamasına  neden olduğunu belirtmekledir. Başvurana göre, nüfus cüzdan örneği gibi bazı  evrakları talep edilmesi veya A.G. adlı tanığın celp edilmesi sırasında bazı  zorlukların ortaya çıkması, Devletin diğer kurumların kendisiyle işbirliği  yapmaktan kaçtığını göstermekledir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuçta Başvuran, yargılamanın uzun sürmesinin davanın karmaşıklığından  kaynaklanmadığını, Devlet kurumlarının tutumlarından kaynaklandığını  belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, prosedürün Başvuranın 28 Eylül 1991 tarihinde yakalanması ile  başladığını ve Yargıtay'ın 12 Mayıs 1999 tarihinde ilk derece mahkemesinin  kararını onamasıyla sona erdiğini hatırlatmıştır. Buna istinaden, yargılama 7  yıl 7 ay ve 14 gün sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, makul sürenin niteliğini, içtihatlar tarafından belirlenen kriterlere  göre özellikle davanın karmaşıklığı, Başvuranın ve yetkili makamların tutumları  (Bkz, diğer kararlar arasında, 23 Nisan 1998 tarihli Douslaly-Fransa karan, /  39, 22 Nisan 1998 tarihli Richard-Fransa kararı, 57, Pelissier ve Sassi-Fransa  kararı, no: 25444/94, 67 ve Papachelas-Yunanistan kararı, n: 31423/96,35) veya  bir bütün olarak incelenen dava koşullarının belirlediğini hatırlatmaktadır  (Bkz. Mulaüs Mutandiz, 7 Kasım 2000 tarihli Piccolo-İtalya kararı, 10).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mevcut davadaki olaylar ışığında, AİHM, Başvuranın PKK mensubu olduğu  gerekçesiyle diğer dört sanıkla birlikte yargılandığı göz önüne alındığında söz  konusu davanın belirli bir karmaşıklığa sahip olduğunu unutmamak gerektiğini  belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Adli makamların tutumları konusunda, AİHM, ilk olarak yalnızca devlete  yüklenebilen gecikmelerin "makul sürenin" ihlal edildiğine dair neden  gösterilebileceğini hatırlatmaktadır (Bkz, bununla birlikte, 21 Mart 2000  tarihli Gergonil-Fransa kararına, no: 40111/98,98 ve yukarıda zikredilen  Papachelas kararına, 40). Konuyla ilgili olarak AİHM, Başvuranın 28 Eylül 1991  tarihinde yakalandığını, 9 Ekim 1991 tarihinde tutuklandığını, 5 Kasım 1991  tarihinde hakkında dava açıldığını ve 8 Nisan 1994 tarihinde ise Mahkeme  tarafından dinlendiğini kaydetmiştir. Bu çerçevede, AİHM Başvuranın nüfus  bilgilerinin tespit edilmesine ilişkin görevin ilk soruşturmayı yürüten yetkili  makamlara ait olduğunu belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, AiHM, 19 Ocak 1994 tarihli bir ara karar ile Mahkeme'nin Başvuranın  dava dosyasını diğer sanıkların dosyasından ayrılmasına karar verdiğini ve  Başvuranın kimlik bilgilerinin 1 Şubat 1995 tarihinde tespit edildiğini  belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, Mahkeme'nin Başvuranın dava dosyasının ayrı incelenmesine karar  vermesini müteakip Başvuranın kimliğinin tespit edilmesi amacıyla 1 Haziran 1994  tarihinden itibaren işlemleri başlattığını ifade etmektedir. Bu bağlamda,  Mahkeme'nin yetkili makamlardan sadece Başvuranın nüfus cüzdan örneğini talep  etmesinin 8 ay sürdüğünü ve bu gecikmeden yetkili makamların sorumlu olduğunu  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, Mahkeme'nin l Haziran 1994 tarihli duruşmasında, A.G. adlı tanığın  dinlenmesine karar vermesi ile 15 Mayıs 1996 tarihinde bu tanığı dinlenmesini  reddetmesi arasında 2 yıl geçtiğinin hatırlatılması gerektiğini düşünmektedir.  AİHM, Mahkeme'nin birçok kez farklı makamlar ile yazışmasına rağmen bir türlü  tanığı dinleyemediğini vurgulamaktadır. Bununla birlikte, söz konusu gecikmenin  de yetkili makamlarından kaynaklandığını ifade etmekledir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, Hükümet tarafından mezkur süreler hakkında herhangi bir açıklama  yapılmadığını hatırlatmaktadır. Söz konusu makamların iş yoğunluğundan dolayı  böyle bir gecikmeye neden oldukları varsayılsa dahi; bu gibi bir iddia geçerli  bir gerekçe sayılmamaktadır. Bu bağlamda AİHS'nin 6/1 maddesi, mahkemelerin  "makul sürede yargılama" gibi, AİHS’nin yükümlüklerini yerine getirmek amacıyla,  sözleşmeci devletlerin kendi hukuk sistemlerini tekrardan düzenlemelerini  sağlamaktadır (Bkz, 23 Eylül 1998 tarihli Portington-Yunanistan karar, 33)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuçta, yetkili makamların tutumları göz önüne alındığında, AİHM, 7 yıl 7 ay  ve 14 gün süren bir yargılamanın makul sürede sona erdiğinin kabul edilemez  olduğu kanısındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Buna istinaden, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu nedenlerle AİHM,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvuranın, makul bir sürede yargılanmadığına ve yargılama sırasında  serbest bırakılmadığına ilişkin AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Diyarbakır 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin tarafız ve bağımsız bir  mahkeme olmaması sebebiyle AİHS’nin 6.maddesinin ihlal edildiğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Cezai yargılamanın uzunluğundan dolayı AİHS’nin 6.maddesinin ihlal  edildiğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. AİHS’nin 6.maddesine ilişkin diğer şikayetlerin incelenmesine gerek  olmadığına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. a) Bu kararın AİHS’nin 44.maddesinin 2.paragrafına göre kesinleşmesini  takip eden üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına  çevrilmek üzere aşağıdaki miktarların, davalı Devlet tarafından Başvurana  ödenmesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;i) Maddi ve manevi tazminat olarak 6.000 (altı bin) Euro;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ii) Masraf ve harcamaları için 3.200 (üç bin iki yüz) Euro;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;iii) Söz konusu miktarlara yüklenebilecek her türlü verginin ödenmesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Önceki paragrafta belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödemenin  yapıldığı tarihe kadar geçen süre için, yukarıda belirtilen tutara, Avrupa  Merkez Bankasının kredi faiz oranına yüzde üç puan eklenmek suretiyle gecikme  faizi uygulanmasına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Başvuranın, hakkaniyete uygun bir tatmin için geriye kalan taleplerinin  reddine; karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karar, AİHM İçtüzüğünün 77.maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca,  Fransızca olarak yazılmış ve 28 Ocak 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-2415896066344748133?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/2415896066344748133/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=2415896066344748133&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/2415896066344748133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/2415896066344748133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/halise-demirel-trkiye-davasi.html' title='HALİSE DEMİREL / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-5034743159346033038</id><published>2006-10-21T13:49:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T13:50:34.384+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>HÜSNİYE ADALI / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(3113 7/96) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;12 Aralık 2002&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;1949 doğumlu olan başvuran Hüsniye Adalı, T.C. vatandaşı olup İstanbul'da  ikamet etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu  avukatlarından Sn. M. A. Kırdök, A. Doğan ve C. Yücel tarafından temsil  edilmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;İsmail Hakkı Adalı (İ.A.), Fevzi Yalçın (F.Y.), Kemal Soğukpınar (K.S.) ve  Refa Şen (R.Ş.), 7 Ekim 1988 tarihinde saat 13:00 sıralarında, İstanbul Tuzla'da  kendilerini yakalamak isteyen emniyet güçleri tarafından öldürülmüşlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kartal Cumhuriyet Başsavcısı 17 Ekim 1988 tarihli iddianame ile, 16 emniyet  memuru hakkında Türk Ceza Kanununun (TCK) 448, 281 ve 463. maddeleri uyarınca  İ.A., F.Y., K.S. ve R.S.'yi öldürmekten Kartal Ağır Ceza Mahkemesinde dava  açmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran Kartal Ağır Ceza Mahkemesinde polisler hakkında devam eden davaya,  17 Ocak 1989 tarihinde tazminat hakkını saklı tutarak "müdahil taraf" olarak  katılmış ve polislerin yetkilerini aşarak taammüden suç işlediklerini iddia  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Şubat 1995 tarihli bir karar ile polis memurlarını  TCK'nın 49. maddesi hükümlerine göre serbest bırakmıştır. Mahkemenin  tespitlerine göre, güvenlik güçleri bir ihbar üzerine, Kırşehir Cezaevinden  firar eden ve polis karakoluna bombalı bir saldırı düzenlemek için  İstanbul-İzmir istikametinde yol alan mahkumları yakalamak amacıyla Tuzla  köprüsü civarında pusu kurmuşlar; pusuyu fark eden şüpheliler, yapılan uyarıya  rağmen ateş açarak, araçları ile hızla uzaklaşmaya çalışmışlardır. Mahkeme,  kararını, özellikle olay yerinde bulunan polis memurlarının ifadelerine, olay  yeri tutanağına, otopsi ve bilirkişi raporlarına dayandırmıştır. Güvenlik  güçleri yaylım ateşinden sonra aracı aramışlardır. Yetkililer, mermi dolu bir  tabanca ve aşırı sol görüşlü yasadışı bir örgütün faaliyetleri ile bağlantılı  yayınlar bulmuşlardır. Olay mahallinde, elliye yakın mermi çekirdeği  bulunmuştur. Ayrıca daha sonra yapılan ikinci bir aramada bir tabanca daha  bulunmuştur. Mahkeme, şüphelilerin yakalama sırasında kullanılan yasal güç  sonucu öldüğünü Adıgeçen mahkeme, olayla ilgili polis memurların Polis Vazife ve  Salahiyetleri Yasasına uygun olarak şüphelilere ateş açtıkları yönünde karar  vermiştir. Aynı mahkeme, başvuranların polislerin şüphelileri ikaz etmeden ve  yakın mesafeden ateş etliklerine ilişkin iddialarını reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6 Şubat 1995 tarihli karara karşı başvuran ve Cumhuriyet Savcısı Yargıtay'a  temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Yargıtay, yargılamanın CMUK'a uygun  yapıldığı gerekçesiyle 17 Ekim 1995 tarihinde kararı onamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUKA DAİR : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, 8 Ekim 2002'de Hükümetin ilgili beyanını almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hükümet, yürürlükteki Türk yasalarına ve Hükümetin bu tür olayları  engelleme konusundaki kararlılığına rağmen, İsmail Hakkı Adalı’nın ölümünde  olduğu gibi haksız güç kullanımı sonucu meydana gelen münferit ölüm olaylarından  dolayı üzgündür. Hükümet, mevcut davada iddia edildiği şekildeki bir güç  kullanımının AİHS'nin 2. maddesini ihlal edeceğini kabul etmektedir. Hükümet  yaşama hakkının gelecekte güvence altına alınmasını sağlamak için, gerekli tüm  önlemleri alıp, etkili soruşturmaların yürütülmesini zorunlu kılan talimatları  vermeyi taahhüt etmiştir. Bu konuda, Hükümet, kısa zamanda uygulamaya konan  idari ve yasal önlemlerin yürütülen soruşturmaları daha etkili kıldığını ve  mevcut davadakine benzer koşullarda meydana gelen ölümlerin azalmasını  sağladığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Türk Hükümeti'nin, 31137/96 no ile kayıtlı başvurunun dostane çözüme  kavuşturulması için İsmail Hakkı Adalı'nın annesi Hüsniye Adalı'ya toplam 55,000  İngiliz Sterlini ödeme yapmayı teklif ettiğini beyan ediyorum. Dava ile ilgili  bütün yasal giderleri kapsayacak olan bu meblağ, miktara yansıtılabilecek her  türlü vergiden muaf olup, başvuran veya yasal temsilci adına açılacak banka  hesabına İngiliz Sterlini olarak yatırılacaktır. AİHS'nin 39. maddesi uyarınca  kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içerisinde ödenecektir. Bu ödeme  davanın nihai kararını oluşturacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Hükümet, Avrupa Konseyi Delegeler Komitesi'nin Türkiye hakkındaki Mahkeme  kararlarına ilişkin denetiminin bu ve benzeri davalarda, bu yöndeki gelişmelerin  sürmesi için uygun bir mekanizma oluşturacağı görüşündedir. Bu bağlamda, gerekli  işbirliği sürdürülecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Bununla birlikte, Hükümet, AİHM'nin nihai kararını vermesinin ardından,  AİHS'nin 43/1 maddesi gereğince davanın Büyük Daire'ye gönderilmesi yönünde  talepte bulunmayacağını taahhüt etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24 Eylül 2002 tarihinde AİHM, başvuranın avukatından müvekkilinin dostane  çözüm çerçevesinde Hükümet'in teklif ettiği miktarı kabul ettiğine dair mektubu  almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hüsniye Adalı'nın yasal temsilcisi olarak Türk Hükümeti'nin, 31137/96 no  ile kayıtlı başvurunun dostane çözüme kavuşturulması için Hüsniye Adalı'ya  toplam 55,000 İngiliz Sterlini ödeme yapmayı teklif ettiğini öğrendik. Dava ile  ilgili bütün yasal giderleri kapsayacak olan bu meblağ, AİHS'nin 39. maddesi  uyarınca kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içerisinde ödenecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Müvekkilim ile istişarede bulunduktan sonra, teklifi kabul ettiğimizi ve  başvuruya temel oluşturan olaylar ile ilgili olarak, Türkiye aleyhindeki bütün  taleplerimizden vazgeçtiğimizi bildiriyoruz. Davanın nihai sonuca ulaştığını  AİHM'nin nihai kararını vermesinin ardından, AİHS'nin 43/1. maddesi gereğince  davanın Büyük Daire'ye gönderilmesi yönünde talepte bulunmayacağımızı taahhüt  ediyoruz .&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Bu deklarasyon Hükümet ve benim ile müvekkilim arasında varılan dostane  çözüm temelinde yapılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, tarafların üzerinde uzlaştıkları dostane çözüm anlaşmasını dikkate  almakta ve bu anlaşmanın, Sözleşme ve eki Protokollerde tanımlanan insan  haklarına saygı ilkesine uygun olduğuna kanaat getirmektedir (Sözleşme'nin 37/1  Maddesi).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dolayısıyla dava zabıtlardan düşürülmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU SEBEPLERDEN ÖTÜRÜ MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.Davanın 31152/96, 31153/96 ve 31154/96 nolu başvurulardan ayrılmasına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2.Zabıtlardan düşürülmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3.Tarafların davanın Büyük Daire'de tekrar götürülmesini talep  etmeyeceklerine dair taahhütlerini dikkate almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İşbu karar Fransızca olarak verilmiş ve 12 Aralık 2002 tarihinde, içtüzüğün  77. maddesinin 2.ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-5034743159346033038?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/5034743159346033038/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=5034743159346033038&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/5034743159346033038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/5034743159346033038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/hsniye-adali-trkiye-davasi.html' title='HÜSNİYE ADALI / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-885853276048748047</id><published>2006-10-21T13:47:00.002+03:00</published><updated>2006-10-21T13:49:04.449+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>JABARİ / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(40035/98) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;11 Temmuz 2000&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Davanın nedeni, bir İran Vatandaşı olan Hoda Jabari'nin ("başvuran"), 26  Şubat 1998 tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair  Sözleşme'nin ("Sözleşme") eski 25.maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa  İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon") yaptığı başvurudur (başvuru no.  40035/98).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başvuranı Mahkeme huzurunda, Ankara'da faaliyet gösteren, Av. Selahattin  Esmer temsil etmektedir. Türk Hükümeti, Mahkeme önündeki işlemler için bir  görevli atamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Başvuran, Türkiye'den sınırdışı edildiği takdirde kötü muameleye maruz  kalacağını ve taşlanarak öldürüleceğini; dolayısıyla sınırdışı edilmesini  engellemek için kendisine etkili bir iç hukuk yolu sunulmadığını iddia  etmektedir. Bu iki şikayete ilişkin olarak da Sözleşme'nin 3. ve 13. maddesini  öne sürmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Başvuru, Mahkeme'ye, Sözleşme'nin 11 No'lu Protokolü'nün yürürlüğe girdiği  (11 No'lu Protokol'ün 5. maddesinin 2. fıkrası) tarih 1 Kasım 1998 tarihinde  gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Başvuru, Mahkeme'nin 4. Kısım'ına verilmiş (İçtüzük, 52. madde, 1.fıkra)  ve bu bölüm içinde Davayı inceleyecek olan daire (Sözleşme'nin 27§1 Maddesi),  İçtüzüğün 26§1 Maddesine uygun olarak teşekkül etmiştir. Mahkeme'de Türkiye'yi  temsil eden Sn. Yargıç Rıza Türmen davadan çekilmiştir (İçtüzük 28.madde). Bunun  üzerine Hükümet Sn. Feyyaz Gölcüklü'yü Sn. Rıza Türmen'in yerine atamıştır  (Sözleşme'nin 27§2 ve İçtüzüğün 29§1 maddeleri).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Komisyon, eski İçtüzüğün 36. maddesi uyarınca tarafların çıkarı  gözetilerek ve adaletin doğru olarak tecelli edebilmesi için Hükümet'ten,  başvuranın sınırdışı edilmesi işleminin Komisyon karar verene değin  uygulanmamasını istemiştir. 11. Protokol'ün yürürlüğe girmesini müteakip, m. 5/2  uyarınca, Mahkeme, ikinci bir bildiriye kadar İçtüzüğün 39. maddesinin  uygulanmasını teyid etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. 28 Ekim 1999 tarihli bir kararla davaya bakan Daire başvuruyu kısmen kabul  edilebilir bulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Başvuran ve Hükümet, esaslara ilişkin görüş bildirmişlerdir (İçtüzük m.  59/1). Daire, taraflarla istişarede bulunduktan sonra, duruşma yapılmasına gerek  olmadığına (İçtüzük m.59/2 ) ve tarafların birbirlerinin görüşlerine yazılı  olarak cevap vermelerine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Davaya Esas Teşkil Eden Olaylar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Başvuran, 1995 yılında, 22 yaşında ve bir sekreterlik okuluna devam  etmekte iken İranlı bir adam (X) ile tanışmış ve ona aşık olmuştur. Bir süre  sonra da evlenmeye karar vermişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Fakat X'in ailesi evlenmelerine karşı çıkmıştır. Haziran 1997'de X başka  bir kadınla evlenmiştir. Başvuran onu görmeye ve onunla cinsel ilişkiye girmeye  devam etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Ekim 1997'de başvuran ve X, birlikte caddede yürürlerken polis tarafından  durdurulmuşlar ve X evli olduğu için gözaltına alınmışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Başvuran, gözaltındayken bir bekaret testine tabi tutulmuş ve birkaç gün  sonra da ailesinin yardımıyla serbest bırakılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Kasım 1997'de başvuran yasadışı yoldan Türkiye'ye girmiş, Şubat 1998'de  İstanbul'a geçmiş ve oradan sahte bir Kanada pasaportuyla Fransa üzerinden  Kanada'ya uçmayı denemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Başvuran, Paris havaalanına indiğinde Fransız polisi kendisini sahte  pasaportla yakalamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. 4 Şubat 1998'de başvuran bir İstanbul uçağına bindirilmiş, İstanbul'a  gelişini müteakip, 5 Şubat 1998 günü saat 1'de Türkiye'ye sahte pasaportla giriş  yaptığı gerekçesiyle tutuklanmıştır. Pasaportu incelenmek için  alıkonulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 6 Şubat 1998'de başvuran, havaalanındaki karakoldan alınarak, İstanbul  Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şubesine götürülmüştür. Başvuran, Pasaport  Kanunu'na aykırı olarak Türkiye'ye sahte pasaportla giriş yaptığı gerekçesiyle  Bakırköy Cumhuriyet Savcısı'nın huzuruna çıkarılmış daha sonra da sınırdışı  edilmek üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne gönderilmiştir. Başvuran Yabancılar  Şubesi'nde Irak'a gönderileceğini anladığında kendisinin İran vatandaşı olduğunu  söylemiş ve iltica talebinde bulunmuştur. Başvuru süresinin geçmesi nedeniyle  polis başvuruyu reddetmiştir. Zira, 1994 tarihli Mülteciler Yönetmeliği uyarınca  başvuranın Türkiye'ye girişinden itibaren 5 gün içinde iltica talebinde  bulunması gerekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Başvurana göre, kendisi 26 Mart 1998 tarihine kadar Yabancılar Şubesi'nde  gözaltında tutulmuştur. Bu tarihten sonra, Birleşmiş Milletler MültecilerYüksek  Komiserliği'nin (BMMYK) müdahalesini müteakip başvuran, İstanbul'da bir otele  yerleştirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. 12 Şubat 1998'de BMMYK'dan bir memur, yetkililerin izniyle, 1951  Mültecilerin Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi (Cenevre Sözleşmesi) uyarınca,  başvuranla iltica talebine ilişkin olarak görüşmüştür. 16 Şubat 1998 tarihinde,  İran'a gönderildiği takdirde kendisini gerçek anlamda işkence ve ölüm tehlikesi  beklediğinden dolayı başvurana, BMMYK tarafından mülteci statüsü  verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. 8 Mart 1998 tarihinde başvuran sınırdışı edilme kararına karşı Ankara  İdare Mahkemesi'ne başvurmuş ve yürütmenin durdurulmasını istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. 16 Nisan 1998'de adı geçen mahkeme, başvuranın dilekçesini sınırdışı etme  kararında kanuna aykırı bir durum olmadığı için reddetmiş ve kararın uygulanması  halinde onarılması mümkün olmayan zararların meydana gelmeyeceği gerekçesiyle de  yürütmenin durdurulmasına gerek olmadığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. 4 Kasım 1998 tarihinde, Ankara İdare Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları  Sözleşmesi uyarınca başvurusu sonuçlanana kadar ikamet izni verildiği için  sınırdışı edilme tehlikesinin kalmadığı gerekçesiyle başvuranın serbest  bırakılmasına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İlgili İç Hukuk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. A. A. İdare Hukuku Hükümleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Türk Anayasası m.125 aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır (...).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların  doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte  gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar  verilebilir (...)"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Anayasa'nın 155. maddesi aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Danıştay, idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı  merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla  gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.  (...)"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi  Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun'un 5. maddesi aşağıdaki  gibidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"İdare mahkemeleri, vergi mahkemelerinin görevine giren davalarla ilk  derecede Danıştayda çözümlenecek olanlar dışındaki&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) (a) (a) iptal davalarını&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) (b) (b) tam yargı davalarını&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) (c) (c) (...)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;çözümler."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Danıştay Kanunu'nun 25. maddesi aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"İdare mahkemeleri ile vergi mahkemelerince verilen nihai kararlar ve ilk  derece mahkemesi olarak Danıştayda görülen davalarla ilgili nihai kararlar  Danıştayda temyiz yoluyla incelenir ve karara bağlanır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. B. Sığınma Arayanlarla İlgili Hukuk ve Uygulama&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Türkiye, 1951 Mültecilerin statüsüyle ilgili Cenevre Sözleşmesi'ni ve ona  bağlı 1967 tarihli Protokolü onaylamıştır. 1951 Sözleşmesi uyarınca Türkiye,  sığınmacı statüsünün verilişini Avrupa'dan gelenlerle sınırlamak amacıyla,  coğrafi tercih seçeneğini uygulamaktadır. İnsani nedenlerle, Avrupa dışındaki  ülkelerden gelen ve 3. bir ülkeye yerleştirilene kadar kendilerine BMMYK  tarafından ‘sığınmacı' statüsü verilen kişilere Türkiye, geçici ikamet izni  vermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. İçişleri Bakanlığı'nca 30 Kasım 1994 tarihinde mülteciler veya 3.bir  ülkeye yerleştirilecek olanlarla ilgili bir yönetmelik çıkarılmıştır. Bu  yönetmeliğe göre, Türkiye'ye sığınma aramak için gelen yabancılar, Türkiye'ye  gelişlerinden itibaren 5 gün içinde sığınma taleplerini polise bildirmek  zorundadırlar. Yasadışı yollarla girenlerin bu taleplerini, ülkeye giriş  yaptıkları yere en yakın noktadaki yerleşim birimindeki polise bildirmeleri  gerekmektedir. Ülkeye yasal olaral giren sığınma arayanlar, sığınma taleplerini  ülkeye girdikleri tarihten itibaren 5 gün içinde yapmak koşuluyla herhangi bir  şehirde yapabilirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Ülkeye yasadışı yollardan giren ve girişinden itibaren yetkili makamlara  5 gün içinde sığınma başvurusunda bulunmayanlar sığınmacı olarak kabul  edilmezler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Sığınma talepleri İçişleri Bakanlığı tarafından incelenir. Avrupa dışı  bir ülkeden Türkiye'ye gelip de sığınma arayanlardan olumlu yanıt alanlar, başka  bir yere yerleştirilmek için durumlarını BMMYK'ne iletebilirler. İçişleri  Bakanlığı, sığınma başvurusunu, Türkiye'nin 1951 Cenevre Sözleşmesi uyarınca  yükümlendiği sorumluluklar açısından değerlendirir ve Dışişleri Bakanlığı ile  ilgili bakanlıkların ve kuruluşların görüşlerine başvurur. Talepleri kabul  edilmeyen yabancılar yerel makamlar tarafından sınırdışı edilirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Ocak 1999 tarihinde 1994 tarihli Mülteciler Yönetmeliği'nde bir  değişiklik yapılmış ve sığınma talebinin yapılması gereken 5 günlük süre 10 güne  çıkarılmıştır. Dahası, sığınma talebi reddedilen bir sığınma arayan, artık, red  kararından itibaren 15 gün içinde yetkili valiliğe itiraz edebilmektedir. İtiraz  başvurusu bir üst makam tarafından değerlendirilmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. İran'da Zina Suçuna Verilen Cezayı Yorumlayan Uluslararası Belgeler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Uluslararası Af Örgütü 1999 yılı raporunda, işkence ya da eziyet  cezasının veya insanlık dışı ya da onur kırıcı cezaların verilmeye devam  edildiğini bildirmektedir. Falaka cezası, ölüm cezasıyla birlikte en fazla  verilmekte olan cezalardandır. Raporda, yabancı bir işadamıyla suç ortaklığı  yapmakla suçlanan İranlı bir kadının, yasadışı cinsel ilişkiye girdiğini itiraf  etmesinden sonra 100 değnekle cezalandırıldığı bildirilmektedir. Cezanın  uygulanıp uygulanmadığı bilinmemektedir. Kasım 1999'da yine bir İranlı, zina  suçu işlediği iddiasıyla, Lahijan kasabasında, taşlanarak öldürülmek üzere  beline kadar gömüldüğü çukurdan kaçtıktan sonra beraat etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. 25 Şubat 2000 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı'nın açıkladığı İnsan  Hakları Uygulamalarına İlişkin 1999 Ülke Raporlarının İran hakkındaki bölümünün  ortaya koyduğu gibi, taşlama ve falaka da dahil olmak üzere İran'da çok sert  cezalar verilmektedir. İslami Ceza Kanunu'nun 102. Maddesi yetkililerin recm  cezasını yerine getirirken yapması gerekenleri ayrıntılı bir biçimde saymıştır:  "Zina edenin taşlanma cezası, kadın ise göğüslerinin üstüne kadar, erkek ise  beline kadar bir çukura gömüldükten sonra yerine getirilir." Basında çıkan  haberlere göre Hazar Denizi kıyısındaki Babol kasabasında bir adam Nisan 1999'da  taşlanarak öldürülmüştür. Bu kişinin üç oğlunu öldürdüğü iddia edilmektedir.  Taşlanmanın öncesinde kendisine 60 değnek vurulmuştur. İlk taş, zanlıyı ölüm  cezasına çarptıran hakim tarafından atılmıştır. Sözkonusu kanun ayrıca, cinayet  mağdurlarına ölüm cezasının yerine getirilmesinde yer alma hakkı da  tanımıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Sözleşmenin 3. Maddesinin İhlali İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Başvuran, İran'a gönderilmesinin, kendisinin, Sözleşme'nin 3. maddesiyle  yasaklanan muameleye maruz kalmasına yol açacağını iddia etmektedir. 3. madde  hükmü şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere  tabi tutulamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Başvuran İran'da zina suçu işlediğini ve kendisine karşı cezai takibat  başlamadan önce oradan ayrılmak zorunda kaldığını söylemektedir. Muhtemelen,  bundan dolayı yargılanacağını ve insanlık dışı bir cezaya çarptırılacağını da  eklemektedir. Bu iddiasını da desteklemek için Uluslararası Af Örgütü'nün  hazırladığı rapora dayanarak İran'da zina suçu işleyen kadınların taşlanarak  öldürülme cezasına çarptırıldıklarını dile getirmektedir. Başvuran, kendisine,  BMMYK tarafından ortada sağlam gerekçeli bir öldürülme korkusu mevcut bulunduğu  için sığınmacı statüsü verildiğini vurgulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Başvuran Mahkeme'nin yerleşmiş içtihatına dayanarak, İran hukukunda zina  suçunun cezası olarak öngörülen falaka, kırbaç ve taşlanarak öldürülme  cezalarının Sözleşme'nin 3. maddesi bağlamındaki yasaklanmış muamele tarzları  içersinde değerlendirilmesi gerektiğini de iddia etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Hükümet cevaben, Türkiye'nin, 1951 Cenevre Sözleşmesi'ne taraf olduğunda  sadece Avrupa ülkelerinden gelen sığınma arayanlara sığınmacı statüsü vermeyi  taahhüt ettiğini, yani sözleşmenin taraf devletlere tanıdığı coğrafi tercih  seçeneğinden yararlandığını söylemektedir (bkz.26. paragraf). Fakat insani  sebeplerle, başvuranın durumunda olduğu gibi, 3. bir ülkeye yerleştirilene kadar  kendilerine BMMYK tarafından sığınmacı statüsü tanınan Avrupa dışından sığınma  arayanlara, geçici ikamet izni verilmektedir. Başvuran, 1994 tarihli  Sığınmacılara ilişkin Yönetmelik tarafından öngörülen 5 günlük süre koşuluna  uymadığı için geçici ikamet imkanı kendisine tanınamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Hükümet başvuranın korkularının nedenini sorgulamaktadır. Hükümete göre  başvuranın 1997'de Türkiye'ye geldiğinde yetkililere veya BMMYK'ne başvuruda  bulunmamış olması Sözleşme'nin 3. maddesi bağlamındaki iddialarıyla  çelişmektedir. Kendisi Paris Havaalanına inince de iltica talebinde  bulunmamıştır. Hükümet'e göre başvuran Kanada'ya girebilmeyi başarsaydı bile  orada iltica talebinde bulunup bulunmayacağı şüphelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Mahkeme, Sözleşmeci tarafların, uluslararası andlaşmalarla  yükümlendikleri zorunluluklar saklı kalmak üzere, yabancıların ülkelerine giriş,  ikamet ve sınırdışı edilmelerini düzenleme hakları bulunduğunu teyit eder.  Ayrıca, siyasi iltica hakkı ne Sözleşme'nin ne de ona bağlı protokollerin  kapsamına girmektedir (bkz. 30 Ekim 1991 tarihli Vilvarajah vd.- İngiltere  kararı, A serisi no. 215, s.34, §.102).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Fakat, Mahkeme'nin yerleşmiş içtihadına göre, söz konusu kişinin, sınırdışı  edildiği takdirde kabul eden ülkede 3.maddeye aykırı bir muameleyle karşılaşma  tehlikesi bulunmaktaysa, sınırdışı etme işlemi 3. madde uyarınca bir soruna yol  açmakta ve dolayısıyla bu durum Sözleşme'ye göre devletin sorumluluğunu teşkil  etmektedir. Bu şartlar altında, 3. madde, söz konusu kişinin o ülkeye sınırdışı  edilmemesini zorunlu kılmaktadır (bkz. 7 Temmuz 1989 tarihli Soering-İngiltere  kararı, A Serisi no.161, s.35, §§ 90-91, 20 Mart 1991 tarihli Cruz Varas  vd.-İsveç kararı, A Serisi no.201, s.28, §§ 69-70, ve 15 Kasım 1996 tarihli  Chahal-İngiltere kararı, RD 1996-V, s.1853, §§ 73-74).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Mahkeme'ye göre, 3. maddenin demokratik bir toplumdaki temel değerlerden  birini içerdiği ve mutlak ifadelerle işkenceyi ya da insanlık dışı veya  aşağılayıcı muamele ya da cezayı yasakladığı göz önünde bulundurularak, bir  bireyin 3. bir ülkeye sınırdışı edildiği takdirde o ülkede 3. madde tarafından  yasaklanmış bir muameleye maruz kalacağına ilişkin iddiası mutlaka titiz bir  irdelemeden geçirilmelidir (bkz. üstte adı geçen, Chahal kararı, s. 1855, §79,  ve s. 1859, §96).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Mahkeme, davalı Devlet görevlilerinin başvuranın iddiasına ilişkin olarak  anlamlı bir değerlendirmede bulunmadıkları kanaatindedir. Başvuranın 1994  Mülteciler Yönetmeliği'nce öngörülen koşulları yerine getirmemesi onu, İran'a  sınırdışı edilmesinden kaynaklanan korkularının gerçek nedeninin irdelenmesinden  mahrum bırakmıştır (bkz. 16. Paragraf). Mahkemeye göre, bir iltica başvurusunda  bulunmak için bu tür kısa süreli otomatik ve mekanik bir sınırlama Sözleşme'nin  3. maddesinde öngörülen temel hakkın korunmasıyla çelişmektedir. Başvuranın  iltica talebinin arkasında yatan nedenleri araştırmak ve kendisine isnad edilen  suç ışığında maruz kalacağı tehlikeyi değerlendirmek BMMYK'nin görevidir. Ankara  İdare Mahkemesi başvuranın temyiz başvurusu üzerine, sınırdışı edilme kararını,  daha zorlayıcı bir sorun olan başvuranın korkuları bakımından değil şekli bir  yasallık bakımından değerlendirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Mahkeme, BMMYK'nin başvuranın sınırdışı edilseydi yüzyüze kalacağı  tehlikeye ilişkin yaptığı değerlendirmeye gereken önemi vermelidir. BMMYK  başvuranla görüşmüş ve korkularının sağlamlığını ve zina suçu nedeniyle İran'da  kendisine yönelik olarak başlatılan cezai kovuşturma iddiasının gerçekliğini  değerlendirme fırsatı yakalamıştır. Hükümet'in başvuranın güvenilirliğini  Uluslararası Af Örgütü'nün İran'da zina suçu işleyen kadınlara verilen cezalarla  ilgili bulgulara dayanarak değerlendirmediği gözlemlenmektedir (bkz. 34.  paragraf). Başvuranın karşı karşıya kaldığı tehlikenin davaya bakılma  zamanındaki tehlike olduğunu gözönünde bulunduran Mahkeme, başvuranın ülkesinin  zina suçuna hala çok kötü bir biçimde ceza verdiği ve daha insancıl bir ceza  verme yönünde bir gelişim kaydetmediği kanaatindedir. Mahkeme İran'daki mevcut  durumu ve zina suçuna verilen recm cezasının hala kanunlarda yer aldığını ve bu  cezaya yetkililerin başvurabildiğini göz önünde bulundurmaktadır (bkz. 31. ve  32. paragraflar).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Üstteki mülahazalardan hareketle, Mahkeme, başvuranın İran'a döndüğü  takdirde 3. maddeye aykırı bir muameleye maruz kalacağını kanıtladığı sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dolayısıyla, başvuranın İran'a sınırdışı edilmesi işlemi, eğer icra edilirse,  3. maddenin ihlaline yol açacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II.II. Sözleşme'nin 13. Maddesinin İhlali İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Başvuran, iltica başvurusunun süresinde yapılmadığı gerekçesiyle verilen  red kararını temyiz edebileceği etkili bir iç hukuk yolu mevcut bulunmadığı için  Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. 13. madde  aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal  fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış  da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Başvuran, iltica başvurusun süresinin geçmesi nedeniyle kendisine, İran'a  sınırdışı edilmekten niçin korktuğunu açıklama fırsatı sunulmadığını  söylemektedir. Kendisine iltica başvurusunun reddi kararını temyiz etme olanağı  da sunulmamıştır. Başvuranın Ankara İdare Mahkemesi önündeki davası da, bu  mahkeme sınırdışı etme kararına ilişkin olarak yürütmenin durdurulması kararı  almadığı için etkili bir iç hukuk yolu olarak değerlendirilemez. Anılan Mahkeme  başvuranın sınırdışı edilme işleminin yürütülmesinin durdurulmasına gerek  olmadığı yönündeki kararına, bu karar geçici nitelikte olduğu ve ayrı bir karar  alınması gerektiği için ayrıntılı gerekçeler de göstermemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Hükümet, Ankara İdare Mahkemesi'nin başvuranın, yürütmenin durdurulması  ve sınırdışı edilme kararının iptali istemini reddettiğini kabul etmektedir.  Fakat, başvuran, iltica talebinin reddi kararının iptalini talep etmemiştir.  Ankara İdare Mahkemesi, henüz sınırdışı etme kararı alınmadığı için başvuranın  bu kararla ilgili talebini reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Anayasa'nın 125. maddesindeki hükümlerle ilgili olarak (bkz 22. paragraf)  Hükümet, mahkemelerin, idari bir işlem eğer davacıya onarılamaz zararlar  verecekse ve açıkça hukuka aykırı ise o karara ilişkin olarak yürütmeyi durdurma  kararı almakla yetkilendirildiklerini söylemektedir. Dahası, idare  mahkemelerinin vermiş oldukları kararlar Danıştay'da temyiz edilebilmektedir  (bkz 25. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Bu sebeplerden dolayı, Hükümet başvuranın önünde sınırdışı edilme  kararını temyiz edebileceği etkili iç hukuk yollarının mevcut olduğunu iddia  etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Mahkeme, 13. maddenin sözleşmedeki temel hak ve özgürlüklerin iç hukuk  düzeninde uygulanmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunun mevcudiyetini güvence  altına aldığını hatırlatır. Söz konusu madde, bu nedenle, sözleşmeci taraflara  bu hüküm uyarınca yükümlendikleri taahhütlere ne şekilde uyacakları hususunda  belli bir takdir hakkı tanımış olmasına rağmen, Sözleşme uyarınca yapılan bir  şikayeti araştırmak ve bu şikayetin sebebini ortadan kaldırmakla görevli bir  ulusal makamın mevcudiyetini sağlayan bir iç hukuk yolunu gerektirmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. Mahkeme, iç hukuk makamlarının başvuranın İran'a gönderildiği takdirde  tehlikede olacağı iddiasını değerlendirmediklerini tekrarlar. Şekil şartlarını  yerine getirmediği için başvuranın iltica talebinin reddi kararı temyiz  edilememiştir. Elbette başvuran sınırdışı edilme kararının hukukiliğini de  temyiz etme olanağına sahipti. Fakat bu tür bir dava başvurana ne yürütmenin  durdurulmasını ne de tehlikede olduğuna ilişkin iddiasının esaslarının  incelenmesini sağlamaktadır. Ankara İdare Mahkemesi başvuranın sınırdışı  edilmesi kararının bütünüyle iç hukuk doğrultusunda alındığı kanaatindedir. Bu  tür bir karara vararak adı geçen mahkeme, BMMYK'nın başvuranı Cenevre Sözleşmesi  uyarınca mülteci olarak tanıma kararı karşısında bile başvuranın şikayetinin  gerçekliğini değerlendirmeyi gerekli görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Mahkeme'ye göre, işkence ve kötü muamele iddiası gerçekleştiği takdirde  zararın onarılamazlığı ve 3. maddeye atfedilen önem göz önünde  bulundurulduğunda, 13. madde uyarınca etkili bir iç hukuk yolu kavramı, 3.  maddeye aykırı bir muameleyle karşılaşma korkusuna ilişkin haklı gerekçeler  mevcutsa, bağımsız ve kapsamlı bir incelemeyi gerekli kılmaktadır. Ankara İdare  Mahkemesi bu tür koruma önlemlerinden herhangi birini almadığı için Mahkeme,  Hükümet'in dayandığı temyiz yollarınının 13. maddenin öngördüğü yükümlülükleri  yerine getirmekten uzak olduğu sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dolayısıyla 13. madde ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II.III. Sözleşmenin 41. Maddesinin İhlali&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. 41. madde hükmü şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve  ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar  gören tarafın tatminine hükmeder."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. A. A. Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Başvuran, başvuru formunda adil tatmine ilişkin talebini belirtmiştir. Bu  talebini kabuledilebilirlik öncesinde sunulan 17 Haziran 1999 tarihli görüşlerde  de yinelemiştir. Sözleşme'nin 41. maddesine yönelik talepleriyle ilgili olarak  ayrıntılı bilgi sunulmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Hükümet, yargılamanın hiçbir aşamasında başvuranın taleplerini açıkça  cevaplamamıştır.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;54. Mahkeme, işbu dava koşullarını göz önünde bulundurarak, Sözleşme'nin 3.  maddesinin ihlali tehlikesinin tespiti ve sözleşmenin 13. maddesinin gerçekten  ihlalinin tek başına başvuranın uğramış olduğu manevi zararın adil tatminini  gerektirdiğini düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. A. B. Masraflar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. Başvuran, başvuru formunda davasını Sözleşme organları önüne getirebilmek  için yaptığı masrafların karşılanmasını talep etmiştir. Sözleşme'nin 41.  maddesine yönelik talepleriyle ilgili olarak ayrıntılı bilgi sunulmamıştır.  Başvuran, Avrupa Konseyi'nden 5.000 Fransız Frangı tutarında adli yardım  almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Hükümet bu başlık altında herhangi bir görüş bildirmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Mahkeme, başvuranın yaptığı masraflara ilişkin olarak ayrıntılı bilgi  vermemesi karşısında, Avrupa Konseyi'nden aldığı adli yardım miktarı olan 5,000  Fransız Frangı'nın yargılama masrafları olarak yapılan harcamaları karşılamaya  yeteceğini düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu Nedenlerden Dolayı, Mahkeme, Oybirliğiyle&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.1. Başvuranın İran'a sınırdışı edilmesi kararının uygulanması durumunda  Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edileceğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.2. Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;Sözleşme'nin 3. maddesinin  ihlali tehlikesiyle sözleşmenin 13. maddesinin ihlalinin tespitinin, tek başına,  başvuranın uğramış olduğu manevi zararın adil tatmini için yeterli olduğuna;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.3. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İşbu karar İngilizce olarak verilmiş ve 11 Temmuz 2000 tarihinde  Strazburg'taki İnsan Hakları Binası'ndaki halka açık duruşmada tefhim  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Vincen Berger Georg Ress&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sekreter Başkan&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-885853276048748047?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/885853276048748047/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=885853276048748047&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/885853276048748047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/885853276048748047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/jabari-trkiye-davasi.html' title='JABARİ / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-7960063002322685275</id><published>2006-10-21T13:47:00.001+03:00</published><updated>2006-10-21T13:47:30.442+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>KALAÇ / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(61/1996/680/870) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;1 Temmuz 1997&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;DAVANIN ESASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Davanın Özel Koşulları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1939 doğumlu bir Türk vatandaşı olan Bay Faruk Kalaç, Hava Kuvvetlerinde  Askeri Mahkeme yargıcı olup, 1990 yılında yüzbaşı rütbesiyle Genelkurmay'da  Hukuk İşleri Müdürü olarak görev yapmaktaydı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8.Başbakan, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Silahlı Kuvvetlerin onbir  üst rütbeli Generalinden oluşan Yüksek Askeri Şura, 1 Ağustos 1990 günü,  aralarında Bay Kalaç'ın da bulunduğu üç subay ve yirmi sekiz astsubay hakkında  disiplini bozma ve kötü hal ve tutum gerekçesiyle zorunlu emeklilik kararı  almıştır. Askeri Personel Kanunu'un 50. bölüm c bendine ve Askeri Adli Hizmetler  Kanunu'nun 22. Bölüm c bendine ve Subay ve Astsubaylara ilişkin Yönetmelik'in  99. Maddesine dayanan karar, ilgili şahsın hal ve tutumunun, "yasaya aykırı  fundemantalist fikirler" benimsediğini açıkça ortaya koyduğunu belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. 22 Ağustos 1990 tarihinde alınan bir kararla Devlet Başkanı, Başbakan ve  Savunma Bakanı, yukarıda sözü edilen ve 3 Ekim tarihinde başvurucuya uygulanan  kararı onaylamışlardır. Savunma Bakanı, başvurucunun sosyal güvenlik (sağlık  sigortası) kartının, askeri kimlik kartının ve silah taşıma ruhsatının geri  alınması emrini vermiştir.&lt;/p&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. 21 Ekim 1990 günü Bay Kalaç, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nden 1 Ağustos  1990 tarihli kararı ve Savunma Bakanlığı'nın öngördüğü önlemleri iptal etmesi  talebinde bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. 30 Mayıs 1991 tarihli kararında Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, üçe karşı  dört oyla, Anayasanın 125. Maddesi uyarınca Askeri Şura kararlarının kesin ve  yargısal denetime tabi olmadığı gerekçesiyle, 1 Ağustos 1990 tarihli kararın  iptal edilmesine ilişkin başvuruyu değerlendirmeye yetkili olmadığına karar  vermiştir. Bu bağlamda Askeri Adli Hizmetler Kanunu uyarınca askeri adli hizmet  görevlileri askeri personel statüsündedir. Disiplini bozma nedeniyle verilen  zorunlu emeklilik kararı, diğer ordu mensuplarına uygulandığı şekilde  düzenlenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karşı oy veren üç üye, Anayasanın 139. Maddesinde öngörülen yargı  bağımsızlığı ilkesine göndermede bulunmuşlardır. Bu madde ile güvence altına  alınan, sivil ve askeri yargıçlar için hakimlik teminatının, Anayasanın diğer  hükümleriyle birlikte bir lex specialis (özel yasa) durumu oluşturduğu ve bu  ilkeyi ihlal eden Yüksek Askeri Şura kararlarının, Askeri Yüksek İdare  Mahkemesi'nin yargısal denetimine tabi olması gerektiği görüşünü dile  getirmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bununla birlikte Mahkeme, başvurucu ve ailesinin sosyal güvenlik kartının  geri alınması kararını iptal etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. 9 Ocak 1992 tarihinde Mahkeme, Bay Kalaç tarafından yapılan düzeltme  başvurusunu geri çevirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İlgili iç hukuk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Anayasa&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Anayasanın ilgili maddeleri şunlardır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 14:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Anayasa'da yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri, devletin ülkesi ve  milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyeti'nin  varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir  kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal  sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı  yaratmak veya başka herhangi bir yoldan bu kavram veya görüşlere dayanan bir  devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 24:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"14. Madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler  serbesttir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini  açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve  suçlanamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen  de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar ya da nüfuz  sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını ya da  dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 125: "&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şura'nın  kararları yargı denetimi dışındadır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 139:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hakimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasa'da  gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun  kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun  kılınamaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar,  görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya  meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki  istisnalar saklıdır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 144:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hakim ve savcıların görevlerini; kanun, tüzük, yönetmeliklere ve genelgelere  (Hakimler için genel nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını  denetleme; görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip  işlemediklerini hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup  uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma, Adalet  Bakanlığı'nın izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılır. Adalet Bakanı  soruşturma ve inceleme işlerini, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak  olandan daha kıdemli hakim veya savcı eliyle de yaptırabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 145, 4. Paragraf:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Askeri yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askeri hakimlerin özlük  işleri, askeri savcılık görevlerini yapan askeri hakimlerin mahkemesinde görevli  bulundukları komutanlık ile ilişkileri, mahkemelerin bağımsızlığı, hakimlik  teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenlenir. Kanun, ayrıca  askeri hakimlerin yargı hizmeti dışındaki askeri hizmetler yönünden askeri  hizmetlerin gereklerine göre teşkilatında görevli bulundukları komutanlık ile  olan ilişkilerini de gösterir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. 357 Sayili Askeri Adli Hizmetler Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Askeri Adli Hizmetler Kanunu'nun 22(c) bölümü şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hizmet süresi gözetmeksizin, disiplini bozdukları veya aşağıda belirtilen  nedenlerle ahlak dışı davranışlarda bulundukları gerekçesiyle Silahlı  Kuvvetlerde görev yapmalarının uygun olmadığına karar verilen hizmet  görevlileri, son askeri rütbeleri içinde verdikleri hizmet boyunca kaleme  alınmış bir veya daha çok belgede öngörüldüğü üzere, Emekli Sandığı Kanununa  tabi olacaklardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Tutum ve davranışlarının, hukuk dışı fikirleri benimsediklerini açıkça ortaya  koyduğu durumlarda."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. 926 Sayili Askeri Personel Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Askeri Personel Kanununun 50(c). bölümü şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hizmet süresi gözetmeksizin, disiplini bozdukları ve ahlak dışı  davranışlarda bulundukları gerekçesiyle Silahlı Kuvvetlerde görev yapmalarının  uygun olmadığına karar verilen hizmet görevlileri, Emekli Sandığı Kanunu'na tabi  olacaklardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Askeri Personel Hakkında Yönetmelik, işlemleri başlatma, personel  değerlendirme dosyalarını inceleme, denetleme ve bunlardan sonuçlar çıkarma ve  bu gibi yargılama usullerinde öngörülen kanun veya formaliteyi uygulama  yetkisine sahip kişileri belirtmektedir., Davası, Genelkurmay Başkanı tarafından  Yüksek Askeri Şura'ya sunulmuş bir subayın görevden alınması için Yüksek Askeri  Şura kararı gerekir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D.Subaylar veAstsubaylar Hakkında Yönetmelik&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. Subaylar ve Astsubaylar Hakkında Yönetmeliğin 99. Maddesi şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Görev süresi gözetmeksizin, zorunlu emeklilik prosedürü, taşıdıkları son  rütbe içinde verdikleri hizmet süresince kaleme alınmış bir veya daha fazla  belgede öngörüldüğü üzere, disiplini bozdukları veya aşağıda belirtilen  nedenlerle ahlak dışı davranışlarda bulundukları gerekçesiyle haklarında Silahlı  Kuvvetlerde görev yapmalarının uygun olmadığına karar verilen tüm hizmet  görevlilerine uygulanacaktır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a)'dan (d)'ye1.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(e) İlgili hizmet görevlisinin, tutum ve davranışıyla, hukuk dışı, yıkıcı,  bölücü, fundamentalist ve ideolojik siyasi fikirlere sahip olduğuna veya bu tür  fikirlerin propagandasında aktif olarak yer aldığına dair yeterli kanıt  oluşturduğu durumlarda."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Bay Kalaç, Komisyon'a, 13 Temmuz 1992 tarihinde başvurmuş ve Sözleşmenin  9. Maddesine dayanarak, dini inançları nedeniyle askeri hakimlik görevinden  alındığından yakınmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Komisyon, 10 Ocak 1995 ‘te başvurunun (no. 20704/ 92) kabul edilebilir  olduğunu açıklamıştır. 27 Şubat 1996 tarihli raporunda (Madde 31) Sözleşmenin 9.  Maddesinin ihlalinin söz konusu olduğuna karar vermiştir. Komisyonun görüşünü  içeren metnin tümü karara ek olarak yeniden sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KARAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. SİKAYETİN ESASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. Başvurucu, mahkemeye gönderdiği dilekçede, Sözleşmenin 9. Maddesine  dayandırdığı şikayetine ek olarak, kendisine karşı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ileri sürülen olaylardan ötürü mahkemede duruşmasının yapılmadığı  gerekçesiyle, ayrıca Madde 6/1'i de dayanak olarak göstermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Mahkeme, başvurucunun bu son şikayetinin, Komisyonun kabul edilebilirlik  kararıyla sınırlandırıldığı için dava kapsamı dışında olduğunu ve ne bu kararla  ne de Komisyonun raporuyla ilgili olmadığını bildirmiştir. (bkz. diğer  yetkililer arasında, 28 Eylül 1995 tarihli Scollo-İtalya davası, Seri A, no.  315-C, s.51, ve 21 Şubat 1996 tarihli Hüseyin- Birleşik Krallık davası,  Yargılama ve Karar Raporları-1996-1, s.266)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu nedenle davanın kapsamı 9. Madde'de ileri sürülen sorunlarla  sınırlıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. SÖZLEŞMENİN 9. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Hükümetin İlk İtirazları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Hükümet, Komisyon'a üç bölümden oluşan bir ilk itiraz sunmuş fakat  Mahkeme'ye gönderdiği dilekçede, Komisyon'un yetkisizliğini, ratione materiae,  ve başvurucunun son sunuşunu içeren diğer iki bölümü bir kenara bırakarak,  sadece iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin bölüme yer vermiştir.  Hükümet, 17 Şubat 1997 tarihli duruşmada, birinci bölüme ilişkin görüşünü dile  getirmiş, buna ek olarak Mahkeme'nin yargı yetkisinin bulunmadığını, ratione  materiae, ileri sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, Madde 48'de öngörülen süre dışında sunulduğu için, bu son itirazın  herhangi bir karar gerektirmediğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Aralık 1996 tarihli dilekçede ve duruşmada tekrarlanan görüşe göre,  başvurucu, Türk yetkililere, din ve vicdan hürriyetinin ihlal edildiğini açıkça  belirtmemiştir. Hükümet, Mahkeme'nin 15 Kasım 1996 tarihli Ahmet  Sadık-Yunanistan davasında benimsediği ilkeye uygun olarak, başvurucunun, Türk  hukukunun ayrılmaz bir parçasını oluşturan Sözleşme'nin 9. Maddesine dayanması  gerektiğini ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Komisyon Delegesi gibi Mahkeme de, iç hukuk yollarının tüketilmediği  iddiasının Anayasa'nın 125. Maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği, çünkü  Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin 30 Mayıs 1991 tarihli kararı gibi, Yüksek  Askeri Şura'nın Bay Kalaç aleyhinde verdiği kararın da yargısal denetime tabi  olmadığı kanaatindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Şikayetin Esası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Başvurucu, askeri yargıçlık görevinden zorunlu olarak emekli edilmesinin,  dini inanç ve uygulamalarına dayandığını ve bu nedenle din özgürlüğünü ihlal  ettiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun dayandığı Sözleşme'nin 9. Maddesi  şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1.Her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya  kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya  öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini  açıklamak hürriyetine sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"2. Din veya kanaatleri açıklama hürriyeti demokratik bir toplumda ancak kamu  güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya genel ahlakın, yada  başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için zorunlu olan tedbirlerle ve  kanunla sınırlandırılmıştır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, zorunlu emekliliğine gerekçe olarak gösterilen (bkz. Paragraf 8)  "kanun dışı fundamentalist fikirler" in ne şekilde anlaşılması gerektiğine  ilişkin olarak iç hukukta herhangi bir hüküm bulunmadığını ileri sürmüştür.  Dininin gereklerini yerine getiren bir Müslüman olarak günde beş vakit namaz  kılmış ve Ramazan ayında oruç tutmuştur. Hükümetin, ilk kez, yargılama usulleri  henüz Mahkeme önündeyken sunduğu belgeler, varlığından bile haberdar olmadığı,  fundamentalist Süleymancılık tarikatının bir üyesi olduğuna dair herhangi bir  kanıt oluşturmamaktadır. Bunun ötesinde Yüksek Askeri Şura ‘nın kararı  Anayasa'nın 139. Maddesinde öngörülen hakimlik teminatı ilkesini ihlal  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Hükümet, Mahkeme'ye, Bay Kalaç'ın Silahlı Kuvvetlerin bir üyesi olarak  kalmasına izin verilip verilmeyeceğinin, sorunun temelini teşkil ettiğini  belirtmiştir. Zorunlu emeklilik kararı, din, vicdan veya inanç özgürlüğüne bir  müdahale olmayıp, aksine Türk ulusunun temeline yani Silahlı Kuvvetlerin güvence  altına almakla sorumlu olduğu laikliğe karşı bağlılık duymayan bir kişinin  askeri hukuksal hizmetten uzaklaştırılmasını amaçlamaktadır. Başvurucu Süleyman  tarikatına bağlı olup, resmi olmasa da hukuk dışı fundamentalist eğilimlere  sahip olduğu bilinen Süleyman topluluğunun faaliyetlerine katılmıştır. Dilekçeye  eklenen çeşitli belgeler göstermektedir ki, başvurucu, bu topluluğa hukuki  yardımda bulunmuş, eğitim toplantılarına katılmış ve tarikat üyesi olan  kişilerin hizmet görevlisi olarak atanmasına yardımcı olmuştur. Bu belgeler  doğrultusunda üst düzey beş ordu mensubundan oluşan bir komite, grup lideri  Kalaç'ın, tarikat liderlerinden talimat alarak ve bunları uygulayarak askeri  disiplini bozduğu ve Askeri Personel Kanunu'nun 50(c) bölümü uyarınca zorunlu  olarak emekli edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Yüksek Askeri Şura,  kararını, Yüksek Komuta ve Hava Kuvvetleri Komutanının da kabul ettiği bu görüşe  dayandırmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Son olarak, Türkiye'de ister Müslüman ister başka inançlara sahip olsun,  Silahlı Kuvvetlerde görev yapan herkese dininin gereklerini yerine getirme  imkanı sağlanmıştır. Bununla birlikte, 9. Maddenin sağladığı koruma, bir hizmet  görevlisine ilişkin davada, üyelerinin faaliyetlerinin ordudaki hiyerarşik  dengeyi bozması muhtemel olan fundamentalist bir hareketin üyeliği yönünde  genişletilemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Komisyon, Hükümetin sunduğu belgelere dayandırdığı görüşünde,  başvurucunun zorunlu emekliliğinin 9. Maddenin 1. Paragrafınca güvence altına  alınan hakka müdahale niteliği taşıdığını belirtmiş ve ilgili hükümleri keyfi  kararlara karşı korumada yetersiz görerek, söz konusu müdahalenin ikinci  paragraf bağlamında kanunda yer almadığı Delege, Hükümetin, Mahkemeye verdiği  dilekçesine dayanarak, Komisyon önündeki işlemler süresince, "ulusal güvenlik  açısından sır" olarak ifade edilen belgeler ortaya attığını gözlemlemiştir. Her  halukarda, bu belgeler, Bay Kalaç'ın bir tarikatla bağlantısı olduğu iddiasını  desteklememektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27.Mahkeme, din özgürlüğünün esas olarak bireysel bir vicdan meselesi  olduğunu yinelemekle beraber, bir kişinin sadece toplum önünde kendisiyle aynı  görüşü paylaşan kişilerle birlikte değil, tek başına ve özel olarak da dinini  açıklama hürriyetine sahip olduğunu belirtmiştir.( bkz. 25 Mayıs 1993 tarihli  Kokkinakis-Yunanistan davası, Seri A, s.17, p,31) Madde 9, ibadet ve ayin veya  öğretimini yapmak suretiyle bir kişinin dinini veya inancını açıklama  biçimlerini içermektedir. Buna karşın 9. Madde bir din veya inanç tarafından  yönlendirilmiş her hareketi korumamaktadır. Bununla birlikte bir bireyin, dinini  açıklama hürriyetini kullanırken, özel durumunu göz önünde bulundurması  gerekebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Bay Kalaç, askeri bir görev seçerek, doğası itibariyle Silahlı Kuvvetler  mensuplarının belli hak ve özgürlüklerine, sivillere uygulanması mümkün olmayan  sınırlamalar getirilmesi olasılığını içeren askeri disiplin sistemini kendi  isteğiyle kabul etmiş olmaktadır. (bkz.8 Haziran 1976 tarihli Engel ve  diğerleri- Hollanda davası, Seri A, no.22, s.24, p.57) Devletler, özellikle  askeri hizmetin gereklerini yansıtan kurulu düzene aykırı şu veya bu şekilde bir  tutumu yasaklayarak, orduları için disiplin kuralları benimseyebilirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Başvurucunun, askeri yaşamın getirdiği sınırlamalar çerçevesinde, bir  Müslümanın dininin gereklerini yerine getirebilmesine itiraz edilmemektedir.  Örneğin, özellikle günde beş vakit namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç  tutmak, Cuma günleri camide vaazlara katılmak gibi diğer dini görevlerini yerine  getirmesine izin verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Yüksek Askeri Şura'nın kararı, grup lideri Bay Kalaç'ın dini fikirleri,  inançları ya da dini vazifelerini yerine getirme tarzı değil tutum ve  davranışları dikkate alınarak verilmiştir. (bkz. P.8 ve 25) Türk yetkililere  göre Bay Kalaç'ın bu tutumu askeri disiplini bozmuş ve laiklik ilkesini ihlal  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Mahkeme, buna göre, başvurucunun zorunlu emekliliğinin, böyle bir karara  başvurucunun dinini açıklama şeklinin neden olmamasından ötürü, Madde 9'da  güvence altına alınan hakka müdahale anlamına gelmediği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU NEDENLERLE DİVAN OYBİRLİĞİYLE;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hükümet'in ön itirazının reddedilmesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Sözleşme'nin 9. Maddesinin ihlal edilmediğine&lt;/p&gt; &lt;p&gt;karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-7960063002322685275?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/7960063002322685275/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=7960063002322685275&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/7960063002322685275'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/7960063002322685275'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/kala-trkiye-davasi.html' title='KALAÇ / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-3566688590878461438</id><published>2006-10-21T13:46:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T13:47:05.214+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>KALIN, GEZER VE ÖTEBAY / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(24849/94,24850/94, ve 24941/94) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;28 Ekim 2003&lt;/h4&gt;..............  &lt;p&gt;6. Başvuranlardan Talip Kalın Ağrı'da, Ali Gezer Kahramanmaraş'da, Ekrem  Ötebay ise Muş'da yaşamaktadır. İlk başvuran 1967, ikinci ve üçüncü başvuranlar  ise 1973 doğumludur. Mahkeme huzurunda avukat Talat Tepe tarafından temsil  edilmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Tarafların anlattığı şekliyle olaylar şu şekilde özetlenebilir: &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuru No: 24849/94&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Başvuran, PKK'ya üye olduğu gerekçesiyle 17 Şubat 1994 tarihinde  İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Resmi kayıtlara göre tutuklama 24 Şubat 1994  tarihinde gerçekleşmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. 28 Şubat 1994 tarihinde başvuran polis memurları tarafından sorgulanmış ve  baskı altında itiraflarda bulunmaya zorlandığını ileri sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Başvuran, 9 Mart 1994 tarihinde İstanbul DGM huzurunda kendisi aleyhinde  yapılan suçlamaları reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Aynı gün İstanbul Adli Tıp Enstitüsü'nde yapılan muayene sonucunda  başvuranın vücudunda herhangi bir darp veya yara izi bulunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12.11 Mart 1994 tarihinde başvuranın tutuklu yargılanmasına karar  verilmiştir. 22 Mart 1994 tarihinde başka bir doktor tarafından yapılan muayene  sonucunda başvuranın vücudunda darp izleri bulunduğu belirtilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. 27 Mart 1994 tarihinde başvuran 23 gün süren gözaltı süresi içinde  işkenceye maruz kaldığı iddiasıyla şikayette bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. 23 Haziran 1994 tarihinde savcı başvuranın TCK'nm 125. maddesi ve Terörle  Mücadele Kanunu'nun 5. maddesi uyarınca mahkum edilmesini ve cezalandırılmasını  istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. 21 Aralık 1995 tarihinde İstanbul Savcısı başvurana işkence yaptığı iddia  edilen dört polis memuru aleyhinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne iddianame  sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 27 Haziran 1996 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi polis memurlarını  yargılamak için kanıt bulunmadığına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuru No 24850/94&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. 9 Şubat 1994 tarihinde başvuran PKK'ya üye olduğu gerekçesiyle gözaltına  alınmıştır. Resmi kayıtlara göre başvuran, 28 Şubat 1994 tarihinde  tutuklanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. 1 Mart 1994 tarihinde polis memurları tarafından yapılan sorgulama  sırasında başvuran PKK eylemlerinden bazılarına katıldığını itiraf etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. 9 Mart 1994 tarihinde İstanbul Adli Tıp Enstitüsü’nde görevli bir doktor  tarafından yapılan muayene sonucunda başvuranın vücudunda bazı darp izleri  tespit edilmiş ve bu yaraların hayati tehlikesi olmadığı belirtilmiş ancak iki  gün iş göremez raporu verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. 9 Mart 1994 tarihinde İstanbul DGM'de yapılan sorgulamada başvuran  ifadesini baskı altında iken imzaladığını iddia etmiş ve bütün iddiaları  reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21.11 Mart 1994 tarihinde İstanbul DGM başvuranın tutuklu yargılanmasına  karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. 23 Haziran 1994 tarihli iddianame ile savcı, başvuranın TCK'nm 168/2 ve  Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddesi uyarınca mahkum edilmesini ve  cezalandırılmasını istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. 23 Mart 1994 tarihinde cezaevi doktoru yaptığı muayene sonucunda  başvuranın vücudunda iyileşmeye yüz tutmuş yara izleri bulunduğunu belirtmiştir.  Başvuran daha sonra başka bir doktor tarafından muayene edilmiş ve aynı bulgular  tekrar saptanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. 11 Temmuz 1994 tarihinde başvuran 31 gün süren gözaltı boyunca işkence  gördüğü iddiasıyla İstanbul Savcısı'na şikayette bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. 5 Haziran 1995 tarihinde İstanbul Savcısı başvurana işkence yaptığı iddia  edilen polis memurları aleyhinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne iddianame  sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. 23 Eylül 1996 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın işkence  gördüğü iddiasını kanıt bulunmadığı gerekçesiyle reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. 5 Mart 1999 tarihinde İstanbul DGM başvuranın beraat etmesine karar  vermiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuru No. 24941/94&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. 20 Şubat 1994 tarihinde başvuran, PKK'ya üye olduğu gerekçesiyle  gözaltına alınmıştır. Resmi kayıtlara göre başvuran, 7 Mart 1994 tarihinde  tutuklanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. 17 Mart 1994 tarihinde polis memurları tarafından yapılan sorgulama  sırasında başvuran PKK eylemlerinden bazılarına katıldığını itiraf etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. 18 Mart 1994 tarihinde İstanbul Adli Tıp Enstitüsü'nde görevli bir doktor  tarafından yapıları muayene sonucunda başvuranın vücudunda darp izleri tespit  edilmediği belirtilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. 21 Mart 1994 tarihinde İstanbul DGM'de yapılan sorgulamada kendisine  karşı yapılan suçlamaları kabul etmiştir. Aynı gün İstanbul DGM başvuranın  tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. 23 Haziran 1994 tarihinde savcı TCK'nın 168/2 ve Terörle Mücadele  Kanunu'nun 5. maddesi uyarınca başvuranın mahkum edilmesini ve  cezalandırılmasını istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. 22 Mart 1994 tarihinde cezaevi doktorunun yaptığı muayene sonucunda  başvuranın vücudunda bazı yaralar bulunduğu belirtilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. 9 Mayıs 1994 tarihinde başvuran, başka bir doktor tarafından muayene  edilmiş ve vücudunda darp ve yara izleri tespit edilmiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Başvuran 11 Temmuz 1994 tarihinde İstanbul Savcılığına polis tarafından  gözaltında tutulduğu sırada işkence gördüğünü ve gözaltı süresinin uzunluğunu  ileri sürerek şikayette bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. İstanbul Savcısı 28 Eylül 1995 tarihinde başvurana kötü muamele yaptığı  iddia edilen polis memurları aleyhinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine iddianame  sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 7 Aralık 1995 tarihinde başvuranın işkence  gördüğü şeklindeki iddiasını reddetmiştir. Mahkeme iddiayı destekleyecek kanıt  bulunmadığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 5 Mart 1999 tarihinde başvuranın  davasının savunması mahkemeye sunulmadığı için diğerlerinden ayrılmasına karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Hükümet'in deklarasyonu 22 Temmuz 2003 tarihinde Mahkemeye  sunulmuştur:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hükümet, mevcut Türk kanunlarına ve Hükümet'in sözkonusu olayları  engelleme kararlılığına rağmen, gözaltına alınan kimselere kötü muamele  yapılmasından üzüntü duymaktadır. Gözaltındaki kimselere işkence, insanlık dışı  ve küçük düşürücü muamele uygulanmasının ve cezalandırılmasının AİHS'nin 3.  maddesine aykırı olduğu kabul görmektedir. Hükümet gelecekte bu tür fiillerin  yasaklanması ve etkili soruşturmalar yapılabilmesi için gerekli bütün  talimatları vermeyi ve tedbirleri almayı taahhüt eder. Hükümet ayrıca yapılan  yeni yasal ve idari düzenlemeler sonucunda kötü muamele olaylarının azaldığını  ve daha etkili soruşturmalar yürütüldüğünü belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Türk Hükümeti 24849/94, 24850/94, 24941/94 no ile kayıtlı başvurular ile  ilgili olarak dostane çözüme varmak amacıyla Talip Kalın, Ali Gezer ve Ekrem  Ötebay isimli başvuranların her birine ex gratia olarak 27,000'er (yirmiyedi  bin) Euro ödeme yapmayı teklif etmiştir. Dava ile ilgili yasal harcamaları da  kapsayacak olan sözkonusu meblağ uygulanabilecek her türlü vergiden muaf olacak  ve AİHS'nin 39. maddesi uyarınca verilen nihai kararın tefhim edilmesini izleyen  üç ay içinde başvuranların adına açılacak bir hesaba yatırılacaktır. Bu ödeme  davanın nihai sonucunu oluşturacaktır. Sözkonusu meblağın üç ay içinde  ödenmemesi halinde Hükümet, üç ayın bittiği tarihten ödeme tarihine kadar  geçerli olmak üzere Avrupa Merkez Bankası'nın uyguladığı basit faiz oranının üç  puan fazlasına eşil faiz oranı uygulamayı taahhüt eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Hükümet, Mahkeme'nin Türkiye ile ilgili kararlarının uygulanmasının  Bakanlar Komitesince denetlenmesinin bu yöndeki gelişmelerin devamı açısından  uygun bir mekanizma olduğunu düşünmektedir. Bu amaçla gerekli işbirliği  sürdürülecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Son olarak Hükümet Sözleşmenin 43/1. maddesi gereğince nihai kararın  verilmesinin ardından davanın Büyük Daire 'ye gönderilmesi talebinde  bulunmayacağını taahhüt etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Başvuranların yasal temsilcisi tarafından imzalanan deklarasyon 8 Nisan  2003 tarihinde Mahkeme'ye gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. 24849/94, 248/50/94, 2494/94 ile kayıtlı başvuruların dostane çözümle  sonuçlandırılmasını sağlamak amacıyla Türk Hükümeti’nin Sn. Kalın, Sn. Gezer ve  Sn. Ötebay isimli başvuranların her birine ex gratia olarak toplam 27,000'er  Euro ödeme yapmayı teklif ettiğini öğrendik. Dava ile ilgili masraf ve  harcamaları içeren sözkonusu meblağ AİHS'nin 39. maddesi uyarınca verilen  kararın tefhim edilmesini takiben üç ay içinde deklarasyondaki şartlara uygun  olarak ödenecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başvuranların görüşünü aldıktan sonra sözkonusu teklifi kabul ediyor ve  başvuruya temel oluşturan olaylarla ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti  aleyhindeki bütün taleplerimizden vazgeçtiğimizi bildiriyoruz. Davanın nihai  çözüme ulaştığını ve Sözleşme'nin 43/1 maddesi uyarınca Mahkeme'nin nihai kararı  vermesinin ardından davanın Büyük Daire 'ye gönderilmesini talep etmeyeceğimizi  taahhüt ederiz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Bu deklarasyon Hükümet ile başvuranlar arasında varılan dostane çözüm  temelinde ilan edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Mahkeme, taraflar arasında varılan dostane çözümü dikkate almaktadır.  (Sözleşmenin 39. maddesi). Mahkeme, dostane çözümün Sözleşme ve Protokollerinde  tanımlandığı biçimde insan haklarına saygı ilkesine dayalı olduğu konusunda ikna  olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Sözkonusu nedenlerden dolayı dava kayıttan düşürülmelidir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;YUKARIDAKİ NEDENLERDEN DOLAYI MAHKEME OYBİRLİĞİYLE ,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Davanın kayıttan düşürülmesine ve&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Tarafların davanın Büyük Daire önünde tekrar görülmesini istemeyecekleri  şeklindeki taahhütlerin kayda geçilmesine karar verir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış olup, Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77/2 ve  77/3 maddeleri uyarınca 28 Ekim 2003 tarihinde yazılı olarak tefhim  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-3566688590878461438?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/3566688590878461438/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=3566688590878461438&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/3566688590878461438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/3566688590878461438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/kalin-gezer-ve-tebay-trkiye-davasi.html' title='KALIN, GEZER VE ÖTEBAY / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-7500306451335420859</id><published>2006-10-21T13:45:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T13:46:11.243+03:00</updated><title type='text'>KARAKOÇ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(27692/95, 28138/95 ve 28498/95) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;15 Ekim 2002&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sırasıyla 1959, 1952 ve 1964 doğumlu olan başvuranlar Diyarbakır'da ikamet  etmektedirler. Karakoç, işçi ve Türk Harb-İş Sendikası temsilcisidir. Alpaslan,  DİSK-Genel iş Sendikası yöneticilerindendir ve Diyarbakır'da ikamet etmektedir.  Akyol, Medya Güneşi adlı bir gazetenin temsilcisidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27 Mayıs 1993'te başvuranlar ve çeşitli sendika, dernek ve gazetelerin  temsilcisi olan yirmi bir kişi biraraya gelerek Hükümetin güneydoğudaki  politikalarını protesto eden bir basın açıklamasında bulunmuşlardır. Karakoç ve  Alpaslan sözkonusu beyana DİSK-Genel İş ve Türk Harb-İş yöneticileri olarak,  Akyol ise Medya Güneşi gazetesi temsilcisi olarak imza atmışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar sözkonusu açıklama ile bölücülük propagandası yaptıkları  gerekçesiyle 16 Eylül 1993'te Diyarbakır DGM Savcısı tarafından sorgulanmışlar,  savcının tutuklama talebi DGM hakimi tarafından delil yetersizliği nedeniyle  aynı gün reddedilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Savcı, 17 Eylül 1993'te mahkemenin 16 Eylül 1993 tarihli kararına itirazda  bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Savcının itirazı üzerine DGM hakimi O. Karadeniz başkanlığında toplanan Albay  T. Gözen ve hakim C. S. Ural'dan oluşan mahkeme heyeti, başvuranların  tutuklanmalarına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Savcı, 24 Eylül 1993 tarihinde hazırladığı iddianame ile, Terörle Mücadele  Yasasının 8/l. maddesine dayanarak başvuranlar ve sözkonusu beyana imza atanlar  hakkında bölücülük propagandası yaptıkları gerekçesiyle ceza davası  açmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20 Ekim 1993 tarihli duruşmada başvuranların avukatları DGM bünyesinde  bulunan hakimler O. Karadeniz ve C. S. Ural'ı reddetmiş, adıgeçenlerin daha önce  17 Eylül 1993 tarihinde başvuranların tutuklanması hakkındaki kararda görüş  bildirdiklerini iddia etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, 10 Kasım 1993 tarihli karar ile Devlet Güvenlik Mahkemelerinin  yargılama usullerine ilişkin 2845 sayılı Yasanın 26. maddesine dayanarak  hakimler hakkında yapılan itirazı reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23 Şubat 1994 tarihli duruşmada başvuranların tahliye talepleri  reddedilmiştir. Başvuranlar 30 Mart 1994'te tahliye edilmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hakim O. Karadeniz, Hakim Binbaşı M. Yüce ve Hakim C. S. Ural'dan oluşan DGM  heyeti 13 Nisan 1994 tarihli kararıyla Türk ulusunun bölünmez bütünlüğünü ve  devletini hedef alan bölücü propaganda yapmak ve halk arasında ayrımcılık  yaratmak suçlarından başvuranların her birini yirmi ay hapis cezası ve  208.333.000 TL para cezasına çarptırmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar 17 Mayıs 1994'te Yargıtay'a başvurmuşlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararını 14 Aralık 1994'te onamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK AÇISINDAN : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. AİHS'NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİNE İLİŞKİN :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesine göre mahkum  edilmeleri ile AİHS'nin 10. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkemeye göre başvuranların mahkumiyeti, açıkça ifade özgürlüğüne yapılmış  bir müdahale anlamına gelmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. "Kanunlar Tarafından Öngörülme" :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözkonusu davada, başvuranların mahkum edilmesinin Terörle Mücadele Kanununun  8. maddesi uyarınca bir yasal dayanağı olduğu ve AİHS'nin 10/2. fıkrası  kapsamında "kanunlar tarafından öngörülme" şartını karşıladığına ilişkin bir  ihtilaf mevcut değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. "Meşru amaç" :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Taraflara göre yapılan müdahale ulusal birlik ve güvenlikle ülke bütünlüğünün  korunması ve asayiş bozukluğunun ve suçun engellenmesi amaçlarını taşımaktadır.  AİHM farklı bir bakış açısını kabul edecek bir neden bulamamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. "Demokratik Bir Toplum için Zaruret" :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Tarafların görüşleri: &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümete göre, Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesinde yapılan  değişikliklerin ardından Devlet Güvenlik Mahkemesi davayı re'sen ele almış ve  başvuranlara uygulanacak cezaların değişmesi neticesinde mahkumiyet kararını  tekrar gözden geçirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar, çoğulcu demokratik bir sistemde sendikaların kendilerine ülkenin  sosyal ve politik meseleleriyle ilgili olarak görüş bildirmelerine imkân  tanıdığını belirtmekte, sözkonusu bildiride Kürt kökenli vatandaşlara yapılan  ekonomik ve idari baskılara ilişkin düşünceleri dile getirdiklerini, anılan  beyana imza atan diğer şahısların kamu düzenini bozma, bölücülük yapma veya buna  benzer niyetlerinin asla olmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca,  haklarında verilen mahkumiyet kararları ile düşünce ve ifade özgürlüğüne  müdahalede bulunulduğunu ileri sürmektedirler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. AİHM'nin değerlendirmesi: &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme bu anlamda temel prensiplerle ilgili içtihatları hatırlatmaktadır.  (Bkz. 23 Nisan 1992 tarihli Castells-İspanya kararları, seri:A no:236, 46; Zana  kararı, s.2547-2548, 51; Fressoz ve Roire-Fransa kararı no:29183/95, 45, AİHM  1999-I;Ceylan-Türkiye no:23556/94, 32, AİHM 1999-IV; Öztürk-Türkiye no:22479/93,  64, AİHM 1999-VI; son olarak, Seher Karataş-Türkiye kararı no:33179/96, 37, 9  Temmuz 2002).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve  toplumun, ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan  birini teşkil etmektedir, maddenin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya  zararsız veya kayıtsızlık içeren "bilgiler" ve "fikirler" için değil, aynı  zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir.  Bunlar, "demokratik bir toplumun" olmazsa olmazı çokseslilik, tolerans ve  hoşgörünün gerekleridir. 10. maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak  dikkatle tespit edilmesi ve harfiyen uyulması gereken bazı istisnalara  tabidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen anlamda "zaruri" sıfatı "acil bir  sosyal ihtiyaç" anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup  olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir. Ancak yasalar  ve bağımsız mahkemeler tarafından verilen kararlar aracılığıyla uygulanan bu  marj Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir  "sınırlamanın" Sözleşme'nin 10. maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile  bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) Denetim yetkisinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan ifadeler  ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere, davanın bütünü içinde  incelemelidir. İlk olarak müdahalenin "meşru amaçlar ile orantılı" olup olmadığı  ve anılan müdahalenin meşruiyeti için ulusal otoriteler tarafından gösterilen  gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığı tespit edilmelidir. Mahkeme bunu  yaparken, ulusal otoritelerin 10. madde kapsamındaki ilkelere uygun davrandığı  ve müdahalenin olayla ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine  dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate varmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla hazırlanan bir basın bildirisi  nedeniyle yapılan müdahalelerde basının, bir siyasi demokrasinin düzgün şekilde  işlemesinin sağlanmasına ilişkin temel görevinin de dikkate alınması gerektiğini  belirtmektedir, (diğer kararların yanı sıra bkz., 8 Temmuz 1986 tarihli Lingens  - Avusturya kararı, A Serisi, No. 103. s. 26/41; ve yukarıda anılan Fressoz ve  Roite kararı, 45). Basının anılan bilgileri ve fikirleri bildirme zorunluluğunun  yanı sıra, halkın da bunları almaya hakkı vardır. Basın özgürlüğü, kamuoyuna,  siyasi liderlerin fikir ve tutumlarının öğrenilmesi ve bunlara ilişkin bir  kanaat oluşturulması için en iyi araçlardan birini sağlamaktadır (bkz. yukarıda  anılan Lingens kararı, s. 26/42).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu konuda AİHM, söz konusu basın açıklamasında yer alan eleştirilerin  hedefinin Hükümet tarafından yürütülen politikalar olduğunu belirtmiştir. Basın  açıklamasını yapanlara göre Hükümet "köy yıkmaktan", "katliam ve yargısız  infazlardan" ve "keyfi gözaltılar"dan suçludur. Buna benzer somut olayların  mağduru olan kişilerin isimlerinin zikredilmesi ile bu sert eleştirilerin yabana  atılmayacak nitelikte olduğu kanıtlanmaktadır. Basın açıklamasına imza atanlar,  kamuoyunun menfaati için olayları gündeme getirmişler ve bireysel hakların  bekçisi olan basını demokratik görevleri yerine getirmeye davet etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, teröre karşı yapılan mücadelenin zorluklarını küçümsememektedir. Bu  bağlamda Mahkeme, basın temsilcisi ve sendika yöneticileri olarak görüşlerini  bildiren başvuranların Türk siyasi yaşamındaki etkin görevleri çerçevesinde ne  halkı şiddete ve ayaklanmaya teşvik ettiklerini, ne de orduyu hedef  gösterdiklerini belirtmiştir (Bkz, Zana-Türkiye davası, 57-56; Sürek-Türkiye  (n:1), 62-65, ve Sürek (no:3), 40-42). Aksine, temel hakların ihlaline neden  olacak somut olaylardan kamuoyunu haberdar etme görevini yerine  getirmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, AİHM, başvuranlara verilen 83.333.333 TL'lık para ve 10 ay ağır hapis  cezalarının ağırlığını hatırlatarak, başvuranların cezaları her ne kadar DGM'nin  16 Kasım 1995 tarihli kararı ile ertelenmiş olsa da başvuranların kendilerine  karşı açılan dava nedeniyle değişik tarihlerde özgürlüklerinden yoksun  bırakıldıklarını hatırlatmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak, başvuranlara verilen mahkumiyet kararı meşru amaçlarla  orantısız olup demokratik bir toplum için gereklilik teşkil etmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu durumda AİHS'nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. AİHS'NİN 6/1. MADDESİNİN İLHAL EDİLMESİNE İLİŞKİN :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar AİHS'nin 6/1. maddesi uyarınca, şikayetlerinin bağımsız ve  tarafsız bir mahkeme tarafından görülmediğini ileri sürmüşlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar, Diyarbakır DGM'nin bünyesinde asker kökenli bir hakimin  bulunması ve gözaltına ilişkin 17 Eylül 1993 tarihli tutuklama kararına imza  atan hakimlerin daha sonra aleyhlerinde açılan kamu davasında da görüş  bildirmeleri nedeniyle bu mahkemenin tarafsız ve bağımsız olmadığını iddia  etmişlerdir. Başvuranlar bu konuda, Incal-Türkiye davasına atıfta bulunmuşlardır  (9 Haziran 1998 tarihli karar).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, tutuklama kararının esasa ilişkin bir karar ile aynı olmadığını, bu  kararın yargılamanın bir aşamasında ek bir önlem olarak verildiğini ve benzer  bir önlem alan hakimlerin sanığın tutuklanmasını gerekçelendirmek için  delillerin yeterli olup olmadığını incelemeleri gerektiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, AİHS'nin 6/1 maddesine göre bir mahkemenin "bağımsız" olup olmadığına  karar verilebilmesi için; üyelerinin atanma şeklinin, görev sürelerinin, dış  baskılara karşı korunmalarının ve bağımsızlık görünümü sergileyip  sergilemediklerinin dikkate alınması gerektiği görüşünü tekrarlamıştır (Bkz.  diğer birçok makamlar arasında, 25.02.1997 tarihli Findlay İngiltere'ye karşı  hükmü, Raporlar 1997-1, s. 281. prg.73 ve anılan Incal Kararı, s.1571, 65).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHS'nin 6/l maddesi uyarınca "tarafsızlık" konusunda karar verilirken  uygulanacak iki kriter vardır: Birincisi; belli bir davada belli bir yargıcın  kişisel kanaatinin kararı belirleyip belirlemediğinin, ikincisi ise; hakimin  yasal konumunun, tarafsızlığı konusundaki şüpheleri uzak tutmak için yeterli  garantiyi verip vermediğinin araştırılmasıdır, (Bkz. 20.05.1998 tarihli Gautrin  ve diğerleri Fransa'ya karşı kararı (Raporlar 1998-111, s. 1030-1031/58).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözkonusu davada ikinci kriterin uygulanması gerektiği konusunda tartışma  yoktur. Bir makamın bağımsızlıktan yoksun oluşundan endişe duymak için yasal bir  sebebin var olup olmadığına karar verilirken, bu makamın tarafsız olmadığını  iddia edenlerin dayandığı nokta önemlidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, başvuranların mahkemenin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığına  dair endişelerinin iki nedene bağlı olduğunu belirtmiştir: (1) Diyarbakır DGM  hakimleri tutuklama kararını vermeleri ile birlikte dava esasına ilişkin  görüşlerini zaten açıklamışlardır. Aynı hakimler daha sonra başvuranlar  aleyhinde açılan davanın esası hakkında değerlendirmede bulunmuşlardır. (2)  Mahkeme heyetindeki hakimlerden biri askeri makamlara bağlıdır. Bu bağlamda  sorunun iki açıdan incelenmesi gerekmektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Diyarbakır DGM'nin başvuranlar hakkında verdiği tutuklama kararıyla ilgili  olarak :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu koşullarda, AİHM, tutuklama kararını veren hakim heyetinin davanın esasını  da karara bağlaması nedeniyle başvuranların endişe duyduklarını  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, Türk Ceza Kanununun 104. maddesine göre, tutuklama kararı verecek olan  hakim(ler)in, suçun işlendiğine dair kuvvetli emareler bulunduğuna kanaat  getirmeleri gerektiğini belirtmiştir. DGM tarafından verilen tutuklama kararının  davanın esasına ilişkin kararla aynı olmadığı bir gerçektir. Hakimlerin kuvvetli  emarelerin varlığını tespit etmek için, ilk olarak savcı tarafından hazırlanan  iddianamenin gerçek veriler üzerinde kurulduğundan emin olmaları  gerekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bazı koşullarda, davanın karar aşamasında değişik bir sonuç alınmaktadır. Bu  açıdan AİHM, askeri hakimin varlığına ayrı bir önem vermektedir: DGM bünyesinde  görev alan O. Karadeniz (mahkeme başkanı), askeri hakim T. Gözen ve C.D. Ural,  17 Eylül 1993 tarihinde, henüz başvuranlar hakkında kamu davası açılmadan  tutuklama kararını vermişlerdir. Bu karara göre, söz konusu konuşmada suç  işlendiğine dair kuvvetli emareler bulunduğu gerekçesiyle başvuranların  tutuklanmasına karar verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, adıgeçen hakimlerin başvuranların mahkumiyet kararlarına da imza  attıklarını ve tutuklama kararının gerekçeleri ile 13 Nisan 1994 tarihli kararın  gerekçeleri arasında herhangi bir fark bulunmadığını belirtmiştir. Halbuki  hakimlerin görevi, suça ilişkin kuvvetli emarelerin bulunup bulunmadığının  tespiti sırasında kendilerine sunulan delilleri değerlendirmektir. Bu konuda  hakimlerin değerlendirmeleri ile davanın sonuçlandırılması arasında çok ince bir  fark oluşmuştur. Ayrıca, aynı mahkeme başkanı, O Karadeniz, 16 Kasım 1995  tarihli erteleme kararı ile de başvuranları mahkum etmiştir. AİHM, yukarıda  anılan unsurların, başvuranların Diyarbakır DGM'nin bağımsız ve tarafsız bir  mahkeme olmadığına dair endişelerini doğruladığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Diyarbakır DGM bünyesinde görev alan askeri hakim hakkında :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararındaki şikayetlerin  benzerlerinin ileri sürüldüğünü hatırlatmıştır. AİHM, DGM'de görev alan askeri  hakimlerin statüsünün bağımsızlık ve tarafsızlıkları konusunda tartışma  yarattığı sonucuna varmış ve bu hakimlerin orduda görevli olmaları nedeniyle  amirlerinden emir aldıklarını, askeri disipline tabi olduklarını ve atamalarına  ilişkin kararların büyük ölçüde idari yetkililer ve ordu tarafından alındığını  vurgulamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, Türk yasalarının AİHS'ne uygun biçimde değiştirildiğini belirtmiştir  (Bkz, Sadak ve diğerleri-Türkiye davası, no: 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve  29903/96, 34 ve 38). Ancak görevinin konuyla ilgili koşulların  değerlendirilmesiyle sınırlı olduğunu ifade etmiş ve olay tarihinden itibaren  bazı değişikliklerin yapılması nedeniyle mevcut davadaki şikayetlerin  geçerliliğini yitirmediği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, görevinin Diyarbakır DGM'nin işleyiş şeklinin başvuranların adil  yargılanma hakkını ihlal edip etmediğini, özellikle de tarafsız olarak  incelendiğinde başvuranların kendilerini yargılayan mahkemenin bağımsızlığı ve  tarafsızlığına ilişkin haklı bir endişelerinin olup olmadığını tespit etmek  olduğunu belirtmektedir. (Bkz. yukarıda anılan Incal Kararı, 70; ve yukarıda  anılan Çıraklar kararı, 38).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu konuda, AİHM, başvuranlar gibi sivil olan Sn. Incal'ın ve Çıraklar'ın  davalarında varılan sonuca varılmaması için herhangi bir neden görmemiştir.  Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği zedelemeye yönelik propaganda  yapmak suçundan DGM'de yargılanan başvuranların, askeri hakim bir üyesi bulunan  bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları anlaşılır bir  husustur. Bu itibarla, DGM'nin yargılama sırasında davanın özü ile herhangi bir  ilişkisi olmayan hususlardan gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için  yeterli sebepleri mevcuttur. Bir başka deyişle, başvuranların mahkemenin  bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin korkularının haklı sebebe dayandığı kabul  edilebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yukarıda anılan nedenlerden dolayı AİHM, AİHS'nin 6/1. maddesinin ihlal  edildiği kararına varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI ÜZERİNE :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AlHS'nin 41. maddesinde yer alan unsurlar :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Tazminat:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Alpaslan, verilen mahkumiyet kararı ile gelir kaybına uğradığı gerekçesiyle  11.567,- Amerikan Doları (USD) talep etmektedir. Bu iddiasına dayanak olarak  Kasım 1994 ve Ocak 1996 tarihleri arasında 506.683.204 TL. gelir kaybına  uğradığını gösteren belgeleri ibraz etmiş, bu miktarın 11.567,- USD ye karşılık  geldiğini ifade etmiştir. Başvuran ayrıca manevi tazminat olarak 15.000,-USD  talep etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karakoç, verilen mahkumiyet kararı ile gelir kaybına uğradığı gerekçesiyle  13.693,- USD talep etmektedir. Bu meyanda Türk Harb-İş genel sekreteri ile  yapılan sözleşmeye dayanarak mahkum olduğu yedi ay boyunca 43.788.541,- TL.  gelir kaybına uğradığını belirtmiştir. Karakoç sözleşmesinin l Haziran 1995  tarihinde tek taraflı olarak feshedildiğini ekleyerek manevi tazminat olarak  20.00,- USD talep etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Akyol, olayların meydana geldiği dönemde çalışmadığını dile getirerek manevi  tazminatın miktarı konusundaki takdiri AİHM'ye bırakmış, manevi tazminat miktarı  olarak 15.000,-USD talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümete göre talep edilen miktarlar aşırı ve gerçekçi değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, AİHS'nin 41. maddesine dayanarak başvuranların her birine uğramış  oldukları manevi zararın tazminine ilişkin 7.500,- Euro (EURO) ödenmesini  kararlaştırmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Masraf ve harcamalar:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar Türk makamları ve Sözleşme kurumları önünde temsil edilirken  yaptıkları masraf ve harcamalar için 6.200,- USD avukatlık ücreti olarak ise  160.000.000,- TL.talep etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, bu miktarları aşırı olarak nitelendirmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Masraf ve harcamalara ilişkin olarak Avrupa Konseyinin adli yardım miktarı  olan 564,06,-Euro (3.700,- FF) düşülerek başvuranlara 6.000,- Euro ödenmesini  kararlaştırmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Temerrüt Faizi:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, belirtilen sürenin bitiminden ödeme tarihine kadar geçecek süre için,  yukarıda anılan meblağlara Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi  kolaylıklarına uyguladığı basit faize tabi tutulacağını ve bunlara %3 'lük bir  artış uygulanacağını belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU SEBEPLERDEN DOLAYI MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. AİHS'nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığına  ilişkin yapılan şikayet uyarınca AİHS'nin 6/l maddesinin ihlal edildiğine ;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. a) Savunmacı Hükümetin başvuranlara AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince  kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek  KDV, pul, harç ve masraflar nedeniyle kesinti yapılmaksızın, ödeme tarihindeki  döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilmek üzere;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;i) Başvuranların herbirine manevi tazminat olarak 7.500,- (yedi bin beşyüz)  Euro ödenmesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ii) Avrupa Konseyi tarafından verilen 564.06,- (beşyüzaltmışdört Euro altı  santim) Euro'luk adli yardım miktarı düşülmek ve doğrudan veya dolaylı her türlü  vergiden muaf olmak üzere, masraf ve harcamalar için 6.000,- (altıbin) Euro'nun  davalı Devlet tarafından ödenmesine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bitiminden ödeme tarihine kadar  geçecek süre için Avrupa Merkez Bankasının belirlemiş olduğu yıllık % 3'lük  faizin ödenmesine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KARAR VERMİŞTİR.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77/2 ve 3.  maddelerine uygun olarak 15 Ekim 2002 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-7500306451335420859?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/7500306451335420859/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=7500306451335420859&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/7500306451335420859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/7500306451335420859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/karako-ve-dierleri-trkiye-davasi.html' title='KARAKOÇ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-7597484091908148856</id><published>2006-10-21T13:43:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T13:44:47.050+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>KARATAŞ / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(23168/94) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;8 Temmuz 1999&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Dava, Sözleşme'nin 32. Maddesi'nin 1. fıkrası ve 47. Maddesinde öngörülen  üç aylık süre içinde, 17 Mart 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu  ("Komisyon") tarafından, Sözleşme'nin3 eski 19. maddesi gereğince kurulan  Mahkememize sunulmuştur. Dava, bir Türk vatandaşı olan Bay Hüseyin Karataş  tarafından Sözleşme'nin eski 25. Maddesi uyarınca 27 Ağustos 1993 tarihinde  Türkiye aleyhine Komisyona yapılan bir başvurudan (no. 23168/94)  kaynaklanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon'un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) Maddeleri ile eski Mahkeme  A İçtüzüğü1'nün 32. Madde 2. fıkrasına dayanmaktadır. Talebin amacı, dava  esaslarının, davalı Devlet tarafından Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası ve  10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerin ihlalini ortaya koyup koymadığına  ilişkin bir kararın verilmesidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Eski Mahkeme A İçtüzüğünün 33. Madde, 3. fıkrası uyarınca yapılmış olan  soruşturmaya cevaben başvuran adli takibata katılmak istediğini bildirmiş ve  kendisini temsil edecek avukatları vekil tayin etmiştir (eski İçtüzük 30.  Maddesi). Bunun sonucunda, zamanın Mahkeme Başkanı olan Sn. R. Bernhardt avukata  yazılı takibatlarda Türkçe dilini kullanma izni vermiştir (eski İçtüzük 27.  Maddesi, 3. Madde). İleri bir aşamada, Yeni Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber  başvuran avukatına sözlü takibatlarda Türkçe dilini kullanma yetkisi vermiştir  (36. Madde, 5. Fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. 11 no'lu Protokol yürürlüğe girmeden önce ortaya çıkabilecek, özellikle  usule ilişkin hususları ele almak üzere kurulan Heyetin Başkanı sıfatıyla  (Sözleşmenin eski 43. Maddesi ve eski İçtüzük 21. Maddesi) ve Sekreter  aracılığıyla hareket eden Sn. Bernhardt, Türk hükümeti ("Hükümet") temsilcisi,  başvuran avukatı ve Komisyon Delegesi ile yargılama sürecinin organizasyonu  konusunda temasa geçmiştir (Eski İçtüzük 37. Maddesi, 1. ve 38. Fıkra). Bunun  sonucunda gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter Hükümetin ve başvuranın  görüşlerini sırasıyla 17 ve 25 Temmuz 1998 tarihlerinde almıştır. 8 Eylül  tarihinde Hükümet görüşüne eklenecek evrakları göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. 11. no'lu Protokol'ün 1 Kasım 1988 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra  ve anılan Protokol'ün 5. Maddesi 5. Fıkrası uyarınca, dava Büyük Daireye  sunulmuştur. 22 Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber bu dava ve Arslan - Türkiye  (başvuru No. 23462/94); Polat - Türkiye (No. 23500/94); Ceylan - Türkiye (No.  23556/94), Okçuoğlu - Türkiye (No. 24146/94); Gerger - Türkiye (No. 24919/94);  Erdoğdu ve İnce - Türkiye (No. 25067/94 ve 25068/94); Başkaya ve Okçuoğlu -  Türkiye (No. 23536/94 ve 24408/94); Sürek ve Özdemir - Türkiye (No. 23927/94 ve  24277/94); Sürek - Türkiye, No. 1 (No. 26682/95), Sürek - Türkiye No. 2 (No.  24122/94); Sürek - Türkiye No. 3 (No. 24735/94) ve Sürek- Türkiye No. 4 (No.  24762) olmak üzere, Türkiye'ye karşı açılan on iki dava için adaletin doğru  şekilde uygulanmasına yönelik olarak tek bir Heyetin kurulmasına karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet Türkiye için res'en, seçilmiş  bulunan hakim Sn. R. Türmen (Sözleşme'nin 27. Maddesi, 2. Fıkrası ve Mahkeme  İçtüzüğü 24. Madde, 4. Fıkra), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkeme Başkan  Yardımcısı Sn. E. Palm ve Bölüm Başkan Yardımcıları Sn. J.P. Costa ile Sn. M.  Fischbach'tan oluşmuştur (Sözleşme'nin 27. Maddesi, 3. Fıkrası ve İçtüzük 24.  Maddesi 3 ve 5(a) Fıkrası). Heyet için atanan diğer üyeler: Sn. A. Pastor  Ridruejo, Sn. G.Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Sn. F. Tulkens, Sn. V.  Straznicka, Sn. V. Butkevych, Sn. J. Casadevall, Sn. H. S. Gereve, Sn. A. Baka,  Sn. R. Maruste ve Sn. S. Botoucharova (İçtüzük 24. Maddesi, 3. ve 5.(a) Fıkrası  ve İçtüzük 100. Maddesi, 4. Fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19 Kasım 1998 tarihinde Sn. Wildhaber İçtüzük 28. Maddesi, 4. Fıkrasına uygun  olarak Oğur - Türkiye davasında alınan Heyet kararına ilişkin olarak davadan  çekilmesinden sonra Sn. Türmen'i oturumdan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998  tarihinde Hükümet Sn. F. Gölcüklü'nün ad hoc hakim olarak atandığını tebliğ  etmiştir (İçtüzük 29. Maddesi, 1. Fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bunun sonucunda, davanın ileriki aşamalarında yer alamayacak olan Sn.  Botoucharova'nın yerine Sn. K. Traja getirilmiştir (İçtüzük 24. Maddesi, 5 (b)  Fıkrası).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Mahkemenin daveti üzerine (İçtüzük 99. Maddesi, 1. Fıkra), Komisyon  üyelerinden biri olan Sn. H. Danelius'u Heyet huzurunda takibatlara katılmak  üzere atamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Başkanın kararına uygun olarak duruşma halka açık olarak 5 Mart 1999  tarihinde Polat - Türkiye davası ile eş zamanlı olarak Strazburg'daki İnsan  Hakları Mahkemesinde gerçekleştirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. D. TEZCAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. ÖZMEN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. B. ÇALIŞKAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. G. AKYÜZ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. A. GÜNYAKTI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. F.POLAT&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. A.EMÜLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. I.BATMAZ KEREMOĞLU&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. B.YILDIZ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. Y.ÖZBEK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ortak Ajanlar,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Danışmanlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. H.DANELIUS&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Delege&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İstanbul Barosu'ndan Sn. G. TUNCER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Avukat&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, Sn. Danelius'un, Sn. Tuncer'in, Sn. Tezcan'ın ve Sn. Özmen'in  beyanlarını dinlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVA ESASLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. DAVA KONUSU OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Sn. Hüzeyin Karataş Kürt kökenli Türk olup 1963 yılında doğmuştur.  İstanbul'da yaşamaktadır ve psikolog olarak çalışmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Kasım 1991 tarihinde İstanbul'da "Dersim - Bir İsyanın Türküsü1" başlıklı  bir şiir antolojisi yayınlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. 8 Ocak 1992 tarihinde, 1 no'lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  Cumhuriyet Savcısı ("Cumhuriyet Savcısı", "Devlet Güvenlik Mahkemesi") başvuranı  ve yayıncısını "Devletin bölünmez bütünlüğü" aleyhine propaganda yapmakla  suçlamıştır. Terörle Mücadele Kanunu'nun (3713 sayılı kanun - aşağıdaki paragraf  18'e bakınız) 8. maddesinin uygulanmasını ve ilgili eserin nüshalarının  toplatılmasını talep etmiştir (bkz. Aşağıdaki 16. paragraf). Talebini  desteklemek amacıyla antolojiden yapılan ve aşağıda sunulan alıntıları  sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;".....&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Özgürlük klanın yasasıdır]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;... kutsal ellerimizde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;büyük bir tutku büyüyor&lt;/p&gt; &lt;p&gt;- eski Kürdistanın ışığı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gün ışığında Munzursuyu2 kanımızla ala bulanmadıkça&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Osmanlı fahişesinin eniklerinin ezmesine izin vermeyeceğiz&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ötesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Binlerce yıldır kanuna uyduk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Özgürlük klan yasasıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Yalnızlık içinde, mezar taşlarına baktılar]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dersimin yüreği parçalandı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kıyılan gibi kıvrılan sokakları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dinamitin patlaması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kepçelerin gürültüsü&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Askerlerin botları...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir elde ilaç şişesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Diğerinde zehir&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Diğerlerinde Babil kuleleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Türkler geliyor&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Okullarıyla&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sadece zulüm kelimesini&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Çok iyi bildiğimiz&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dilleriyle......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Meclisin koridorlarında&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Galerilerde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Garnizonlarda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Soykırım hazırlıyorlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sınır bilmeyenler gibi...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hızır'ın1 başında, yiğidim&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ne gördük&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ne de duyduk böyle şey&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sorarım kardeşim,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hangi kutsal kitap kabul eder böyle bir zalimliği?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;..&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Sessizce Deşt köyüne doğru baktılar]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;... ve şimdi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;zulüm adım adım yayılıyor&lt;/p&gt; &lt;p&gt;kanımız akan kana karışacak.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Direniş ve ihanet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Özgürlük ve esaret&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yan yana...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir kanun olarak kabul etmedik mi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Binlerce yıldır&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kan kanla yıkanır diye?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;....&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Sessizlik içinde, gözyaşları yere düşer]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.... binlerce yıldır felaketler hayatımızı değiştirmedi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kürdistanımız için&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dersimimiz için&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İsyan ateşiyle sarhoş kellemizi veririz&lt;/p&gt; &lt;p&gt;....&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Sessizlik içinde, silahlarını ve tüfeklerini yağladılar]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.. haydi gidelim&lt;/p&gt; &lt;p&gt;güçlülerin çocukları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;duyduk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;dağlarda isyan varmış&lt;/p&gt; &lt;p&gt;duyup bir şey yapabiliyor muyuz?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Düğün dernek başlasın&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Damlar kadar yüksek alevler göğe yükselsin&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gün bitmeden toplar sessizce düşer&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kutsal Kürdistan&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Güzel Kürdistan&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kürdistan dostumuz&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Kardeş olmak için polislere doğru yürüdüler]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Binlerce yıl, yoldaş,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yakından tanırız&lt;/p&gt; &lt;p&gt;En barbar zulümleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yaşadığınçağın aşkına sorarım sana&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu zülme ne kadar daha dayanacağız?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...bizi özgürlüğe&lt;/p&gt; &lt;p&gt;götürecek yüce dağlar...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Karlıdır dağlar]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;..Osmanlı fahişesinin enikleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;defalarca yumrukladı dağlarımızı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;akan suları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;baharımızı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;katliama hazırlanıyorlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;sınır tanımayanlar gibi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;... Binlerce yıldır, klanımız&lt;/p&gt; &lt;p&gt;dört bir yanı sarılı vatanımızda kuşatma altında.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Önümüzdeki dağlarda kar sesi var]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yüreğimde sınırsız bir öfke&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dilsiz bir nefret&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(...)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kanunlar geçit vermiyor&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İsyan dağlardan gelir&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kimisi tarih için öldü&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kimisi ölümlerine yürüdü.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Yalnızlığa doğru yürüdüler]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;... bir avuç cesur adam&lt;/p&gt; &lt;p&gt;kutsal gövdelerinin umut ve direnişi ile&lt;/p&gt; &lt;p&gt;parça parça özgürlüü süslediler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;önümüzde,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ölümlerine yürüyenler...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Genç Kürtler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Ben yirmi beş" yaşındayım&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Şehit ölürüm&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kürdistan şehitlerine katılırım&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dersim yenildi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ama Kürtçülük&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ve Kürdistan yaşayacak&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Genç Kürtler intikam alacak&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Can bedenden çıkınca&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yüreğim ağlamayacak&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu günü yaşamak&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kürdistan şehitlerine katılmak&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ne mutlu...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Alişer de ölmüştür]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Asırlaca devletsiz yaşadık,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;sürgünde, katliamlarda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;asırlarca&lt;/p&gt; &lt;p&gt;yollarda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Arkamızda bir kılıç taşıdık&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ama kılıca yenilmedik asla&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Muhterem Hasanan1Şeyhi Alişer&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Nasıl öceleğini bilecek kadar cesurdu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Şerefi, vatanı ve&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Özgürlüğü için...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bizden sonrakilere&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Nasıl anlatırım&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Tüm bunların cesur ve kahramanca olduğunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Tüm bedenime mertlik doldurduğunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sizi çağırıyorum özgürlüğe,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ölüme&lt;/p&gt; &lt;p&gt;bu dağlarda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;bu kutsal baharda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ölümle yürüyoruz&lt;/p&gt; &lt;p&gt;özgürlük ölümle kutsal&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sizi çağırıyorum ölmeye;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;-zaman yürek atışı gibi yaralı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Sürgün]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Garnizonlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Garnizon okulları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Çocuklar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kadınlar...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İntikam şarkıları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Çocukların anaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;El ele&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yan yana&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Teslim olma ve direniş&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ve ağırbaşlılık&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ve şeref&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ve Kürtün gururu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mazlum Doğanların1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Alı Haydar Yıldızeslerin&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hayri Durmuşeslerin&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Delil Doğanların&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yeminleriyle&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yavaş yavaş&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Damla damla&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gizli isyanına döndü."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda özellikle tırnak içinde  gösterilen bölümlerin (bkz. Yukarıdaki 10. paragraf) hiçbir şekilde kendi  görüşlerini yansıtmadığını ileri sürerek aleyhine yapılan suçlamaları ret  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. 22 Şubat 1993 tarihinde birisi askeri hakim olmak üzere üç hakimden  oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı belirtilen suçlamalardan suçlu bulmuş  ve 3713 sayılı kanunun 8(1) Maddesi uyarınca bir yıl, sekiz aylık hapis cezasına  ve on aylık taksit halinde ödenecek olan 41.666.666 Türk Lirası (TRL) tutarında  para cezasına çarptırmıştır. Mahkeme aynı zamanda ilgili yayınların toplatılması  emrini vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısının sunumlarının tamamını kabul  etmiştir ve söz konusu şiirlerin Türkiye'nin belli bir bölgesini "Kürdistan"  olarak adlandırdığını ve bu bölgedeki isyan hareketlerini Kürtlerin ulusal  bağımsızlık mücadelesi olarak adlandırarak bu hareketleri övdüğünü tespit  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet Güvenlik mahkemesinin görüşünde, eserde belirgin bir şekilde yer alan  övgü ifadesinin Türk uluslunun bütünlüğüne ve Türk Devletinin toprak bütünlüğüne  zarar veren bölücü propaganda teşkil etmektedir ve Bay Karataş'ın mahkumiyetini  haklı kılmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. 1 Temmuz 1993 tarihinde Yargıtay başvuranın temyiz başvurusunu ret  etmiştir. Kararın düzeltilmesine ilişkin olarak başvuran tarafından daha sonra  aynı mahkemeye yapılan başvurusu da başarısızlıkla sonuçlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. 30 Ekim 1995 tarihinde, 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı kanun yürürlüğe  girmiştir. Bu kanun 3713 sayılı kanunun 8. maddesi uyarınca uygulanabilecek  hapis cezası sürelerini azaltırken para cezalarını artırmıştır (bkz. Aşağıdaki  18. paragraf). 2. maddeye ilişkin geçiş hükmünde, 4126 sayılı kanun 3713 sayılı  kanunun 8. maddesi uyarınca uygulanan cezaların otomatik olarak gözden  geçirileceği hükmünü getirmiştir (bkz. Yukarıdaki 19. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Sonuç olarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın davasını dava  esaslarına dayalı olarak yeniden incelemiştir. 19 Nisan 1996 tarihli kararında,  mahkeme Bay Karataş'ın hapis cezasını bir yıldan, bir ay on güne indirmiş ancak  para cezasını 111.111.110 TL tutarına çıkartmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusu üzerine, Yargıtay 1 Aralık 1997  tarihli kararı onaylamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu tarihte Bay Karataş halen Ümraniye Hapishanesinde (İstanbul) hapis  cezasını çekmekteydi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMALARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Ceza Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Ceza Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. Ceza Kanununun ilgili hükümleri şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 2, 2. fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşir olunan  kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve  infaz olunur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 36, 1. fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya kullanılmak üzere  hazırlanan veya fiilin irtikabından husule gelen eşya fiilde methali olmayan  kimselere ait olmamak şartıyla mahkemece zabıt ve müsadere olunur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Basın Kanunu (15 Temmuz 1950 tarih ve 5680 sayılı Kanun)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Basın Kanunun 3. Maddesi (15 Temmuz 1950 tarih ve 5680 sayılı Kanun)  aşağıdaki şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 3&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Gazetelere, haber ajansları neşriyatına ve belli aralıklarla yayınlanan  diğer bütün basılmış eserlere bu Kanunda "mevkute" denir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği yerlerde  gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması  veya satışa arzı "neşir" sayılır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Fiilin ayrıca suç teşkil etmesi hali müstesna olmak üzere, basın suçu neşir  ile vücut bulur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Terörle Mücadele Kanunu (3713 sayılı kanun)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. 3713 sayılı ve 12 Nisan 1991 tarihli terör eylemlerinin önlenmesine  ilişkin kanun 30 Ekim 1995 tarihinde yürürlüğe giren 27 Ekim 1995 tarih ve 4126  sayılı kanun ile değişiktir (aşağıdaki paragraf 19'a bakınız). 8. ve 13.  Maddeler şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Eski 8. Madde, 1. fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü  bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş  kullanılan yöntem ve niyet dikkate alınmaksızın yapılamaz. Yapanlar hakkında iki  yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır  para cezası hükmolunur. Bu suçun mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar  paraya çevrilemez."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yeni 8. Madde, 1. ve 3. fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü  bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş  yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon  liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Bu suçun  mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar paraya çevrilemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;....&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı  mevkuteler dışında basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi  halinde,sorumluları ve ayrıca kitle iletişim araçları sahipleri hakkında altı  aydan iki yıla kadar hapis, yüzmilyon liradan üçyüzmilyon liraya kadar ağır para  cezası hükmolunur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Eski 13. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına  veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yeni 13. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına  veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Ancak, bu madde hükmü, 8'inci madde uyarınca verilen mahkumiyet kararları  için uygulanmaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. 3713 sayılı Kanunu değiştiren 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı Kanun&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. 27 Ekim 1995 tarihli Kanun bu kanunun 3713 sayılı kanunun 8. maddesinin  ceza hükümlerine (bkz. Yukarıdaki 18. paragraf) yaptığı değişiklikler için  geçerli olan "2. maddeye ilişkin geçici hükmü" içermektedir. Bu geçici hüküm şu  şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mevcut kanunun yürürlüğe girmesini takip eden ay içinde, kararı veren  mahkeme Terörle Mücadele kanunun 8. maddesi uyarınca (3713 sayılı kanun) ve 3713  sayılı Kanunun 8. Maddesine .... yapılan değişikliğe uygun olarak mahkum edilen  kişinin davasını yeniden inceleyecek, kişiye uygulanan hapis cezası süresini  yeniden ele alacak ve kişinin 13 Temmuz 1965 tarihli ve 647 sayılı kanunun 4 ve  6. maddelerinden faydalanıp faydalanamayacağına dair bir karara varacaktır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Cezanın İnfazına İlişkin Kanun (13 Temmuz 1965 tarih ve 647 sayılı  kanun)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Cezanın infazına ilişkin kanunun 5. bölümünün ilgili bölümleri (647  sayılı kanun) şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Para cezası kanunda yazılı hadler arasında tayin olunacak bir miktar paranın  Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.....&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümlü, tebliğ olunan ödeme emri üzerine belli süre içerisinde para cezasını  ödemezse, Cumhuriyet Savcısının kararıyla bir gün on bin lira sayılmak üzere  hapsedilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Para cezası yerine çektirilen hapis cezası 3 yılı geçemez."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Asliye kararları aleyhine kanun açısından temyiz ile ilgili kabul  edilebilir gerekçelerle ilişkin Ceza Muhakemeleri Usul Kanunun ilgili hükümleri  şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 307&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Temyiz ancak hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesi kanuna  muhalefettir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 308&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1- Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2 - Hakimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hakimin hükme  iştirak etmesi,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Hükümet Tarafından Sunulan İçtihatlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Hükümet, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine bağlı Cumhuriyet Savcısı  tarafından özellikle dini gerekçelerle halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekten  (Ceza Kanunun 312. maddesi) sanık şahısların aleyhine suçlamaların geri  çekilmesine ve Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapmaktan sanık  (3713 sayılı Kanunun 8. Maddesi - yukarıdaki 18. paragrafa bakınız) şahısın  aleyhine suçlamaların geri çekilmesine ilişkin diğer beş kararın bazı  suretlerini temin etmiştir. Suçların neşir yoluyla işlendiği davaların  çoğunluğunda, Cumhuriyet Savcısının kararına yönelik sebeplerin takibatların  zaman aşımına uğraması, suç teşkil eden unsurlardan bazılarının tespit  edilememesi yada yetersiz delil olması gibi hususları içermektedir. Diğer  gerekçeler yayınlanan neşriyatların dağıtılmaması, yasadışı bir amacın olmadığı  ya da suç işlenmediği ya da sorumlu şahısların tespit edilememesi gibi hususları  içermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, Hükümet yukarıda belirtilen suçlardan sanık davalıların suçlu  bulunmadığı içtihatlarda Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen birkaç  kararı sunmuştur. Bu kararlar şunlardır: 1991/23, 75, 132, 177 ve 100; 1992/33,  62, 73, 89, 143; 1993/29, 30, 38, 39, 82, 94, 114; 1994/3, 6, 12, 14, 68, 108,  131, 141, 155, 171, 172; 1995/1, 25, 29, 37, 48, 64, 67, 84, 88, 92, 96, 101,  120, 124, 134,135; 1996/2, 8, 18, 21, 34, 38, 42, 43, 49, 54, 73, 86, 91, 103,  119, 353; 1997/11, 19, 32, 33, 82, 89, 113, 118, 130, 140, 148, 152, 153, 154,  187, 191, 200, 606; 1998/6, 8, 50, 51, 56, 85, 162.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kürt sorunu ile ilgili eserlerin yazarları aleyhine olan takibatlar  açısından, bu davalarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri suç teşkil eden unsurlardan  biri olan "propagandanın" yapılmadığı gerekçesine dayanarak yada kullanılan  kelimelerin tarafsız özelliklerini dikkate alarak bu kararları vermişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Başvuran verilen cezalara ilişkin bilgiler ile birlikte Devlet Güvenlik  Mahkemesinde dava ile sonuçlanan eserlerin listesini ve çok sayıda yazar ve  yayıncının aleyhine takibatları sunmuştur. Örnek olarak suç işlemeye teşvik  etmekten ve Kürt lehtarı propaganda yapmaktan suçlu bulunan yazar İ.B. ve editör  A.N.Z aleyhine verilen bazı kararların nüshalarını sunmuştur. Bunlar 1991/149;  1993/ 109- 148- 169- 229- 223; 1994/ 28- 143- 249- 257-; 1995/ 10- 32- 84- 225-  283- 319- 327- 436; 1996/ 87- 136- 175- 213- 214- 252; 1997/ 49- 50- 53- 63-  120- 274- 571-; 1998/ 22- 23 sayılı kararlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Devlet Güvenlik Mahkemeleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1961 Anayasası'nın 136. Maddesine uygun  olarak 11 Temmuz 1973 tarih ve 1773 sayılı Kanun ile oluşturulmuştur. Bu kanun  15 Haziran 1976 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından yürürlükten  kaldırılmıştır. Söz konusu mahkemeler daha sonra 1982 Anayasası ile Türk yargı  sistemine yeniden dahil edilmiştir. Gerekçenin ilgili bölümü aşağıdaki metni  içermektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"İşlendiği zaman uygun kararın verilebilmesi için özel bir yargı gerektiren  ve Devletin mevcudiyeti ve istikrarını etkileyen eylemler olabilir. Bu tür  davalar için Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması gereklidir. Anayasamızın  doğasında bulunan ilkeye uygun şekilde, işlendikten sonra belli bir eyleme  ilişkin karar verilmesi amacıyla öze bir mahkemenin kurulması yasaklanmıştır. Bu  sebeple Devlet Güvenlik Mahkemeleri yukarıda belirtilen suçları içeren davaları  yargılamak için Anayasamızda Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştur.  Yetkilerini belirleyen özek hükümlerin önceden yürürlüğe sokulduğu ve herhangi  bir suç işlenmeden mahkemelerin kurulduğu göz önünde bulundurularak...., anılan  türden suçlar işlendikten sonra bu suçların ele alınması için kurulmuş olan  mahkemeler olarak tanımlanamazlar."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet Güvenlik Mahkemesinin yapısı ve işlevi aşağıdaki kurallara  tabidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Anayasa&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Yargı organlarına ilişkin anayasal hükümler şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;138.Madde, 1 ve 2. fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun  olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hiçbir organ, makam, ....veya....... kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında  mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve  telkinde bulunamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;139. Madde, 1. fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hakimler... azlolunamazlar, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen  yaştan önce emekliye ayrılamaz..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;143. Madde, 1-5. fıkraları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve  nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan doğruya  devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlara bakmak üzere Devlet Güvenlik  Mahkemeleri kurulacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir başkan, iki asil ve iki yedek üye ile savcı  ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan, bir asil ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve  Cumhuriyet savcıları arasından; bir asil ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri  hakimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri  hakimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı, üye ve yedek üyeleriyle savcı ve savcı  yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtay'dır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;145. Madde, 4. Fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Askeri yargı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Askeri hakimlerin özlük isleri ve yükümlülükleri 1 mahkemelerin bağımsızlığı,  hakimlik teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenlenir.  Kanun, ayrıca askeri hakimlerin yargı hizmeti dışındaki askeri hizmetler  yönünden askeri hizmetlerin gereklerine göre teşkilatında görevli bulundukları  komutanlık ile olan ilişkilerini de gösterir1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki  2845 Sayılı Kanun&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Anayasa'nın 143. Maddesine dayalı olarak, 2845 Sayılı Kanunun Devlet  Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili hükümleri şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve  nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya  Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara bakmak  üzere 1 il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan Devlet güvenlik  mahkemeleri kurulmuştur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet güvenlik mahkemeleri, bir başkan ile iki üyeden oluşur ve ayrıca iki  yedek üye bulunur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet güvenlik mahkemesinin başkan ve bir asıl bir yedek üyesi 1 adli yargı  hakimler arasından; bir asıl bir yedek üyesi birinci sınıfa ayrılmış askeri  hakimler arasından 1 tanır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Madde, (2), (3) ve (6) Fıkraları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Askeri hakimler arasından üye,yedek üye ve Cumhuriyet savcı yardımcılarının  atanmaları, Askeri Hakimler Kanununda gösterilen usule göre yapılır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu Kanun ve diğer kanunlardaki istisnalar saklı olmak üzere Devlet Güvenlik  Mahkemeleri başkan, üye ve yedek üyeleri 1 muvafakatları alınmadıkça dört yıldan  önce başka bir yere veya göreve atanamazlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli başkan, üye, yedek üye, Cumhuriyet  savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları hakkında kendi kanunlarına göre  yapılacak soruşturma sonunda görev yerlerinin değiştirilmesine dair yetkili  kurul veya mercilerce karar verildiği takdirde, ilgili hakimin 1 görev yeri veya  görevi, özel kanunlarında gösterilen usule göre değiştirilebilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Madde, (1). Fıkrası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla  görevlidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(d) Anayasanın 120'nci maddesi gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen  Bölgelerde, Olağanüstü Halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(e) "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen  ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan  doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Madde, 1. Fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet güvenlik mahkemesi kararlarının temyiz mercii Yargıtay'dır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Madde, 1. ve 2. Fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet güvenlik mahkemelerinde göreve atanan askeri hakimlerin 1 özlük  işlerinde, denetimlerinde, haklarında disiplin soruşturması açılması ve disiplin  cezası verilmesinde, şahsi ve görevle ilgili suçlarının soruşturma ve  kovuşturulmasında bu 1 kendi mesleklerine ait kanunların ilgili hükümleri  uygulanır. 1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Askeri yargıya mensup hakimler hakkında verilecek Yargıtay notları ve adalet  müfettişlerince 1 yapılacak soruşturmalara ilişkin evrak Adalet Bakanlığına  gönderilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet güvenlik mahkemesinin yargı çevresinin tamamını veya bir kısmını  kapsayacak şekilde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde o yargı çevresinde birden  fazla Devlet güvenlik mahkemesi olmak kaydıyla, Devlet güvenlik mahkemesi  aşağıdaki esaslara göre sıkıyönetim askeri mahkemesine dönüştürülebilir1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Askeri Hakimler Kanunu (357 Sayılı Kanun)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Askeri Hakimler Kanununun ilgili hükümleri aşağıda şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ek Madde 7&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet güvenlik mahkemesi üyeliği veya yedek üyeliği 1 görevlerine atanan  askeri hakim subayların rütbe terfii, rütbe kıdemliliği, kademe ilerlemesi  yapmalarını sağlayacak yeterlikleri, bu Kanunun ve 926 sayılı Türk Silahlı  Kuvvetleri Personel Kanununun hükümleri saklı kalmak şartı ile, aşağıda  belirtilen şekilde düzenlenecek sicillerle saptanır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Birinci sınıfa ayrılmış üye ve yedek üye askeri hakimlere subay sicil  belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili birinci sicil amiri Milli Savunma  Bakanlığı Müsteşarı, ikinci sicil amiri Milli Savunma Bakanıdır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ek Madde 8&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet güvenlik mahkemelerinin askeri yargıya mensup; mahkeme üyeleri 1,  Genelkurmay Personel Başkanı, Adli Müşaviri ile atanacakların mensup olduğu  Kuvvet Komutanlığının personel başkanı ile adli müşaviri ve Milli Savunma  Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanından oluşan Kurul tarafından seçilir ve  usulüne uygun olarak atanırlar1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. Madde, 1. ve 3. Fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Askeri hakimlerin 1 atanmaları bu kanun hükümleri saklı kalmak şartıyla  Silahlı Kuvvetler mensuplarının nakil ve tayinleri hakkındaki hükümler esas  alınarak Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın müşterek kararnamesi ile  Cumhurbaşkanın onayına sunulur ve Resmi Gazete ile yayınlanır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Askeri hakimlik kadrolarına yapılacak atamalarda 1 Askeri Yargıtay notları,  müfettiş raporları ve idari üstlerce düzenlenen siciller göz önünde tutularak  işlem yapılır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Madde, 1. Fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Askeri hakimler 1 maaş dereceleri, maaş yükselmeleri ve diğer özlük hakları  subaylar hakkındaki kanun hükümlerine tabidir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Askeri Hakim subaylar hakkında Milli Savunma Bakanı tarafından, savunmaları  aldırılarak, aşağıda açıklanan disiplin cezaları verilebilir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Uyarma: Görevde daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile  bildirilmesidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.........&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Kınama: Belli bir eylem veya davranışın kusurlu sayıldığının yazı ile  bildirilmesidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.........&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu cezalar kesin olup, ilgilinin kuvvet komutanlığındaki dosyası ile kıta  şahsi dosyasına konur, siciline işlenir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Askeri hakimler 1 görevlerini yaparlarken eşiti adliye hakimlerinin ve  savcılarının özel kıyafetini taşırlar1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Askeri Ceza Kanunun 112. Maddesi (22 Mayıs 1930)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. 22 Mayıs 1930 tarihli Askeri Ceza Kanunun 112. Maddesi aşağıdaki  hükümleri öngörmektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Memuriyetinin nüfuzunu suiistimal ile askeri mahkemeler üzerinde tesir  yapanlar beş seneye kadar hapsolunur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. 4 Temmuz 1972 tarih ve 1602 Sayılı Yüksek Askeri İdari Mahkemesi  Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Madde kapsamında Askeri Yargıtay'ın Birinci Dairesi adli kararlara  ilişkin başvurular ve başta mesleki terfi olmak üzere subayların kişisel durumu  ile ilgili ihtilaflara dayalı zarar taleplerini inceleme yetkisine sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Bay Karataş 27 Ağustos 1993 tarihinde Komisyon'a başvuruda bulunmuştur.  Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme  olarak kabul edilemeyeceğinden Devlet Güvenlik Mahkemesinde adil bir yargı  olduğunu ret ettiğini belirtmiştir. Şiirlerinin yayınlanmasına dayalı olarak  mahkum edilmesinin 14. Madde ile birlikte ya da ayrı ayrı ele alınan  Sözleşme'nin 9. ve 10. Maddelerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Komisyon başvuruyu kabul etmiştir (23168/94 sayılı). 11 Aralık 1997  tarihli raporunda (Sözleşme'nin eski 31. Maddesi), Madde 9 ile birlikte ele  alınan 10. Maddenin (26'ya karşı 6 oyla) ve 6. Maddenin 1. fıkrasının ihlal  edildiği yönünde (31'e karşı 1 oyla) görüş bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon görüşünün ve raporda bulunan kısmi muhalefet şerhinin tam metni bu  kararın ekinde sunulmuştur.1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Görüşlerinde ve duruşmada Hükümet Mahkemeden Sözleşme'nin 6. maddesinin  1.fıkrası ile 9 ve 10. maddelerin ihlal edilmediği gerekçesine dayanarak Bay  Karataş'ın başvurusunun reddini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Başvuran Mahkemeyi Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. fıkrası ile 9 ve 10.  maddelerinin ihlalin kabulünü talep etmiş ve davanın özü itibariyle 7. Maddenin  ihlalinden şikayetçi olmuştur. Aynı zamanda başvuran 41. Madde uyarınca adil  tazmin talebinde bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK AÇISINDAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. DAVA KAPSAMI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Mahkeme huzurunda, başvuran Sözleşme'nin 7. Maddesinin ihlalinden  şikayetçi olmuştur. Ancak Mahkeme Bay Karataş'ın bu şikayetlerini Komisyon  başvurunun kabul edilebilirliğini incelediği aşamada sunmadığından (bkz.  Yukarıdaki paragraf 30) bu şikayetleri göz önünde bulundurmayacağını  bildirmiştir ( bkz.,mutatis mutandis, 25 Şubat 1997 tarihi Findlay- Birleşik  Kraliyet davası kararı, 1997-I sayılı Karar ve Hüküm Raporları, sayfa 277, 63.  fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. SÖZLEŞME'NİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Bay Karataş başvurusunda Terörle Mücadele Kanunun (3713 sayılı kanun) 8.  maddesi uyarınca mahkumiyetinin Sözleşme'nin 9 ve 10. Maddesini ihlal ettiğini  bildirmiştir. Ancak, Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, bu şikayetin Mahkeme  tarafından Komisyon ile aynı şekilde (yukarıdaki paragraf 31'e bakınız.) sadece  Madde 10 açısından ele alınmasına yönelik öneriye itirazda bulunmamıştır.  Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, dava esaslarına yönelik olarak kanuni açıdan  nitelik tespitine hakim olduğundan, başvuranlar, hükümetler ya da Komisyon  tarafından sunulan nitelik tespitinin kendisi açısından bağlayıcı olduğunu kabul  etmediğini belirtmiştir (19 Şubat 1998 tarihli Guerra ve Diğerleri- İtalya  davası kararı, Raporlar, 1998-I, sayfa 223, 44. fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 10. Maddesi şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,  kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu  olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde,  devletlerin radyo,televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı  tutmalarına engel değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir  toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin, toprak  bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç  işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının  korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya  yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı  formalitelere şartlara,sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Mahkeme huzurunda bulunanlar, başvuranın mahkumiyetinin ifade özgürlüğü  hakkının kullanılmasına müdahale teşkil ettiği konusunda mutabakata  varmışlardır. Bu tür bir müdahale Madde 10'un ikinci paragrafın gereklerini  yerine getirmediği sürece Madde 10'u ihlal etmektedir. Bu sebepten dolayı  Mahkeme "kanun tarafından öngörülen şekilde" anılan paragrafta belirtilen bir ya  da daha fazla meşru amaca yönelik olup olmadığını ve ilgili amaçların  gerçekleştirilmesi için "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığını tespit  etmesi gerekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. "Kanunlar tarafından öngörülme"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Başvuran bu konuda görüş beyanında bulunmamıştır.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;38. Hükümet, değişiklik ile birlikte 4126 sayılı kanunun 8. maddesinin  metninin ilgili hükümde belirtilen suçu teşkil eden unsurları açıklığa  kavuşturduğunu, 8. Maddenin yeterince açık bir hale geldiğini ve başvuranın 4126  sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra davası yeniden incelendiği için bu  değişiklikten faydalandığı yönünde görüş bildirmiştir (yukarıdaki paragraf 19'a  bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Mahkeme huzurunda yapılan sözlü duruşmada, Komisyon Delegesi 8. maddenin  metninin belirsiz olduğu ve "kanun" teriminin doğasında bulunan açıklık ve  öngörülebilirlik gereklerinin yerine getirilip getirilmediği konusunun  sorgulanabileceği hususunda görüş bildirmiştir. Ancak, Komisyon'un 8. maddenin  başvuranın mahkumiyeti açısından yeterli meşru tabanı temin ettiği görüşünü ele  aldığını belirterek delege ihlalin "kanun tarafından öngörüldüğü" yönünde görüş  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Mahkeme Delege'nin 1991 Yasasının 8. maddesinin metninin belirsizliğine  ilişkin görüşünü dikkate almaktadır. Ancak, Komisyon gibi Mahkeme de başvuranın  mahkumiyetinin 3713 sayılı kanunun 8. maddesine dayalı olmasından dolayı (3713  sayılı kanun) sonuç olarak ifade özgürlüğü hakkına müdahalenin "kanun tarafından  öngörülen" olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Meşru amaç&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Hükümet söz konusu müdahalenin amacının sadece Komisyon'nun belirttiği  gibi "devlet güvenliğini" korumak ve "kamu düzenini" sağlamak değil aynı zamanda  "devlet bütünlüğünü" ve ulusal birliği korumak olduğu yönünde görüş  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Komisyon kendi adına başvuranın mahkumiyetinin yetkililerin 10. Madde'nin  2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlar olan yasadışı terör faaliyetlerine karşı  mücadele etme ve ulusal güvenlik ve kamu güvenliğini koruma amacına yönelik  çabalarının bir kısmı olduğunu kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Başvuran, müdahalenin amacının "asayişsizliği" engellemek olabileceğini  kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye'deki güvenlik durumunun hassasiyetini (Bakınız  25 Kasım 1997 tarihli Zana - Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539, 10.  fıkra) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte  olma gereğini de dikkate alarak, başvuran aleyhinde alınan önlemlerin, başta  ulusal güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun  önlenmesi olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı  olduğu kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet  kullanımına dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği  tarihlerdeki Güneydoğu Türkiye'deki durum için geçerlidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. "Demokratik Toplum için Zaruriyet"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Başvuran&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Başvuran mahkum edilmesinin esas nedeninin şiirlerinde Kürtlerden ve  "Kürdistan"dan bahsetmesi olduğunu ileri sürmüştür. Nitekim, yetkililerin  gözünde, kendisinin tek suçu resmi çizgiyi izlememesidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak, söz konusu eserin yazarın abartı içeren renkli bir dille görüş,  kızgınlık, duygu ve mutluluklarını ifade ettiği şiirlerin antolojisi olduğu göz  önünde bulundurulmalıdır. Bu yüzden kitap ilk olarak edebi eserdir ve bu şekilde  ele alınmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Hükümet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Hükümet başvuranın şiirlerinin bölücü propagandaya katkıda bulunduğunu  belirtmiştir. Madde 10 toprak bütünlüklerinin terörizm tehdidi altında bulunduğu  durumlarda Akit Devletlere geniş bir takdir marjı sağlamaktadır ve bu davada,  müdahale sadece bazı bireylerin haklarını etkilemiştir. Bu ruha uygun olarak,  örneğin, Fransa'daki Yeni Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu 410.1 Maddesinde ulusun  ana çıkarlarını bağımsızlık, toprak bütünlüğü, güvenlik, kurumlarının  cumhuriyetçi özelliği, savunma, diplomasi ve Fransa ve denizaşırı ülkelerde  bulunan halkının korunmasını içerecek şekilde tanımlanmıştır. Devletlerin takdir  marjının geleneksel olarak daha geniş olduğu alanlar bu belirtilen alanlardır.  Ayrıca, - PKK'nın sistematik olarak kadınları, çocukları, okul öğretmenlerini ve  askerleri katlettiği- Türkiye'deki durumla karşı karşıya kalındığı zaman Türk  yetkilileri toplumun çeşitli kesimleri arasında şiddet ve düşmanlığı teşvik  edebilecek ve insan hakları ve demokrasiyi tehlikeye atabilecek tüm ayırımcı  propagandaları yasaklama görevine sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Komisyon da benzer şekilde hassas siyasi konularda alenen fikir bildiren  insanlar tarafından "yasadışı siyasi şiddetin" mazur gösterilmemesini önemli  kılan 10. maddenin "görev ve sorumluluklarına" katılmaktadır. İfade özgürlüğü  örneğin durumun altında yatan sebepleri inceleme yada olası çözümlere ilişkin  fikir bildirme açısından Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı zor sorunlara benzer  sorunların aleni tartışmalarına katılma hakkını içermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon mevcut davaya ilişkin bir özelliğin başvuranın kendisini şiir  yoluyla ifade etmeyi tercih etmesi olduğu kanaatindedir. Ancak, şiirin  imtiyazları göz önünde bulundurulduğunda, Komisyon başvuranın şiirlerinin bir  bölümünün Türk Devleti aleyhine silahlı ayaklanmayı ve bu mücadelede şehitliği  övdüğünü tespit etmiştir. Bağlama dayalı olarak okunduğu zaman, kullanılan bazı  ifadeler okuyucularda başvuranın Türk Devleti aleyhine silahlı mücadeleyi teşvik  ettiği yada buna davet ettiği ve bölücü amaçlara yönelik şiddeti desteklediği  izlenimi yaratma kapasitesine sahiptir. Bu koşullar altında, başvuranın  mahkumiyeti ve kendisine uygulanan ceza acil bir sosyal ihtiyaca cevap verme ve  sonuç olarak, demokratik bir topluluk için gereklilik olarak kabul  edilebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Mahkeme'nin değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Mahkeme, örneğin Zana - Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, s.  2547-48, 51. madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire - Fransa Kararında  (1999-1 Raporları, s. 1, 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel  ilkeleri vurgulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve  toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini  teşkil etmektedir. 10. Madde'nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya  zararsız veya kayıtsızlık içeren "bilgiler" veya "fikirler" için değil aynı  zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir.  Bunlar, bir "demokratik toplumun" olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve  hoşgörünün gerekleridir. 10. Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak  harfiyen uyulması gereken ve ikna edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı  istisnalara tabidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) 10. Madde'nin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda "zaruri" sıfatı "acil bir  sosyal ihtiyaç" anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup  olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız  bir mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve  kararları kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu  sebeple, bir "sınırlamanın" Sözleşme'nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade  özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini  haizdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) Denetim salahiyetinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan  ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere davayı bir bütün  olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin "meşru amaçlar ile  orantılı" ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi  için belirtilen gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığı tespit  edilmelidir. Bunu yaparken de Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında  bulunan ilkelere uygun standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul  edilebilir bir değerlendirmesine dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate  varmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. Söz konusu eser sık sık dokunaklılık ve istiare kullanımı ile "Kürdistan"  için fedakarlığa davet eden ve Türk makamlarına yönelik bazı belirli agresif  bölümler içeren şiirlerden oluşmaktadır. Edebi olarak ele alındığında, şiirler  okuyucuları nefret, isyan ve şiddet kullanmaya teşvik ediyor şeklinde  yorumlanabilir. Gerçekten böyle bir amaca yönelik olup olmadıklarına ilişkin bir  karar verirken, başvuran tarafından kullanılan aracın sadece okuyucuların  azınlığına hitap eden bir sanatsal ifade türü olan şiir olduğu göz önünde  bulundurulmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bununla bağlantılı olarak, Mahkeme Madde 10'un - özellikle bilgi ve fikir  alma ve verme özgürlüğü dahilinde - kamuda kültürel, siyasi ve sosyal bilgi ve  her türlü fikir alışverişine katılma olanağını sağlayan sanatsal ifade  özgürlüğünü kapsadığını belirtmiştir (bkz. mutatis mutandis, 24 Mayıs 1988  tarihli Müllers ve Diğerleri - İsviçre davası kararı, A Serisi no. 133, sayfa  19, 27. fıkra). Sanat eseri yaratanlar, gerçekleştirenler, dağıtanlar ya da  sergileyenler demokratik bir toplum için gereklilik olan fikir ve görüş alış  verişine katkıda bulunmaktadırlar. Bundan dolayı, Devletin yükümlülüğü anılan  kişilerin ifade özgürlüklerine aşırı derece tecavüz etmemektir (ibid., sayfa 22,  33. fıkra). Bu davada - mahkemenin onaylamadığı- şiirlerin tonuna ilişkin olarak  Madde 10'un sadece ifade edilen fikir ve bilgilerin özünü değil aynı zamanda  ifade ediliş şekillerini de koruma altına aldığı göz önünde bulundurulmalıdır  (Bkz, mutadis mutandis, the De Haes ve Gijsels - Belçika davası 24 Şubat 1997  tarihli kararı, Raporlar, 1997-I, Sayfa 236, 48. fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Mevcut davada, şiirler açık siyasi bir boyuta sahiptir. Renkli bir hayal  gücü kullanılarak, Türkiye'deki Kürt kökenli nüfusun tümünün köklü  hoşnutsuzluğunu ifade etmişlerdir. Bununla bağlantılı olarak Mahkeme Sözleşmenin  10. Maddesinin 2. fıkrasında kamu çıkarlarına ilişkin siyasi konuşmalar veya  sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasına dair çok dar bir kapsam olduğuna  işaret etmektedir (bakınız 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove&lt;/p&gt; &lt;p&gt;- Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957, 58. Madde). Ayrıca,  izin verilebilir eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili hususlarda, özel  vatandaşlar veya siyasetçiler açısından daha geniştir. Demokratik bir sistemdeki  hareketler veya hükümetin ihmalleri sadece yasama ve adli otoritelerin değil  aynı zamanda kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin sahip  olduğu egemen konum, özellikle haksız saldırılar ve düşmanlarının eleştirilerine  cevap verilmesine ilişkin başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai işlemlere  başvurulması konusunda bir sınırlamanın uygulanmasını zorunlu kılmaktadır.  Bununla birlikte, kamu düzeninin garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza kanunu  niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere, doğru tepkiyi verecek ve anılan  ifadeler aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet otoritelerinin yetkisine  açıktır (bakınız 9 Haziran 1998 tarihli Incal - Türkiye kararı, 1998-IV  Raporları, s. 1567, 54. Madde). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir  kamu görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği  durumlarda Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin  incelenmesinde daha geniş bir marja sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. Mahkeme özellikle terörle mücadele ile ilgili olan sorunlar olmak üzere  kendisine sunulan davaların geçmişini dikkate alacaktır (yukarıda belirtilen  Incal kararı, sayfa 1568, 58. fıkra). Bu noktada, Türk yetkililerinin yaklaşık  on beş yıldır Türkiye'de devam eden ciddi karışıklığı şiddetlendirebileceğini  düşündükleri fikirlerin yayılmasına yönelik endişelerini göz önünde  bulundurmaktadır (yukarıdaki paragraf 44'e bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Mahkeme, ancak, başvuranın görüşlerini "devlet güvenliği", kamu "düzeni"  ve "toprak bütünlüğü" üzerindeki potansiyel etkilerini önemli ölçüde  sınırlayacak şekilde kitle iletişim yolu yerine şiir yoluyla açıklayan bir birey  olduğunu göz önünde bulundurmaktadır. Nitekim, şiirlerin bazı bölümlerinin ton  açısından gayet agresif olmasına ve şiddet kullanmaya davet etmesine rağmen  Mahkeme doğası açısından şiirlerin sanatsal olmalarının ve sınırlı bir etkiye  sahip olmalarının bir ayaklanmaya davetten ziyade zor siyasi konum itibariyle  derin bir üzüntü ifadesini içerdiklerini göz önünde bulundurmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, Mahkeme Bay Karataş'ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından  şiddete teşvikten ziyade Türkiye'nin belli bir bölgesini "Kürdistan" olarak  adlandırarak bölücü propaganda yapmak ve bu bölgedeki ayaklanma hareketlerini  övmek sebebiyle mahkum edildiğini belirtmektedir (yukarıdaki paragraf 12'ye  bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Ayrıca ve hepsinden öte, Mahkeme başvurana verilen cezanın ağırlığı -  özellikle on üç aydan daha fazla hapis cezasına çarptırılması - ve Cumhuriyet  Savcısının başvuranın mahkumiyetini güvence altına alma konusundaki ısrarı  karşısında şaşırmıştır. Bu hususla ilgili olarak, Mahkeme 4126 sayılı kanunun  yürürlüğe girmesinden sonra başvurana uygulanan para cezasının iki katından daha  fazla artırıldığını göz önünde bulundurmaktadır (yukarıdaki paragraf 19'a  bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, uygulanan cezaların özellik ve  ağırlıklarının müdahalenin orantılı olup olmadığının değerlendirilmesi hususunda  da dikkate alınması gereken etkenler olduğunu belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Sonuç olarak, Bay Karataş'ın mahkumiyeti hedeflenen amaçlar açısından  orantısız olup "demokratik bir toplumda gerekli" değildir. Bu sebepten dolayı  Sözleşme'nin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. Başvuran, kendisini yargılayıp mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesinde  bir askeri hakimin bulunmuş olması nedeniyle Sözleşmenin 6. Maddesinin 1.  Fıkrası uyarınca adil yargılama hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur.  6. Maddenin 1. Fıkrası şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Herkes, 1 kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara bağlanması  konusunda, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından  davasının 1 adil 1 olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiş ancak iddia Komisyon tarafından kabul  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Başvuranın görüşünde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi gibi Devlet  Güvenlik Mahkemelerine atanan askeri hakimlerin, Cumhurbaşkanının onayına tabi  olmak üzere Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın ortak kararı ile atanmış  olduklarından yürütmeye bağlı olduklarını belirtilmiştir. Mesleki sicilleri ve  terfileri ile birlikte memuriyetlerine ilişkin teminatın amirinin ve dolayısıyla  ordunun kontrolü altında olduğunu belirtmiştir. Askeri hakimlerin amirine ve  orduya karşı bağlayan bağlar askeri hakimlerin mahkemedeki işlevlerini bağımsız  ve tarafsız olarak yerine getirmesini engellediğini öne sürmüştür. Başvuran  ayrıca, amirlerinin görüşleri ile ters bir görüşü benimsemelerinin imkansız  olduğu gerekçesi ile askeri hakimlerin ve dolayısıyla görev yaptıkları  mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığından ödün verildiğini vurgulamıştır&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuru sahibi, bu hususların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin  bağımsızlık ve tarafsızlığını engellediğini ve kendisinin 6. Maddenin 1.  Fıkrasına aykırı olarak adil yargılama hakkından mahrum bırakıldığını  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;58. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin katılımına  ilişkin kuralları ve anılan mahkemelerin 6. Maddenin 1. fıkrası anlamında  bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine tam uygunluğunun sağlanması için adli  işlevlerin yerine getirilmesinde hak sahibi oldukları teminatları sunmuştur.  Askeri hakimlerin amirlerine karşı sorumlu oldukları yönündeki başvuranın  iddiasına itiraz etmiştir. İlk olarak, resmi bir görevlinin bir askeri hakimin  adli işlevlerini yerine getiriş şeklini etkilemeye çalışmasının Askeri Kanunun  112. maddesi uyarınca bir suç teşkil ettiğini belirtmiştir (bakınız yukarıdaki  28. paragraf). İkinci olarak, başvuran tarafından belirtilen değerlendirme  raporları sadece askeri hakimlerin adli olmayan görevlerinin yürütülmesine  ilişkindir. Askeri hakimler sicil raporlarına erişim hakkına sahip olup,  bunların içeriği konusunda Yüksek Askeri İdari Mahkeme'de dava açma hakkına  sahiptirler (yukarıdaki paragraf 29'a bakınız). Adli kapasitede hareket ederken,  bir askeri hakim tam olarak bir sivil hakim şeklinde değerlendirilmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;59. Ayrıca Hükümet, mahkemede askeri hakimin bulunmasının başvuranın  yargılanmasının adil olma özelliğine zarar vermediğini eklemiştir. Askeri  hakimin hiyerarşik yetkilileri ve anılan hakimleri mahkemeye atayan kamu  yetkililerinin takibat veya davanın sonucuna ilişkin herhangi bir etkiye sahip  değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Anayasanın 143. maddesi  uyarınca kurulmasının öngörüldüğü güvenlik bağlamının özellikle dikkate alınması  gerektiğini Mahkeme'ye bildirmiştir. Silahlı kuvvetlerin terörle mücadele  kampanyası konusundaki deneyimi de dikkate alınarak, yetkililerin güvenlik ve  Devlet bütünlüğüne ilişkin tehditler ile başa çıkabilmesi için olan gerekli  uzmanlık ve bilginin sağlanması için bir askeri hakimin katılımı ile anılan  mahkemelerin güçlendirilmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;60. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin Sözleşme'nin 6.  Maddesinin 1. fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul  edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu görüşü ile ilgili olarak 25 Şubat  1997 tarihinde benimsenen İncal - Türkiye davası raporunun 31. Maddesi ve  görüşünü destekleyen nedenlere gönderme yapmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;61. Mahkeme, 9 Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye kararı (1998-IV  Raporları, s. 1504) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında (1998-  Raporları, s. 1) mevcut dava için Hükümet tarafından öne sürülen hususlara  benzer hususların ele alınmış olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda  Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan askeri hakimlerin durumunun  bağımsızlık ve tarafsızlık açısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir  (bakınız yukarıda anılan İncal kararı, s. 1571, madde 65 ve yukarıda anılan 32.  paragraf). Diğer yandan Mahkeme, bu hakimlerin statüsünün bazı hususlarının  bağımsızlık ve tarafsızlıklarını tartışma konusu yaptığı kararına varmıştır  (aynı yerde, Madde 68): örneğin, orduya ait görevliler olduğundan ve dolayısıyla  amirinden emirler aldığı; veya askeri disipline tabi kaldıkları; ve atamalarına  ilişkin kararların büyük ölçüde idari yetkililer ve ordu tarafından alındığı  gerçekleri (bakınız yukarıdaki 26-29. paragraf). Bay Karataş kendi gözlemlerinde  bu eksikliklerden bazılarına değinmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;62. Incal kararında olduğu üzere Mahkeme görevinin, Devlet Güvenlik  Mahkemelerinin kuruluşunun gerekliliğini Hükümet tarafından öne sürülen haklı  sebepler ışığında tespit edilmesi olmadığı düşüncesindedir. Görevi, İstanbul  Devlet Güvenlik Mahkemesinin işleyiş şeklinin Bay Karataş'ın adil yargılanma  hakkını ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde  kendilerin yargılayan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin haklı  bir korkunun mevcut olup olmadığının tespit edilmesidir (bkz. yukarıda anılan  İncal Kararı, s. 1572, Madde 70; ve yukarıda anılan Çıraklar kararı, s. 1, Madde  38).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu soruya ilişkin olarak, Mahkeme mevcut başvuru sahibi gibi sivil olan Sn.  İncal ve Sn. Çıraklar'ın davasında varılan sonuca varılmaması için herhangi bir  neden görmemektedir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği zedelemeye  yönelik propaganda yapma suçundan bir Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan  başvuranın, Askeri Hakimler üyesi olan bir düzenli askeri görevlinin katılımını  içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları  anlaşılır bir husustur (bakınız, yukarıdaki 27. paragraf). Bu itibarla,  yargılamada İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin davanın özü ile herhangi bir  ilişkisi olmayan hususlardan gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için  yeterli sebepleri mevcuttur. Bir başka deyişle, başvuranın mahkemenin  bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin korkularının haklı sebebe dayandığı kabul  edilebilir. Yargıtay'daki yargılama da, ilgili mahkemenin tam yetkili olmaması  nedeniyle bu korkuların bertaraf edilmesini sağlayamamıştır (bakınız yukarıda  anılan İncal kararı, s. 1573, Madde 72 sonu).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;63. Yukarıda anılan nedenlerden dolayı 6. Maddenin 1. fıkrasının ihlal  edildiği kararına varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;IV. SÖZLEŞME'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;64. Başvuran aşağıdaki şekildeki Sözleşme'nin 41. Maddesi altında adil  tazminat talebinde bulunmuştur:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme tarafından Sözleşme veya protokollerinin ihlal edildiğinin tespit  edilmesi ve ilgili Yüksek Akit Tarafın yerel hukukunun sadece kısmi bir  tazminatı öngörmesi durumunda, Mahkeme gerektiğinde mağdur olan tarafın adil  şekilde tazmin edilmesini öngörebilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Maddi zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;65. Başvuran maddi zarar için hapis bulunduğu sürede editör olarak kazanacağı  paranın tazmini için 200.000 Fransız Frankı (FRF) talebinde bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;66. Hükümet, Bay Karataş'ın gelir kaybını kanıtlamadığını ileri  sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;67. Komisyon Delegesi bu konuya ilişkin herhangi bir görüş beyanında  bulunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;68. Diğer taraftan, Mahkeme ihlal ile başvuran tarafından ileri sürülen diğer  maddi zarar kalemleri arasındaki ilişki ile ilgili yeterli kanıt olmadığı  kanaatindedir. Özellikle, Mahkeme Bay Karataş'ın maaşına ilişkin herhangi bir  güvenilir bilgiye sahip değildir. Sonuç olarak, Mahkeme başvurana bu kalem  altında herhangi bir tutarın ödenmemesine karar vermiştir (bkz. Mahkeme  İçtüzüğü, 60. Madde, 2. fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Manevi Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;69. Bay Karataş, özgürlüğünden mahrum bırakılması ve ailesinden ayrılmasından  dolayı uğradığı manevi zarar için 100.000 FRF tutarında ödeme talebinde  bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;70. Hükümet ihlalin tespit edilmesinin yeterli adil tazmin teşkil edeceğinin  Mahkeme tarafından onaylanmasını istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;71. Komisyon Delegesi görüş beyanında bulunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;72. Mahkeme, davanın sonuçları nedeniyle başvuranın sıkıntı çektiği  kanaatindedir. Adil bazda bir değerlendirme yaparak, Mahkeme başvurana tazminat  olarak bu bağlamda 40.000 FRF ödenmesine karar vermiştir&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Masraflar ve Giderler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;73. Başvuran avukat ücreti olarak 60.000 FRF (140 mesai saati, artı  Strasburg'daki duruşmaya katılma masrafları) ve telefon, faks, fotokopi, çeviri  ve sekreterlik harcamalarının karşılanması için 40.000 FRF olmak üzere 100.000  FRF talebinde bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;74. Hükümet bu tutarların abartılı olduğunu belirtmiştir. Özellikle başvuran  tarafından sunulan evrak delillerinin iddialarını tam olarak yansıtmadığını ve  talep edilen ücretlerin benzer durumlarda Türkiye'de normal olarak uygulanan  oranları aştığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;75. Mahkeme, elde ettiği bilgilere dayanarak, 20.000 FRF eksi yasal yardım  olarak Avrupa Konseyi tarafından ödenen 10.446.45 FRF meblağın başvurana  ödenmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Temerrüt Faizi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;76. Mahkeme işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre  tespit edilmiş olan yıllık % 3,47 oranına tekabül eden Fransa'da uygulanan yasal  faiz oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatine varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK MAHKEME&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğinin on ikiye karşı beş oy ile  kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğinin on altıya karşı  bir oy ile kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. On altıya karşı bir oy ile;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına  çevrilecek olan ve aşağıda belirtilen tutarların davalı Devlet tarafından  başvurana ödenmesinin:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Manevi zarar için 40.000 (kırk bin) Fransız Frankı;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Harcama ve masraflar için 20.000 (yirmi bin) Fransız Frankı eksi yasal  yardımolarak Avrupa Konseyi tarafından ödenen 10.446,45 (on bin dört yüz kırk  altı Fransız Frankı ve kırk beş Sent);&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek  bu tutarlar için yıllık % 3,47 faiz oranı uygulanmasının kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Başvuranın adil tazminata ilişkin diğer taleplerinin oybirliği ile  reddine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ilişkin alınan işbu karar İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 8 Temmuz 1999  tarihinde Strazburg'da bulunan İnsan Hakları Binası'ndaki halka açık oturumda  düzenlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İmza:Luzius Wildhaber&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İmza: Paul Mahoney&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sekreter Yardımcısı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. Wildhaber'in bir bildirgesi ile birlikte Sözleşmenin 45. Maddesinin 2.  Fıkrası ile Mahkeme İçtüzüğünün 74. Maddesinin 2. Fırkası uyarınca bu karara  aşağıda belirtilen şerhler eklenmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Sn. Palm, Sn. Tulkens, Sn. Fischbach, Sn. Casadevall ve Sn. Greve'in  müşterek mutabakat şerhi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Sn. Bonello'nun mutabakat şerhi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) Sn. Wildhaber, Sn. Pastor Ridruejo, Sn. Costa ve Sn. Baka'nın kısmen  müşterek muhalefet şerhi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(d) Sn. Gölcüklü'nün muhalefet şerhi.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Paraf: L. W.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Paraf: M. de S.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM WİLDHABER'İN BİLDİRGESİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9 Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye (1998 Raporları, s. 1547) davada  Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin oylamada karşı oy  kullanmış olmama rağmen, mevcut davada Mahkeme'nin çoğunluğu tarafından ulaşılan  görüşü benimsemek durumundayım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİMLER PALM, TULKENS, FISCHBACH, CASADEVALL&lt;/p&gt; &lt;p&gt;VE GREVE'İN MÜŞTEREK MUTABAKAT ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hakim Palm'ın Sürek - Türkiye (No. 1) davasındaki muhalefet şerhinde kısmen  belirtilmiş olduğu üzere, daha çok bağlam üzerinde bir yaklaşım kullanarak aynı  sonuca ulaşmış olmamıza rağmen, mevcut davada 10. Maddenin ihlal edildiğine  ilişkin Mahkeme kararına katılıyoruz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Muhatap devlet aleyhinde olan davalarda 10. Maddeye ilişkin çoğunluğa ait  değerlendirmenin yayınlar üzerinde kullanılan kelimelerin şekli üzerine çok  fazla ağırlık verildiği ve kelimelerin genel olarak kullanıldığı bağlama ve  bunların olası etkilerine yeterli önemin verilmediği kanaatindeyiz. Söz konusu  dilin ılımlı olmaması ve hatta sert olabileceği şüphesizdir. Ancak Mahkememiz  tarafından vurgulandığı üzere, bir demokraside "kavga" sözleri bile 10. madde  kapsamında korunabilecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme'nin içtihatlardaki siyasi konuşmalara sağlanan kapsamlı korumasına  yönelik bir yaklaşım, kullanılan kelimelerin körükleyici özelliği üzerine daha  az ve konuşmanın yapılmış olduğu bağlama ilişkin ortama daha fazla ağırlık  verilmesini sağlamaktadır. Dil, şiddetin körüklenmesi ve tahrik etmek amacıyla  mı kullanılmıştır? Gerçekten de gerçekleştirebileceği böyle bir gerçek ve hakiki  bir amacı var mıdır? Bu soruların cevapları sırasıyla her davanın koşullarının  genel bağlamını oluşturan pek çok farklı tabakanın değerlendirilip ölçülmesini  gerektirmektedir. Diğer sorular sorulmalıdır. Söz konusu metnin yazarı, toplum  içinde kelimelerinin etkisini artıracak bir konuma sahip midir? Yayına, söz  konusu konuşmanın etkisini artırabilecek önemli bir gazete veya başka bir ortam  aracılığıyla bir önem verilmiş midir? Kelimeler şiddetten çok uzak mı yoksa  hemen şiddetin eşiğinde mi kullanılmıştır?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Maddenin kapsamında korunmuş olan şok edici veya saldırı niteliğindeki  dil ile bir demokratik toplumda hoşgörü hakkını kaybeden dil arasındaki anlamlı  ayrım ancak suç unsuru teşkil eden kelimelerin kullanılmış olduğu bağlamın  dikkatli şekilde incelenmesi sonucunda yapılabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM BONELLO'NUN MUTABAKAT ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 10'un ihlalinin tespiti için çoğunlukla birlikte oy verdim. Ancak yerel  yetkililerin başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalesinin demokratik bir toplumda  meşru olup olmadığının tespitine yönelik olarak Mahkeme tarafından uygulanan ana  ölçütü onaylamadım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu işlemlerde ve şiddete teşvikin söz konusu olduğu daha önceki ifade  özgürlüğüne ilişkin Türk davalarında Mahkeme tarafından ortak olarak kullanılan  ölçüt şu şekilde olmuştur: Başvuran tarafından yayınlanan yazılar şiddeti  destekliyor yada buna teşvik ediyor ise, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın  mahkumiyeti demokratik bir toplumda haklı gerekçelere dayandırılabilir. Ben bu  değerlendirmeyi yetersiz bulmaktayım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sadece teşvik "açık ve mevcut tehlike" yaratması durumunda bu tür şiddete  teşviklerin yerel yetkililerce cezalandırılmasının demokratik bir toplumda makul  gerekçelere dayandırılabileceğini düşünmekteyim. Güç kullanmaya çağrı  entelektüelleştirilip soyutlanarak, asıl ya da gelecekteki şiddet odaklarından  zaman ve mekan olarak uzaklaştırıldığında, ifade özgürlüğü temel hakkı genel  olarak baskın çıkacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yasa ve asayişin dengesini bozma eğilimindeki kelimeler için tüm zamanların  en güçlü anayasa hukukçularından biri tarafından söylenen sözleri yinelemek  isterim: "Ülkenin kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren  kanunun meşru ve zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri  sürece beğenmediğimiz ve ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini  kontrol etmekten kendimizi daima alıkoymalıyız."[1]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İfade özgürlüğünün teminat altına alınması, bir devletin güç kullanma  taraftarlığını, bu tür taraftarlığın gelecekteki kanunsuzluğu teşkil etme yada  teşvik etmeye yönelik olduğu yada bu tür bir eylemi teşvik etme yada meydana  getirme eğiliminde olduğu durumlar hariç olmak üzere, yasaklamasına ya da men  etmesine izin vermemektedir.[2] Bu bir yakınlık ve derece sorunudur.[3]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı sebeplere dayayan mevcut ve belirgin  bir tehlikenin tespit edilmesini desteklemek amacıyla, kısa sürede ortaya  çıkacak ciddi bir şiddetin beklenip beklenmediğinin ya da savunulup  savunulmadığının ya da başvuranın geçmişteki eyleminin şiddet taraftarlığının en  kısa zamanda ve zarar verici eylemleri yaratacağı hususuna inanılması ile ilgili  olarak sebep teşkil edip etmediğinin tespit edilmesi gereklidir.[4]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bazılarının ölüme gebe görünmesine rağmen, başvuranın suçlandığı kelimelerin  hiçbirinin ulusal düzen üzerinde büyük etki yaratacak tehdit oluşturma  potansiyeline sahip olduğu görüşü, benim açımdan açık değildir. Aynı zamanda bu  ifadelerin sindirilmesinin Türkiye'nin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu  görüşünü de onaylamamaktayım. Bırakın belirgin ve mevcut olanını, hiçbir tehlike  oluşturmamışlardır. Kısacası, Mahkeme başvuranın ceza mahkemeleri tarafından  mahkumiyetine göz yumması durumunda ifade özgürlüğünün bozulmasını desteklemiş  olacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Özet olarak, "algılanan kötü niyetin etkisinin tam olarak tartışmaya fırsat  kalmadan meydana gelecek şekilde çok yakın durumlar haricinde, konuşmalardan  kaynaklanan hiçbir tehlike bariz ve mevcut olarak nitelendirilmez. Kötü niyetin  engellenmesi için eğitim süreci vasıtasıyla tartışılarak, yanlışlık ve  mantıksızlıkların bariz hale getirilmesi için yeterli zaman olduğunda  uygulanacak çözüm, zorla kabul ettirilen sessizlikten ziyade, konuşmak  olmalıdır."[5]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİMLER WILDHABER, PASTOR RIDRUEJO, COSTA VE BAKA'NIN MÜŞTEREK KISMİ  MUHALEFET ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İfade özgürlüğü davalarında, Mahkeme iddia edilen müdahalenin iç hukukta  yeterli zemine sahip olup olmadığı, meşru amaca yönelik olup olmadığı ve  demokratik bir toplumda haklı çıkarılabilir olup olmadığına ilişkin karar  vermeye davet edilmektedir. Bu durum sadece Madde 10'un ikinci paragrafının açık  metninden değil aynı zamanda anılan hükmün geniş içtihadından da  kaynaklanmaktadır. Sözleşme altında ifade özgürlüğü mutlak değildir. Madde10'un  temin ettiği korumanın "Topluluğun herhangi bir kesitini yada Devlet'i rahatsız  eden, sarsan veya kaygılandıran bilgi ve görüşleri kapsamasına rağmen (bkz.  Handyside - Birleşik Kraliyet, 7.12.1976, A Serisi No. 24, 49. fıkra; Castells -  İspanya, 23.04.1992, A Serisi No. 236, 42. fıkra; Jersild - Danimarka,  23.09.1994, A Serisi No. 298, 37. fıkra; Fressoz ve Roire - Fransa, 21.01.1999,  45. fıkra), bu durum her zaman 2. paragrafa tabidir. Madde 10'u gerektiren  durumlar belirli sınırları aşmamalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Demokratik bir toplumda kısıtlayıcı önlemlerin gerekli olup olmadığının  değerlendirilmesinde, Devlet'in takdir marjına gerekli riayet gösterilecektir;  demokratik olarak seçilmiş Hükümetler tarafından alınan önlemlerin demokratik  meşruluğu hukuki olarak öz-sınırlama emretmektedir. Takdir marjı değişkenlik  gösterecektir: müdahale edilen konuşmanın siyasi bir konuşma olması durumunda  dar kapsamlı olacaktır çünkü bu tür bir ifade demokrasinin gereğidir ve buna  müdahale etmek demokrasiyi baltalamaktadır. Diğer taraftan, konuşmanın doğasının  demokrasiyi baltalama tehlikesi yaratması durumunda takdir marjı daha geniş  olacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme çıkarlarının birbirleriyle rekabet içinde olduğu durumlarda, Mahkeme  bir çıkarın diğerine kıyasla önceliğini belirlemek için ağırlıklı bir uygulama  gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. Karşı konulan çıkarların yaşam yada fiziksel  bütünlük hakkı olması durumunda, ölçekler ifade özgürlüğünden sapma  gösterecektir (örneğin Zana - Türkiye davası, 25.11.1997, 1997-VII, sayfa 2533,  51., 55., 61. fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu sebeple şiddete teşvik içeren konuşmayı kısıtlamak için demokratik bir  topluma gerekli olanları gerçekleştirmek nispeten daha kolay olacaktır. Şiddet  demokrasinin antitezi olan siyasi ifade aracıdır ve yönlendirildiği uçlar  dikkate alınmaksızın buna teşvik demokrasiyi baltalama eğiliminde olacaktır.  Türkiye Birleşmiş Komünist Partisi - Türkiye davasında (30.01.1998, 1998-I,  sayfa 1., 57. fıkra), Mahkeme demokrasiye Sözleşme tarafından tasarlanan bir  siyasi model olarak başvurmuştur ve "demokrasinin esas özelliklerinden birinin  şiddete başvurmadan diyalog yoluyla bir ülkenin sorunlarını çözmek için önerdiği  olasılık" olduğunu belirtmiştir. Şiddet esasen Sözleşme aleyhinedir. Fikirlerin  serbest Pazar yerindeki görüşlerin taraftarlığından farklı olarak, şiddete  teşvik diyalogun yadsınması, güç ve iktidar çatışması taraftarı olarak farklı  düşünce ve teorilerin test edilmesinin ret edilmesidir. Madde 10'un kapsamına  dahil olmamalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Söz konusu davada Mahkeme Sözleşme'nin 10. Madde'sinin ihlal edildiğini kabul  etmiştir. Biz çoğunluğunun görüşüne katılmıyoruz. Başvuranın şiirlerinin  belirgin bir şekilde aşağılayıcı ("Osmanlı Fahişesnin enikleri" gibi), korku  verici ("bir soykırım hazırlanıyor") yada ayaklanmaya davet eden ("sizi  ......... ölüme davet ediyorum; "Kan kanla yıkanacaktır"; "Asilik ateşiyle  sarhoş kellerimizi kurban edeceğiz"; "Bir şehit olarak öleceğim... genç Kürtler  öç alacaktır"; "Bu zulme ne kadar dayanacağız) içeren ifadelerin kullanılması  ile okuyucuları silahlı şiddete teşvik ettiği kanaatindeyiz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme çoğunluğu şiirin "sadece okuyucuların azınlığına hitap eden" ve  "sınırlı bir etkiye sahip" sanatsal ifade biçimi olduğunu belirtmektedir  (kararın 49 ve 52. fıkraları). Bu değerlendirmeye katılmamaktayız. Bizim  görüşümüze göre Mahkeme şiirsel şekli özünden yani ton ve içeriğinden daha  önemli olarak görmüştür. Mahkemenin sırça bir fanus yaklaşımını benimsemekten  kaçınması gerektiği kanaatindeyiz. Silahlara şairane bir çağrı örneği için  "Marsaillase"nin sözlerini düşünülmesi yeterli olacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Şiirlerin metaforlar ve diğer üslup araçlarının kullanabilmesi bu davada  olduğu gibi bu şiir koleksiyonun kin veya silahlı direnişe teşvikte herhangi bir  azalma olması için yeteri değildir. Metaforik olmasından öte, yazarın dili  dolaysızdır ve anlamı kesin bir şekilde açıktır. Anlaşılabilir bir şekilde  kültürel bir seçkin sınıfa özgü değildir. Aksine, itibari kıymeti anlamaya  eğilimli halkın büyük bir bölümü tarafından ulaşılabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Huzurumuzda dava esaslarına ilişkin bu değerlendirme yapıldıktan sonra,  Mahkeme'nin çoğunluğunun "Anılan sözlerin ... şiddeti teşvik ettiği durumlarda  Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde  daha geniş bir marja sahiptir." şeklinde açıklamanın bulunduğu kararın 50.  fıkrasını takip etmeleri gerektiği kanaatindeyiz. Mahkemenin kararı esasen 50.  fıkradaki açık ifadeyi büyük ölçüde tanımamaktadır. Bu açıdan çoğunluğun  görüşüne katılmamaktayız. Buna dayanarak Bay Karataş'ın ifade özgürlüğüne  yapılan müdahalenin, davanın koşulları altında Hükümet tarafından güvenilen ve  Mahkeme tarafından kabul edilen meşru amaçlar ile orantılı olduğunu  düşünmekteyiz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mevcut davada, buna uygun olarak, Mahkeme çoğunluğunun Sözleşme'nin 10.  Maddesinin ihlal edildiğine yönelik görüşüne katılmamaktayız.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM GÖLCÜKLÜ'NÜN MUHALEFET ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(Geçici çeviri)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiğine yönelik Mahkeme'nin çoğunluk  görüşüne katılmadığımı üzüntü içinde belirtmek isterim. Benim görüşüme göre, bu  davadaki müdahalenin demokratik bir toplum için zaruret olmadığı ve özellikle  ulusal güvenlik ve kamu düzeninin korunması amacı ile orantılı olmadığını tespit  etmek için herhangi bir geçerli sebep bulunmamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Aynı zamanda Mahkemede bir askeri hakimin bulunması nedeniyle, ilgili hüküm  kapsamında Devlet Güvenlik Mahkemesinin "bağımsız ve tarafsız" olmadığı  gerekçesi ile 6. Maddenin ihlal edildiği yönündeki Mahkeme'nin çoğunluk görüşüne  katılmamaktayım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Gerger - Türkiye davasındaki muhalefet şerhimin 1-9. paragraflarında  belirtilen hususlar Karataş - Türkiye davası açısından eşit derecede geçerli ve  ilgilidir, bu yüzden bu muhalefet şerhine başvurmuş bulunmaktayım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Sn. Baka ve Sn. Costa'nın müşterek muhalefet şerhine tamamen  katılmaktayım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Ayrıca, bu davada 26'ya karşı 6 oyla 10. Maddenin ihlal edilmediği  kararına varan Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun çoğunluğunun görüşüne  başvurmam durumunda, bunun Karataş kararının anlaşılmasına yardımcı olacağı  görüşündeyim. Komisyon raporunun 58 ila 60. paragrafları aşağıdaki  şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mevcut davada, ancak, Komisyon, şiirin imtiyazlarını da dikkate alarak,  başvuranın şiirlerinin bölümlerinin Türk Devletine karşı silahlı ayaklanmayı ve  bu kavgada şehitliği övdüğünü tespit etmiştir. Şiirler, özellikle, şu bölümleri  içermektedir: "... haydi gidelim! Bel vermeyenlerin çocukları, duyduk ki,  dağlarda isyan varmış, bunu duyunca kim duyabilir ki?".... "Silahlar özgürce  konuşsun"..." Osmanlı fahişesinin enikleri"..." sizi bu dağlarda ölmeye davet  ediyorum, özgürlük ölümle kutsaldır"..." Kürt gençliği intikam alacaktır".  Komisyon'un görüşünde, bir bütün olarak şiirlerin bağlamında ele alınan bu  ifadeler, okuyucular arasında başvuranın Türk Devletine karşı silahlı direnişi  teşvik ettiği hatta buna davet ettiği ve bölücü amaçlara yönelik şiddeti  desteklediği izlenimi yaratma kapasitesine sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak, Komisyon Tür Yetkililerinin şiirlerin ulusan güvenlik ve kamu  güvenliğine zarar verici nitelikte olduğunu kabul etme yetkisine sahip olduğu  kanaatindedir. Bu koşullarda, başvuranın mahkumiyeti ve bu şiirlerin  yayınlanması ile ilgili olarak kendisine uygulanan cezaların makul şekilde acil  bir sosyal ihtiyaca cevap verme olarak kabul edilebilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu hususların ışığı altında, Komisyon, Devlet'in bu alandaki takdir marjı  açısından, başvuranın ifade özgürlüğüne uygulanan kısıtlamanın belirtilen meşru  amaçlar ile orantılı olduğu ve buna dayanarak bu amaçların gerçekleştirilmesi  için demokratik bir toplumda zorunluluk olara ele alınabileceği  görüşündedir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Madde 6, 1. fıkranın ihlal edildiğine yönelik tespiti açısından, 9 Haziran  1998 tarihli İncal - Türkiye kararında sayın hakimler Sn. Thor Vilhjalmsson, Sn.  Matscher, Sn. Foighel, Sn. John Freeland, Sn. Lopes Rocha, Sn. Wildhaber ve Sn.  Gotchev ile müştereken ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında  münferiden belirtmiş olduğum muhalefet şerhime gönderme yapmaktayım. İkisi sivil  olan üç hakimden oluşan bir mahkemede bir askeri hakimin mevcudiyetinin, askeri  olmayan (sivil) adli düzeyde bulunan ve kararları Yargıtay'ın incelemesine tabi  olan Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlığını herhangi bir  şekilde etkilemediğine ilişkin görüşüm sabittir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. (1) Çoğunluğun kararının dıştan görünüşler kuramının haklı olmayan bir  uzantısından kaynaklandığını; (2) kararın 62. paragrafında çoğunluk tarafından  belirtildiği üzere, "...başvuranların, Askeri Hakimler üyesi olan bir düzenli  askeri görevlinin katılımını içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda  endişe içinde olmaları anlaşılır bir husustur" demesi ve bunu basitçe önceki  İncal kararına dayandırmasının (Çıraklar kararı, İncal kararında belirtilenin  sadece bir tekrarı niteliğindedir) yeterli olmadığını (3) çoğunluğun görüşünün  soyut olduğu ve bu nedenle haklı çıkarılabilmesi için hem gerçekler hem de hukuk  açısından daha iyi desteklenmiş olması gerektiğini vurgulamak isterim.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3 19. Maddeyi değiştiren 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden itibaren  Mahkeme sürekli faaliyet göstermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 A Mahkeme İçtüzüğü, 9 no'lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce (1 Ekim  1994) Mahkemeye sunulan davalar ile anılan tarih itibarıyla 31 Ekim 1998  tarihine dek ilgili Protokole tabi olmayan Devletler ile ilgili davalar için  geçerlidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Şu anda Tunceli bölgesini kapsayan ve 1847 ile 1938 yılları arasında Kürt  klanları ile hükümet güçleri arasında çatışmaları içeren on beş şiddetli isyanın  meydana geldiği bölgenin eski adı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2 Türkiye'nin güneydoğusunda bulunan bir nehrin adı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Anadolu tanrısı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Bir Kürt klanının adı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) kökeni olduğuna inanılan kişiler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Sekreterya Notu. Uygulama sebeplerinden dolayı, bu ek sadece kararın  basılmış nüshasında (seçilen kararların resmi raporlarında ve Mahkeme  kararlarında) yer alacaktır ancak Komisyon raporunun bir sureti Sekreterya'dan  elde edilebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[1] Abrahams - Birleşik Devletler davası Hakimi Oliver Wendell Holmes, 250  U.S. 616 (1919) 630.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[2] Brandenbrg- Ohio, 395 U.S. 444 (1969) 447.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[3] Schenk- Birleşik Devletler 294 U.S. 47 (1919) 52.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[4] Whitney- California 274 U.S. 357 (1927) 376.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[5] Whitney- California davası hakimi Louis D. Brandeis, 274 U.S. 357 (1927)  377.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-7597484091908148856?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/7597484091908148856/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=7597484091908148856&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/7597484091908148856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/7597484091908148856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/karata-trkiye-davasi.html' title='KARATAŞ / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-6391838947214779944</id><published>2006-10-21T13:42:00.002+03:00</published><updated>2006-10-21T13:43:06.489+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>KASIM ERBİL / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(69545/01) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;2 Ekim 2003&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran Kasım Erbil bir Türk vatandaşı olup 1945 doğumludur ve İzmir'de'  ikamet etmektedir. Mahkeme huzurunda Kaynar, Koralay ve Efe soyisimli avukatlar  tarafından temsil edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31 Temmuz 2002 tarihinde Mahkeme'ye, Kasım Erbil'in 3 Temmuz 2001 tarihinde  öldüğü ve eşi Fatma Erbil ile çocukları Emine Özata (Erbil), Orhan Erbil ve  Mustafa Erbil'in davayı devam ettirmek ve duruşmalara katılmak istedikleri  bildirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Pratik nedenlerden dolayı Kasım Erbil "başvuran" olarak anılmaya devam  edecektir ve eşi ile çocukları da aynı şekilde anılacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dava ile ilgili olaylar aşağıdaki şekilde özetlenebilir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Davanın Evveliyatı :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karayolları Genel Müdürlüğü İzmir Balçova'da başvurana ait bir araziyi  kamulaştırmıştır. Bir uzmanlar komitesinin arazinin değeri hakkında yaptığı  değerlendirmeye bağlı olarak başvurana tazminat ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranın artırılmış tazminat talebinde bulunmasının ardından İzmir Asliye  Hukuk Mahkemesi 2.654.387.912 TL tazminata hükmetmiş ve yıllık % 30 gecikme  faizi uygulanmasına karar vermiştir. 12 Temmuz 1995 tarihi Asliye Hukuk  Mahkemesi tarafından gecikme faizinin başlatılacağı tarih olarak belirlenmiştir.  Başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur. 12 Ekim 1998 tarihinde Yargıtay,  Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararını onamıştır. l Mayıs 2000 tarihinde başvurana  8,014,200,000 TL ek tazminat ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gecikme faizi, başlangıç tarihi ve l Ocak 1998 tarihleri arasındaki dönem  için % 30 üzerinden hesaplanmıştır, l Ocak 1998 tarihinden itibaren ise o  dönemde uygulanan % 50 faiz oranı üzerinden hesaplanmıştır. Faiz oranı l Ocak  2000 tarihinden itibaren % 60 oranına çıkarılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1993 ve 1999 yılları arasında enflasyon oranı yıllık % 81.7 idi. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Detaylar aşağıdaki tabloda verilmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;GECİKME FAİZİNİN (%30) YÜRÜRLÜĞE GİRDİĞİ TARİH :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(1.1.1998 tarihinde faiz oranı % 50' ye 1.1.2000 tarihinde ise%60'a  yükseltilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;EK TAZMİNAT&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUSUSUNDAKİ NİHAİ KARAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;EK TAZMİNAT&lt;/p&gt; &lt;p&gt;MEBLAĞI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(Faizler ve yargılama masrafları dahil değildir. (TL)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ÖDEME TARİHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;VE TUTAR (TL)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12.07.1995&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12.10.1998&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2.654.387.912&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.05.2000 8.014.200.000&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. İlgili İç Hukuk:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Anayasa:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Anayasa'nın kamulaştırma ile ilgili 46. maddesi şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Kamulaştırma bedeli, nakden ve peşin olarak ödenir ... Kanunun taksitle  ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, ... ve peşin ödenmeyen kısım Devlet borçları  için öngörülen en yüksek faiz haddine bağlanır ..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. 4 Aralık 1984 tarihli 3095 Sayılı Kanun:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3095 sayılı kanun gereğince Devlet Borçları için gecikme faizi yıllık % 30  olarak tespit edilmiştir, 1 Ocak 1998 tarihinde faiz oranı % 50'ye  yükseltilmiştir, 1 Ocak 2000 tarihinden itibaren de sözkonusu oran % 60  olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Ekonomik Faktörler:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yüksek enflasyon oranları 1970'lerden beri Türkiye'nin başlıca  problemlerinden biri olmuştur. Türkiye'deki enflasyon oranları 1970'lerde  tırmanarak 1980'lerde %100'e kadar çıkmıştır. 1980'li yılların başlarında  stabilizasyon programının uygulanması sonucunda enflasyon oranı % 30 oranında  düşmüştür. 1994 yılında ise % 120 ile en yüksek noktasına ulaşmıştır. 1989 ve  1993 yılları arasındaki kriz öncesi dönemde ise enflasyon oranı % 60'larda  kalmıştır. Krizden sonra ise % 80'e yükselmiştir. Hükümet'in uyguladığı program  sayesinde ise 1998 yılından itibaren % 60 seviyesine gerilemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Türkiye'deki enflasyonun etkileri Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından  yayınlanan tüketici fiat endeksinde gösterilmiştir. Buna göre, Türkiye'de 1993  ve 1999 yılları arasındaki enflasyon oranı % 81.72 idi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ŞİKAYETLER :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesine dayanarak ek tazminata uygulanan  faiz oranının Türkiye'deki enflasyon oranları dikkate alındığında çok düşük  olduğunu iddia etmiştir. Başvuran ayrıca ek tazminat ile ilgili ödemenin  geciktiğini ileri sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet'in 12 Ağustos 2003 tarihinde Mahkemeye sunduğu deklarasyonu aşağıda  sunulmuştur:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"69545/01 nolu başvurunun dostane çözüme kavuşturulması için Hükümet Fatma  Erbil, Emine Özata, Orhan Erbil ve Mustafa Erbil isimli başvuranlara ex gratia  olarak toplam 4.400 Euro ödeme yapmayı teklif etmektedir. Yargılama masrafları  da dahil olmak üzere maddi ve manevi zararları da kapsayacak ulan bu meblağ  uygulanabilecek her türlü vergiden muaf olacak ve başvuranlar veya yasal  temsilcileri tarafından açılan bir banka hesabına Euro olarak yatırılacaktır. Bu  meblağ AİHS'nin 37. maddesi uyarınca nihai kararın verildiği tarihten itibaren  üç ay içinde ödenecektir. Sözkonusu ödeme davanın nihai sonucunu  oluşturacaktır." &lt;/p&gt; &lt;p&gt;14 Ağustos 2003 tarihinde Mahkeme, başvuranın temsilcisi tarafından imzalanan  aşağıdaki deklarasyonu almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"69545/01 nolu başvurunun dostane çözüme kavuşturulması için Hükümet Fatma  Erbil, Emine Özata, Orhan Erbil ve Mustafa Erbil isimli başvuranlara ex gratia  olarak toplam 4.400 Euro ödeme yapmayı teklif etmektedir. Yargılama masrafları  da dahil olmak üzere maddi ve manevi zararları da kapsayacak olan bu meblağ  sözkonusu deklarasyonda belirtilen şartlara uygun olarak AIHS'nin 37. maddesi  uyarınca verilen kararın tefhim edilmesini takiben üç ay içinde ödenecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranların da görüşünü alarak bu teklifi kabul ettiğimizi ve davaya temel  teşkil eden olaylarla ilgili olarak Türkiye aleyhindeki bütün taleplerimizden  vazgeçtiğimizi bildiriyoruz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözkonusu deklarasyon Hükümetle vardığımız karar çerçevesinde dostane çözüm  temelinde ilan edilmiştir".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, tarafların birlikte vardığı uzlaşmayı dikkate alır. Ayrıca, dostane  çözümün Sözleşme ve Protokollerinde tanımlandığı şekilde insan haklarına saygı  ilkesine dayalı olduğundan şüphe duymamaktadır. ( AİHS'nin 37. maddesinini 1.  paragrafı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu nedenle dava listeden düşürülmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yukarıdaki nedenlere bağlı olarak, Mahkeme başvurunun oybirliğiyle dava  listesinden düşürülmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-6391838947214779944?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/6391838947214779944/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=6391838947214779944&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/6391838947214779944'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/6391838947214779944'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/kasim-erbil-trkiye-davasi.html' title='KASIM ERBİL / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-4975839855999690811</id><published>2006-10-21T13:42:00.001+03:00</published><updated>2006-10-21T13:42:34.811+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>KAYA / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(158/1996/777/978) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;19 Şubat 1998&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;Bu davada İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair  Sözleşmenin ("Sözleşme") 43. ve Mahkeme İçtüzüğü A'nın ilgili hükümleri uyarınca  toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, şu üyelerden oluşmuştur: R. Bernhardt  (Başkan), Thor Vilhjalmsson, F. Gölcüklü, C. Russo, J. M. Morenilla, K.  Jungwiert, P. Kurıs, E. Levits, J. Casadevall.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVANIN ESASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Davanın Özel Koşulları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvurucu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Başvurucu Mehmet Kaya 1949 doğumlu bir Türk vatandaşıdır. Başvuru konusu  olaylar sırasında (bkz. aşağıda paragraf 8), Güneydoğu Anadolu Bölgesi  Diyarbakır İli Lice İlçesi Dolunay Köyü'nde çiftçilik yapmaktaydı. Halen,  Diyarbakır E-tipi Cezaevinde bulunmaktadır (bkz. aşağıda paragraf 2). Kendisi  gibi Dolunay Köyü'nde yaşamakta ve çiftçilik yapmakta olan kardeşi Abdülmenaf  Kaya, 25 Mart 1993 tarihinde, şaibeli ve olayın Sözleşme kurumlarına intikal  ettirilmesini gerektirecek bir biçimde, Dolunay Köyü civarında  öldürülmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Komisyon'a ilk başvuru, başvurucu tarafından, başvurucunun merhum ağabeyi,  ağabeyinin dul eşi ve yedi çocuğu adına yapılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Olaylar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Başvurucu, kardeşinin 25 Mart 1993'te güvenlik güçlerince kasten  öldürüldüğünü iddia etmiştir. Hükümet ise, Abdülmenaf Kaya'nın, aynı gün  güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan bir çatışma sırasında öldüğünü,  ayrıca, başvurucunun kardeşinin saldırganlar arasında olduğunu ileri sürmüştür.  Tarafların ileri sürdükleri olaylar aşağıda Bölüm A'da belirtilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu ve Hükümet, Abdülmenaf Kaya'nın ölümüne ilişkin görüş ve  iddialarını Bölüm B'de belirtilen belgelere dayandırmışlardır. 25 mart 1993'ten  sonra yerel makamlar tarafından Abdülmenaf Kaya'nın ölümünü araştırmaya yönelik  olarak alınan önlemler ise Bölüm C'de belirtilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, 9 Kasım 1995 tarihinde Diyarbakır'da yapılacak oturumda, önemli  görgü tanıklarının ifadelerinin alınması için temsilci tayin etmiştir. Komisyon,  iki temsilcinin görüştüğü görgü tanıklarının verdikleri ifadeler ve ilgili  materyaller doğrultusunda kanıtları değerlendirmiş ve hem Abdülmenaf Kaya'nın  ölümüne hem de bu konuda yapılan yerel soruşturmanın yeterliliğine ilişkin  sonuçlara varmıştır. Bu sonuçlar ve nedenleri Bölüm D'de belirtilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. 25 mart 1993'te Meydana Gelen Olaylar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvurucuya Göre Olayların Gelişimi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Başvurucu, kardeşinin 25 Mart 1993 tarihinde ölümüne ilişkin iddialarını,  söz konusu olayı gördüklerini iddia ettiği Çiftlikbahçe Köyü sakinlerinin  ifadelerine ve olay günü kardeşiyle beraber olduğunu iddia eden, Dolunay Köyü  sakinlerinden Hikmet Aksoy'un ifadesine dayandırmıştır. Başvurucunun kendisi  bizzat olaylara tanık olmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Başvurucu, ölen kardeşinin, 25 Mart 1993 günü sabahı, Hikmet Aksoy ile  birlikte Çiftlikbahçe Köyü'ne 300-400 metre, kendi köyü olan Dolunay Köyü'ne ise  dört kilometre uzaklıktaki tarlaya gitmekte olduğunu ileri sürmüştür. O sırada  bir askeri operasyon devam etmektedir. Hikmet Aksoy, arı kovanlarına bakmak için  yoldan ayrılırken askerler tarafından yakalanmıştır. Bunun üzerine Abdülmenaf  Kaya kendisinin de yakalanacağı korkusuyla kaçmaya başlamıştır. Kaya'yı kaçarken  gören askerler ateş açmışlardır. Abdülmenaf Kaya Çiftlikbahçe Köyü'ne doğru  kaçmış ve burada kayalıkların arasına saklanmıştır. Askerler onu takip etmişler  ve bulmuşlardır. Olaya tanık olan Çiftlikbahçe köylülerine göre sözkonusu kişi  askerler tarafından delik deşik edilerek öldürülmüştür. Daha sonra askerler  cesedin yanına bir silah koyarak fotoğraflarını çekmişlerdir. Köylüler cesedin  kendilerine teslim edilmesini talep etmişlerdir. Başlangıçta güvenlik güçleri bu  talebi reddetmiş, fakat köylülerin ölen kişinin bir terörist değil komşu köy  sakinlerinden birinin amcası olduğu konusunda ısrar etmeleri üzerine  yumuşamışlardır. Köylüler güvenlik güçlerince sözlü tacize uğramışlar ve tehdit  edilmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hikmet Aksoy altı gün Lice Jandarma Karakolu'nda gözaltında tutulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Hükümet'e Göre Olayların Gelişimi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Hükümetin başvurucunun kardeşinin ölümüne yol açan olaylara ilişkin  görüşü, 25 Mart 1993 günü teröristlerle yapılan sözkonusu çatışmada yer alan  güvenlik güçleri mensuplarının 9 Aralık 1995 günü Diyarbakır'da yapılan oturumda  (bkz. aşağıda paragraf 8) Komisyon temsilcilerine verdikleri ifadelere  dayandırılmıştır. Sözkonusu güvenlik güçleri mensuplarının isimleri şöyledir:  Teröristlere karşı yapılan operasyona katılan dört takım askerden sorumlu  üsteğmen Alper Sir, operasyona katılan birimlere komuta eden başçavuşlar Ahmet  Gümüş ve Paşa Bülbül ve bu birimlerin birinde yer alan Çavuş Altan Berk.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Hükümet, güvenlik güçlerinin, 25 Mart 1993 günü Dolunay Köyü ve  çevresine, teröristlerin bölgede görüldüğüne dair aldıkları duyum üzerine  gittiklerini ileri sürmüştür. Bu duyum doğrultusunda bölgede arama yapan  güvenlik güçlerine Dolunay Köyü ile Çiftlikbahçe Köyü arasında, çevredeki  kayalık bir alandan ve tepelerden ateş açılmıştır. Sayıları altmışa yakın olan  güvenlik güçleri 300-1000 metre menzile sahip G3 ve A4 silahları ve daha uzak  menzile sahip MG3 ve K23 makineli tüfeklerle karşı ateş açmışlardır. Güvenlik  güçleri ile saldırganlar arasındaki mesafe 300-500 metredir. Teröristler otuz  dakika sonra geri çekilmişler ve güvenlik güçlerinin çatışma sonrası bölgede  yaptıkları arama sonucunda saldırganların kullandıkları türden 59339 seri  numaralı bir otomatik silah (balistk rapora göre Çin yapımı olduğu  anlaşılmıştır), üç fişek, üçü kullanılmış üçü kullanılmamış havan topu ile  birlikte bir ceset bulunmuştur. Saha taraması sırasında teröristlerin kaçmak  için kullandığı yol boyunca kan izlerine rastlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Takım komutanı Üsteğmen Alper Sir bölgeyi güvenlik altına almış ve Lice  Savcısı'nı olaydan haberdar etmiştir. İki buçuk saat sonra Savcı Ekrem Yıldız ve  Bölge Hükümet doktoru Arzu Doğru, yardımcılarıyla birlikte olay yerine  gelmişlerdir. Doktor Doğru tarafından ceset üzerinde otopsi yapılmış ve rapor  hazırlanmıştır (bkz. aşağıda paragraf 26-30). Bunun üzerine Savcı ölüm belgesini  hazırlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Bu aşamada kimliği teşhis edilemeyen sözkonusu ceset (bkz. aşağıda  paragraf 15), gerekli formları imzalayan Üsteğmen Alper Sir'e teslim edilmiştir.  Üsteğmen Alper Sir'e bağlı grup, cesedi, gömülmek üzere Belediye Başkanı ve  diğer iki köylüye teslim etmek için Çiftlikbahçe Köyü'ne gitmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25 Mart'ta, elyazısıyla, olayla ilgili rapor hazırlanmıştır. Rapor,  aralarında Alper Sir, Paşa Bülbül, Ahmet Gümüş ve Altan Berk'in de bulunduğu  altı güvenlik gücü mensubu tarafından imzalanmıştır (bkz. yukarıda paragraf 11).  Raporda yukarıdaki olaya ilişkin bilgiler teyid edilmiştir (bkz. yukarıda  paragraf 12 ve 13).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Cesedin kimliği olaydan birkaç ay sonra belirlenmiştir. 5 Mayıs 1993  tarihli elyazısıyla yazılmış ve üç jandarma subayı tarafından imzalanmış bir  rapora göre, olay sonrası yapılan soruşturma, sözkonusu cesedin güvenlik  güçlerinin Dolunay Köyü çevresinde yürüttüğü bir operasyon sırasında yaşanan bir  çatışmada öldürülen, Dolunay Köyü sakinlerinden Abdülmenaf Kaya'ya ait olduğunu  ortaya koymuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. İfadeler Işığında Elde Edilen Belgeler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvurucu Tarafından Yapılan Açıklamalar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. Başvurucu, olaydan altı gün sonra, 31 mart 1993 günü, İnsan Hakları  Derneği Diyarbakır Şubesi'nden Abdullah Koç'a ve 20 Eylül 1993 günü yine aynı  Dernek'ten Sedat Aslantaş'a yaptığı açıklamalarda, yukarıda olaylara ilişkin  olarak yaptığı açıklamayı (bkz. yukarıda paragraf 10) teyid ettiğini  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) 31 Mart 1993'te İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi'nden Abdullah  Koç'un Aldığı İfade&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Başvurucu, açıklamasında, 25 Mart 1993 sabahı saat 8:00 sıralarında  Abdülmenaf Kaya ve Hikmet Aksoy'un Çiftlikbahçe Köyü'nden 300-400 metre ve  Dolunay Köyü'nden de 4 km. uzaklıktaki tarlalara gitmekte olduklarını  belirtmiştir. O sırada Boyunlu, Dolunay, Çiftlikbahçe ve Ormankaya köylerinde  bir askeri operasyon devam etmekteydi. Operasyona katılan askerler Hikmet  Aksoy'u yakaladılar. Bunu gören Abdülmenaf Kaya kaçmaya başlayınca, askerler  ateş açtılar. Abdülmenaf Kaya Çiftlikbahçe'ye kadar, 300-400 metrelik bir  mesafeyi koşarak orada çalıların arasına saklandı. Askerler kendisini buldular  ve tanıklara göre vücuduna yüzün üzerinde kurşun boşalttılar. Askerler cesedi  köylülere vermek istemediler ancak köylüler merhumun komşu köyden olduğu ve  terörist olmadığı konusunda ısrar ettiler. Sonunda askerler cesedi köylülere  vermeye razı oldular.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Daha sonra askeri birliğin komutanı Çiftlikbahçe ve Dolunay köylülerini  köylerini tahrip etmekle tehdit etti. Abdülmenaf Kaya'nın ölümü üzerine  başsağlığı dilemeye gelen köylülerin çoğu çeşitli kötü muamelelerle  karşılaştılar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu açıklamasını, Hikmet Aksoy'un yakalandığını ve akıbetinin meçhul  olduğunu belirterek tamamlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi'nden Sedat Aslantaş'ın Aldığı Ek  İfade&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Başvurucu bu ifadede Abdülmenaf Kaya'nın kaçarken yaralandığını ve  güvenlik güçlerinin onu çalılara kadar takip ederek orada öldürdüklerini  açıklamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, güvenlik güçlerinin cesedin fotoğraflarını çektiklerini ve  başvurucunun ailesinin cesedi alır almaz gömmek zorunda kaldıklarını  açıklamıştır. Otopsi yapılmış ancak, talep etmesine karşın başvurucuya otopsi  raporunun bir fotokopisi verilmemiştir. Başvurucu, aynı zamanda, Abdülmenaf  Kaya'nın cesedini gören tanıkların güvenlik güçleri tarafından tehdit  edilmelerinden dolayı köyü terk etmek zorunda kaldıklarını açıklamıştır.  Başvurucu tanıkların isimlerini hatırlayamamıştır. İfadesini, Hikmet Aksoy'un  Lice Jandarma Karakolu'nda altı gün boyunca sorgulandıktan sonra serbest  bırakıldığını açıklayarak tamamlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Hikmet Aksoy'un İfadeleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. Başvurucu, olaylara ilişkin açıklamalarının Hikmet Aksoy'un yetkililere,  kendisinin Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'ne verdiği ifadenin (bkz. yukarıda  17. ve 18. paragraf) içeriğinden haberdar olamayacağı koşullarda verdiği  ifadelerce de teyid edildiğini vurgulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Lice Cumhuriyet Savcısı Özkan Küçüköz Tarafından 17 Haziran 1994 Tarihinde  Alınan İfade&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Bu ifade Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (bkz. aşağıda 33. paragraf)  Cumhuriyet Savcısı tarafından gönderilen, 17 Mayıs 1994 tarihli bir mektubu  takiben alınmıştır. Aksoy ifadesini verdiği sırada esrar bulundurmak suçundan  dolayı Lice Hapishanesi'nde bulunmaktaydı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Aksoy gibi Abdülmenaf Kaya da Dolunay Köyü'ndendi. Aksoy, 25 Mayıs 1993  tarihinde Dolunay ve Çiftlikbahçe Köyleri arasındaki bir yol üzerinde bulunan  arı kovanlarına bakmak üzere evinden ayrılmıştır. Dolunay Köyü'nden çıkmak  üzereyken Abdülmenaf Kaya'ya rastlamış ve Kaya ona kendisiyle birlikte gitmek  istediğini söylemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kovanların yanına geldiğinde bazı insanların koştuklarını duymuş ve on kadar  askerin kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu görmüştür. Askerler ellerini  bağlamışlar ve kim olduğunu ve niye oralarda dolaştığını sormuşlardır. İki-üç  dakika sonra askerler Abdülmenaf Kaya'nın kaçtığını görmüşlerdir. Askerler  arkasından "dur" diye bağırmışlar, Kaya ya bu uyarıyı duymamış ya da duymazdan  gelmiştir. Teğmen, askerlere, Kaya'nın ayaklarına ateş etme emri vermiştir. O  sırada Abdülmenaf Kaya 50-60 metre uzaklıkta bulunmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Askerler ayaklarına ateş etmeye başladıklarında Kaya Çiftlikbahçe'ye doğru  koşmaya başlamıştır. Askerler, Aksoy'u da yanlarına alarak onu takip etmeye  başladılar. Abdülmenaf Kaya bir tepenin arkasında gözden kayboldu ve askerler  tepeye vardıklarında onu göremediler. Daha sonra Çiftlikbahçe yakınlarında  bulunan ve sayıları on civarında olan evlerin bulunduğu bir yerde başka bazı  askerlerle karşılaştılar ve onlar Abdülmenaf Kaya'yı gördüklerini söyledirler.  Aksoy ve askerler yarım saat kadar yolda beklediler. Daha sonra Aksoy birtakım  silah sesleri duydu. Yaklaşık olarak üç el ateş edilmişti. On dakika kadar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Çev. Tufan Erhürman&lt;/p&gt; &lt;p&gt;sonra bir helikopter indi fakat Aksoy neler olduğunu görebilecek bir mesafede  değildi. Helikopter on dakika sonra oradan ayrıldı. Daha sonra bir teğmen  Aksoy'un yanına gelerek, ona, "Menaf'ı öldürdük" dedi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Aksoy Lice'ye götürülerek 15 gün gözaltında tutulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Terörle Mücadele Şubesi'nde İki Polis Tarafından 22 Kasım 1995 Tarihinde  Alınan İfade&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Aksoy'un bu ifadeyi, 14 Kasım 1995 tarihinde yakalanmasını takiben  verdiği söylenmektedir. Başvurucuya göre, daha sonra Aksoy tarafından geri  alınmış olduğu da düşünülürse (bkz. aşağıda 24. ve 25. paragraflar) bu  ifadelerin baskı altında alınmış olduğu kabul edilmeli ve bunlar dikkate  alınmamalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Aksoy, 1990'dan beri Dolunay Köyü'ne gelen PKK üyelerine yemek  sağladığını ve 1991'den beri aynı zamanda köylülerin teröristlerin cenaze  törenlerine katılmalarını organize ettiğini anlatmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mart 1992'de altı PKK üyesi köye gelerek Abdülmenaf Kaya'yı getirmesini  söylemişlerdir. Abdülmenaf Kaya geldikten sonra, o ve bir PKK üyesi ayrı bir  yerde konuşmuşlardır. İki ay sonra üç PKK üyesi on kişilik bir grupla  gelmişlerdir. Abdülmenaf Kaya'dan köylülerin cenazeye katılmalarını örgütlemesi  istenmiştir. İki ay sonra Abdülmenaf Kaya ordunun düzenlediği bir operasyonda  ölmüştür. Hükümete göre ifadenin bu son kısmı Aksoy'un sözcüklerinin doğru  olmayan bir çevirisidir. Onların iddiasına göre Aksoy, Abdülmenaf Kaya'nın bir  silahlı çatışmada öldüğünü söylemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;c) 23 Kasım 1995 Tarihinde Cumhuriyet Savcısı'na Verilen İfade&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Aksoy, bu ifadesinde, 22 Kasım 1995 tarihli ifadesini polisin yazdığı bir  yazıyı imzalamak zorunda bırakıldığından bahisle reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. İfadesinde PKK kuryesi olduğu yönündeki suçlamaları reddetmiştir. Bu  ifadede Abdülmenaf Kaya'nın adı geçmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. 25 Mart 1993 Tarihli Otopsi Raporu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Bu rapor Dr. Arzu Doğru tarafından olay yerinde hazırlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Rapora göre, 25 Mart 1993 tarihinde Bölge Jandarma Karakolu'ndan gelen  bir telefonla silahlı bir çatışmada ölen bir PKK terör örgütü üyesinin cesedinin  bulunduğu bildirilmiş ve bunun üzerine Cumhuriyet Savcısı Ekrem Yıldız ve  Hükümet Doktoru Arzu Doğru, yanlarına katip olarak bir jandarmayı da almak  suretiyle askeri helikopterle olay mahalline gitmişlerdir. Olay yerine  vardıklarında ceset bir dere kenarında, çalıların üzerinde sırt üstü  yatmaktaydı. Ceset toprak bir zemine çekildi. Yanında, 8125298 seri numaralı bir  kalaşnikof ve 3 tane dolu altı tane de boş mermi vardı. Ceset, mavi-gri bir  pantolon ve bir yelek giymiş, belinde kemer, ayağında da çorapsız giyilmiş bir  çift ayakkabı bulunan 35-40 yaşlarında saçlarında beyazlar olan bir erkeğe  aitti. Olay yerinde cesedin kimliğini teşhis edecek kimse bulunmadığından,  güvenlik güçleri cesedin farklı açılardan fotoğraflarını çekmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Cesedin boyun kısmında, boğazında, kalbin üzerinde, üst sol kısımda,  kasık çevresinde ve göbek çevresinde, sol kalçada ve her iki bacağın femurunda  çok sayıda kurşun deliği vardı. Bacak kemikleri kırılmıştı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Tıbbi incelemeyi yapan doktor sonuçta şu ifadeyi vermiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Cumhuriyet Savcısıyla birlikte yukarıdaki bulgulara ulaştım ve bulguların  yukarıdaki gibi olduğunu kabul ediyorum. Bu bulguların sonucu olarak ölüm sebebi  açıktır. Klasik bir otopsi yapmaya gerek yoktur. Olay yerindeki koşullar yeterli  güvenliğimizin ve araç-gerecimizin olmayışıyla birleşince tam bir klasik otopsi  yapılmasına engel oluşturmaktadır. Yukarıdaki bulgulardan hareketle sözkonusu  şahsın ateşli silahlardan kaynaklanan yaraların yol açtığı kardiyovasküler  yetmezlikten ölmüş olduğu sonucuna vardım. Kesin fikrim budur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Rapora göre silah ve mühimmat da corpus delicti olarak alınmıştı. Rapor,  cesedin incelenmesinin ve otopsi sürecinin tamamlandığını bildirerek sona  ermektedir. Rapor Teğmen Alper Sir tarafından, cesedi teslim alan kişi sıfatıyla  imzalanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Yerel Makamlar Önündeki İşlemler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. 25 Mart 1993'te cereyan eden olayları ve cesedin Abdülmenaf Kaya'ya (bkz.  yukarıda 15. paragraf) ait olduğunun teşhisini takiben, 20 Eylül 1993'te Lice  Başsavcısı Ekrem Yıldız tarafından yetkisizlik kararı verilmiş ve dosya  Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı'na gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başsavcı, kararda, hazırlayıcı belgelerin 25 Mart 1993 tarihinde diğer PKK  teröristleri ile birlikte güvenlik güçleriyle silahlı bir çatışmaya giren  Abdülmenaf Kaya'nın işlediği suç çerçevesinde incelendiğini vurgulamıştır.  Karar, silahlı çatışmadan sonra cesedin bir silah ve mühimmatla birlikte  güvenlik güçlerince nasıl ele geçirildiğini anlatmaktadır. Karara göre silahın  balistik raporu henüz sağlanamamıştır. Cumhuriyet Savcısı, teröristlerin  amaçlarından ve saldırının olağanüstü hal bölgesinde gerçekleşmiş olduğundan  hareketle, soruşturmanın Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı'nca yürütülmesi  gerektiği, dolayısıyla kendisinin yetkisiz olduğu sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. 23 Haziran 1993 tarihinde, Abdülmenaf Kaya'nın yanında bulunan silah ve  mühimmat üzerinde Diyarbakır Polis Laboratuvarı tarafından yapılan araştırmanın  sonuçlarını gösteren bir rapor hazırlanmıştır. Cumhuriyet Savcısı'nın  yetkisizlik kararı (bkz. yukarıda paragraf 31) verdiği sırada hazır olmayan bu  rapora göre silah Çin yapımı, 8125298/59339 seri numaralı bir otomatik  kalaşnikoftu ve incelenen üç boş kovan "teröristin yanında bulunan" silahtan  çıkmıştı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. 17 Haziran 1994'te Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı'nın  ricası üzerine bir Cumhuriyet Savcısı, Abdülmenaf Kaya'nın ölümüyle ilgili  olarak, Lice'de tutuklu bulunan (bkz. yukarıda paragraf 20 ve 21) Hikmet  Aksoy'un ifadesini almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Komisyon önündeki işlemler sırasında Hükümet'ten otopsi raporuna ekli  olan fotoğrafları (bkz. yukarıda paragraf 27) sunması istenmiştir. Yetkili  makamlar henüz bu fotoğrafları getirmemişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Delillerin, Komisyonun Başvurucunun Kardeşinin Öldürülmesi Konusundaki  Bulgularının ve Resmi Soruşturmanın Yeterliliğinin Değerlendirilmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Tanıklar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Diyarbakır'da iki Komisyon temsilcisi önünde beş tanığın sözlü ifadesi  alınmıştır: (i) Olay yerinde cesedin otopsisini yapan Dr. Arzu Doğru; (ii)  Teğmen Alper Sir; (iii) Kıdemli Çavuş Ahmet Gümüş; (iv) Kıdemli Çavuş Paşa  Bülbül (v) Çavuş Altan Berk.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Başvurucu bu oturuma katılmamıştır. Komisyon'a, tanıklık ederse  misillemeden korktuğunu bildirmiştir. Tam olarak nelerden korktuğunu  bildirmemiştir. Bay Hikmet Aksoy da oturuma katılmamıştır. Hikmet Aksoy, 8 Kasım  1995'te Diyarbakır İnsan Hakları Derneği aracılığıyla Komisyon'a, hem kendisinin  hem de ailesinin, tanıklık etmemesi için, polis tarafından baskı altında  tutulduğunu ve bu yüzden tanıkların dinleneceği oturuma katılmayacağını  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Çağrılmış olmalarına karşın, Lice Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet  Güvenlik Mahkemesi Savcısı da oturuma katılmamışlardır. Lice Cumhuriyet Savcısı  programı müsait olmadığı için, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı ise  olaya ilşkin bilgilerinin ancak dosya kendisine geldikten sonrasıyla ilgili  olduğu, dolayısıyla Abdülmenaf Kaya'nın ölümüyle ilgili olarak temsilcilere  herhangi bir bilgi veremeyeceği için katılmamışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Delillerin Değerlendirilmesi Konusundaki Yaklaşım&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Komisyon, önündeki belgeleri ve sözlü delilleri, makul şüpheden ari  (beyond reasonable doubt) olma ölçütü çerçevesinde, bu ölçütün yeterince güçlü,  açık ve uygun delillerin birarada bulunmasını gerektirdiğini dikkate alarak  incelemiştir. Bundan dolayı Komisyon, başvurucunun, Bay Hikmet Aksoy'un ve iki  Cumhuriyet savcısının Diyarbakır'daki oturuma katılmamalarının, delillerin karar  vermeye yetecek düzeyde olup olmadıklarına karar verilmesi konusunda önemli bir  etkiye sahip olduğunu vurgulamıştır. Komisyon buna ek olarak, olayın doğrudan  tanığı olmaması dolayısıyla başvurucunun ifadesinin delil olmak açısından ancak  sınırlı bir değer taşıyacağını vurgulamıştır. Buna karşın Hikmet Aksoy'un olayın  görgü tanıklarından olması ve katılması durumunda, çapraz sorgulama sonucunda,  verdiği bilgilerin doğruluğunun ve güvenilirliğinin değerlendirilmesinin mümkün  olacak olması dolayısıyla, onun dinlenilmesinin değerli olacağı açıklanmıştır.  Başvurucunun kardeşinin ölümüne (bkz. yukarıda paragraf 31-34) ilişkin olarak  yerel düzeyde yapılan soruşturmada meydana gelecek herhangi bir eksiklik  Komisyon'un varacağı sonuçları Sözleşme'nin 28. maddesinde kendisine verilen  yetkilere dayanarak topladığı sözlü ve belgesel delillere dayandırmak zorunda  kalması anlamına gelecekti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Komisyon'un Değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Komisyon'un Abdülmenaf Kaya'nın ölümüne ilişkin deliller konusundaki  kararı şöyle özetlenebilir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Açık olan ve üzerinde uyuşmazlık olmayan tek olay Abdülmenaf Kaya'nın  cesedinin 25 Mart 1993 tarihinde Dolunay Köyü yakınındaki bir derenin  kenarındaki çalıların arasında bulunmuş olduğuydu. Cesedin üzerinde mavi-gri bir  pantolon, bir kemer, bir yelek ve çorapsız olarak giyilmiş bir çift ayakkabı  vardı. Cesedin boynunda, boğazında, kalbin üzerinde, vücudun sol üst bölümünde,  göbek ve kasık çevresinde, sol kalçada ve her iki bacağın femurunda çok sayıda  kurşun deliği saptanmıştır. Kurşunların etkisiyle bacak kemikleri kırılmıştı.  Otopsi raporunda toplam kurşun deliği sayısı belirtilmemiş olmakla birlikte, bu  sayı, temsilcilere verdiği sözlü ifadesinde Dr. Arzu Doğru tarafından yedi veya  sekiz olarak tahmin edilmiştir. Uyuşmazlık konusu olmayan bir diğer nokta da,  Dr. Arzu Doğru'nun ceset üzerinde olay mahallinde bir otopsi yaptığı ve cesedin  otopsiden sonra Birinci Teğmen Alper Sir'in emriyle Çiftlibahçe Köyü'nden üç  köylüye verildiğiydi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Tanık olarak dinlenen askerlerin ayrıntıda eksik kalan ifadeleri (bkz.  yukarıda paragraf 35) önemli ölçüde birbirine uygun ve Hükümet'in olaylara  ilişkin yorumuyla (bkz. yukarıda paragraf 11-15) koşuttu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) Bununla birlikte Hükümet'in aktardığı bilgilerde şüpheye yol açacak  birkaç nokta vardı: 50-60 askerle 20-35 PKK teröristinin girdiği ve 30-60 dakika  süren silahlı çatışmada sadece bir ölü vardı; askerlerin silahlarının menzilinin  400-600 metre olduğu ve askerlerle teröristler arasındaki ateş etme uzaklığının  300-1000 metre olduğu düşünüldüğünde cesedin üzerindeki yaralar çok ciddiydi;  çatışma sırasında ne ölen şahsın ne de diğer teröristlerin görülmüş oldukları  dikkate alınırsa,cesedin her yanında kurşun yaralarının bulunması onun tam  anlamıyla ateş altında kalmış olduğunu göstermektedir; cesedin üzerindeki  giysiler tipik PKK giysileri değildir; aktif bir teröriste ait olduğu  düşünülmesine karşın ceset üç köylüye teslim edilmiştir; ve cesetle yanında  bulunan silah arasında herhangi bir bağ kurmaya yarayacak herhangi bir  laboratuvar sonucu yoktur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Başvurucunun Kardeşinin Ölümüne İlişkin Bulgular&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Komisyon, yukarıda değinilen noktalardan (bkz. paragraf 39 (iii))  hareketle Abdülmenaf Kaya'nın askerler tarafından başvurucunun iddia ettiği  koşullar altında öldürüldüğünün toplanan yazılı ve sözlü delillerle makul  şüpheden ari bir şekilde kanıtlandığı sonucuna varmanın mümkün olmadığını  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Ölüm Konusundaki Yerel Soruşturmaya İlişkin Bulgular&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Komisyon'un Abdülmenaf Kaya'nın öldürülmesi konusundaki araştırma ve  soruşturmaya ilişkin kararı, 25 Mart 1993 tarihinde meydana gelen olayla ilgili  olarak yetkililerce yapılmış ayrıntılı bir soruşturmanın bulunmadığı ve  temsilcilerin soruşturmanın değişik aşamalarında sorumluluk üstlenmiş savcıları  dinleme olanağına sahip olamadıkları bir ortamda verilmiştir. Komisyon,  savcıların temsilciler önündeki oturuma katılmamak konusundaki mazeretlerinin  ikna edici olmadığı kanaatine varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, ceset üzerinde yapılmış olan otopsinin kusurlu ve eksik olduğu  görüşündedir. İlk olarak, cesede isabet eden kurşunların sayısının veya hangi  uzaklıktan ateş edilmiş olduğunun tespit edilebilmesi için herhangi bir  girişimde bulunulmamıştır; ve otopsi raporu girişteki ve çıkıştaki yaraların  yerlerinin tespiti açısından son derece yetersizdir. İkinci olarak, ceset veya  elbiseler üzerinde parmak izi ve barut araştırması yapılmamıştır. Otopsinin ve  adli tıp araştırmasının güvenlik nedeniyle olay yerinde yapılmasının güç  olduğunu kabul etmekle birlikte Komisyon, cesedin başka bir yere götürülerek,  orada, örneğin vücuttaki kurşunlara ilişkin daha geniş bir araştırma yapılmamış  olmasını altını çizmeye değer bulmuştur. Cesedin köylülere teslim edilmesi daha  geniş bir araştırma yapabilme olanağını ortadan kaldırmıştır. Üçüncü olarak  Komisyon, yetkili makamların, cesedin bir PKK'lıya ait olduğu konusunda hiçbir  kuşku ve olayda güvenlik güçlerinin herhangi bir sorumluluklarının  bulunabileceği olasılığını araştırma gereksinimi duymadıkları izlenimini  edinmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, bu noktada, otopsi raporunda ölenin PKK teröristi olduğuna dair  ibarenin, Cumhuriyet Savcısı Ekrem Yıldız'ın yetkisizlik kararında kullandığı  ifadenin (bkz. yukarıda paragraf 31) ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi  Savcısı'nın Hikmet Aksoy'u ölenin PKK'yla bir ilişkisi olup olmadığı konusunda  sorgulamamasının (bkz. paragraf 20 ve 21) altını çizmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İlgili Yerel Mevzuat ve Uygulama&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Hükümet Komisyon'a ve Divan'a aşağıdaki mevzuatın davayla ilgili olduğunu  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Güvenlik Güçlerinin Silah Kullanmaya Yetkili Olduğu Durumlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. 285 sayılı KHK'nin 23. maddesine göre, güvenlik güçleri ve silahlı  kuvvetler görevlerini yerine getirirken bu KHK'nin çizdiği sınırlar içerisinde  silah kullanabilirler. Dolayısıyla güvenlik güçleri, teslim ol çağrısına uymayan  veya buna ateşle karşılık veren veya kendilerini meşru müdafaa durumunda bırakan  bir kişiye ateş etme yetkisine sahiptirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Meşru müdafaaya ilişkin hüküm Türk Ceza Yasası'nın 49. maddesindedir. Bu  hükme göre; "Gerek kendisinin gerek başkasının nefsine veya ırzına vukubulan  haksız bir taarruzu filhal defi zaruretinin bais olduğu mecburiyetle, ...,  işlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilemez..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası'nda Adam Öldürme Suçunun Araştırılması ve  Soruşturulması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Ceza Yasası'nda taksirli adam öldürmeye (m. 452,459), kasten adam  öldürmeye (m. 448) ve taammüden adam öldürmeye (m. 450) ilişkin düzenlemeler  vardır. Bu suçlarda Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası'nın 151. ve 153. maddeleri  uygulama alanı bulmaktadır. 153. maddeye göre Cumhuriyet savcılarının ve  emniyetin, kendilerine bildirilen suçları araştırmak ödevi vardır. Cumhuriyet  savcıları CMUK m. 148'den hareketle bir soruşturma başlatılıp başlatılmayacağına  karar verecektir. 165. maddeye göre soruşturma başlatmayan Cumhuriyet savcısına  karşı itirazda bulunulması mümkündür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Başvurucu, 285 sayılı KHK'nin, savcıların güvenlik güçlerine ilişkin  araştırmalarda yetkilerini yerel idari birimlere devretmek zorunda olduklarını  düzenleyen 4. maddesine dikkat çekmektedir. Başvurucuya göre yasa gücünde olan  bu KHK yargısal denetime tabi değildir. 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası'nın  benzer bir hüküm içeren 15. maddesinin 3. fıkrası Anayasa Mahkemesi'nin 31 Mart  1992 tarihli bir kararıyla iptal edilmiştir. Başvurucuya göre herhangi bir hukuk  eğitimi almamış, atanmış kamu görevlilerinden oluşan bu idari birimler  bağımsızlıktan yoksundurlar ve güvenlik güçleri mensuplarına ilişkin bir  soruşturmayı daha üst düzeydeki başka güvenlik güçleri mensuplarına havale  etmektedirler. Bu görevliler soruşturmaya gerek olup olmadığı konusunda karar  vermekte ve bu karar idari birimin kararı olarak ancak idari yargının denetimine  tabi olmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Türk Hukuku'nda Cezai Sorumlulukla Tazminat Sorumluluğu Arasındaki  İlişki&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Hükümet, Mahkeme'ye, Türk Hukuku'nda cezai sorumlulukla tazminat  sorumluluğu arasındaki ilişkiye ilişkin bir açıklama sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hukuk mahkemeleri bir kişinin kusurlu olup olmadığı konusunda karar verirken  ceza hukukuyla bağlı değillerdir. Bir hukuk mahkemesi hakimi sorumluluk  konusundaki ceza hukuku kurallarıyla ve ceza mahkemesinin beraat kararıyla bağlı  değildir. Borçlar Kanunu'nun 53. maddesinde hukuk mahkemesi yargıcının ceza  mahkemesi kararlarıyla bağlı olmadığı belirtilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. maddeye göre;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hakim kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin failinin temyiz kudretini  haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun sorumluluğa dair  hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinden verilen beraat kararıyla da  bağlı değildir".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Türk Hukuku'nda suç ve kusurun değerlendirilmesi özel hukuktaki gibi  değildir. Ceza sorumluluğu sadece cezalarla ilgiliyken özel hukuk sadece  davacının davalının kusurlu olduğunu ispatlayabildiği durumlarda zararın  tazminiyle ilgilenir. Cezai sorumluluk ve tazminat sorumluluğu değişik  düzeylerde ve değişik ölçütlere göre kararlaştırılır. Ceza sorumluluğunda kasıt  veya taksir aranır oysa tazminat sorumluluğunda durum farklıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. CMUK'a göre, davacı istemde bulunursa Ceza Mahkemesi tazminata da  hükmedebilir. Bu durumda ceza mahkmesinin tazminata ilişkin kararı  bağlayıcıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Tazminat istemini görüşmekte olan bir hukuk mahkemesi aynı konuda  görüşülmekte olan ceza davasının sonucunu beklemek zorunda değildir. Hukuk  mahkemesi ceza mahkemesinin sadece mahkumiyet kararlarıyla bağlıdır. Ceza  mahkemesinin delil yetersizliğinden beraat kararı hukuk mahkemesi açısından  bağlayıcı değildir. Özel hukuk sorumluluğu özel hukuk hükümlerine göre  belirlenecektir. Bu konuda 1971 tarihli bir Yargıtay kararında şöyle  denilmiştir: "Ceza yargılamasının beraatle sonuçlanmış olması, veya eylemin  birden çok kişi tarafından yapılması halinde suçu işleyenin hangisi olduğunun  tespit edilememiş olması durumlarında, daha sonra açılan tazminat davasının  yargıcı ceza mahkemesi kararıyla bağlı olmayacaktır".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. Başvurucu, Komisyon'a 23 Eylül 1993 tarihinde yapmış olduğu 22729/93  sayılı başvuruda, kardeşi Abdülmenaf Kaya'nın güvenlik güçlerince, 25 Mart 1993  tarihinde hukuka aykırı bir şekilde öldürüldüğünü ve ölümüne neden olan  olayların yetkili makamlarca gereği gibi araştırılmadığını iddia etmiştir.  Başvurucu, Sözleşme'nin 2., 3., 6., 13. ve 14. maddelerinin ihlal edildiğini  iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Komisyon, 20 Şubat 1995'te başvuruyu kabul edilebilir bulduğunu  açıklamıştır. 24 Ekim 1996 tarihli raporunda (madde 31), başvurucunun kardeşinin  ölümüne ilişkin olayın yetkili makamlarca yeterince araştırılmaması nedeniyle,  2. maddenin ihlal edildiğine 27 oya karşı 3 oyla; 3. maddeye ilişkin herhangi  bir ihlal bulunmadığına oybirliğiyle; Sözleşme'nin 6. maddesine ilişkin bir  ihlalin bulunduğuna 27 oya karşı 3 oyla; Sözleşme'nin 13. maddesine ilişkin  incelemeyi gerektiren herhangi bir konu bulunmadığına 28 oya karşı 2 oyla; ve  Sözleşme'nin 14. maddesine ilişkin herhangi bir ihlal bulunmadığına oybirliğiyle  karar verilmiştir. Komisyon'un görüşünün tam metni ve beş ayrık oy bu karara ek  olarak yayınlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;MAHKEME'YE SON SUNUŞLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Başvurucu gerek başvurusunda, gerek sözlü olarak, davalı devletin  Sözleşme'nin 2., 6. ve 13. maddelerini ve bu maddelerle bağlantılı olarak 14.  maddeyi ihlal ettiğini tespit etmesini Mahkeme'den istemiştir. Komisyon önünde  ileri sürülen 3. maddenin ihlaline ilişkin iddia Mahkeme önünde ileri  sürülmemiştir. Mahkeme'den aynı zamanda 50. maddeye dayanarak tazminata  hükmetmesi istenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Buna karşılık Hükümet, Sözleşme organları önünde başvurucu statüsünde  bulunma hakkına sahip olduğunu gerek yazılı gerek sözlü olarak kanıtlayamaması  dolayısıyla Bay Kaya'nın başvurusunun kabul edilmemesi gerektiğini iddia  etmiştir. Buna ek olarak Hükümet, Sözleşme'nin ihlal edilmediği iddiasıyla,  Mahkeme'nin başvurucunun başvurusunu reddetmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KARAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Davanın Konusu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. Komisyon davayı Mahkeme'ye gönderirken Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal  edilmiş olup olmadığının araştırılmasını istemiştir (bkz. yukarıda paragraf 1).  Buna karşın başvurucu bu iddiayı Mahkeme önünde ne yazılı ne de sözlü olarak  (bkz. yukarıda paragraf 53) dile getirmiştir. Kamuya açık duruşmada Hükümet ve  Komisyon Temsilcileri böyle bir iddiada bulunmamışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme bu koşullar altında bu iddiayı incelemeyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. Hükümetin İlk İtirazı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Hükümet, Bay Kaya'nın Sözleşme kurumları önündeki başvuru ehliyetini  tartışma konusu yapmıştır. Hükümete göre, Sözleşme süreci İnsan Hakları Derneği  Diyarbakır Şubesi'nden Bay Abdullah Koç'a verilen bir ifadeyle başlatılmış  olduğundan, Kaya'nın Komisyon'a gerçek anlamda bir başvuruda bulunduğundan söz  etmek mümkün değildir (bkz. yukarıda paragraf 16). İfade Bay Koç tarafından  yazılmış ve Bay Kaya tarafından okunması mükün olmayan bir şekilde  imzalanmıştır. Hükümet'e göre Komisyon, ortada bona fide bir başvuru bulunduğu  yolundaki belirlemesiyle yanlış bir karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, Bay Kaya'nın işlemlere herhangi bir aşamada katılmadığı konusunda  ısrar etmiştir. Kaya, Komisyon temsilcilerinin 9 Kasım 1995'te Diyarbakır'da  yaptıkları oturuma ve Mart 1996'da Strasbourg'da Komisyon tarafından yapılması  istenilen duruşmaya da katılmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, bu noktalardan hareketle Mahkeme'nin, bir "başvurucu" bulunmaması  nedeniyle davayı reddetmesini istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Başvurucunun hukuki tamsilcileri Hükümet'in bu konudaki iddialarını  reddetmişlerdir. Mahkeme önünde başvurucunun Sözleşme organlarına başvurma  arzusunu her zaman taşıdığını söylemişlerdir. Başvurucu, daha önce iki kez  Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'nde ifade vererek (bkz. yukarıda paragraf  16-18), ölüm sonrası raporunun bir kopyasını almak için başarısız kalan  girişimlerde bulunarak ve olayın görgü tanığı olan köylülerle bağlantı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;kurmaya çalışarak, sürece aktif bir şekilde katılmıştır. Başvurucunun  temsilcilerin bulunduğu toplantıya katılmamasının nedeni yetkili makamların  misilleme girişiminde bulunmalarından korkmasıdır. Dahası, Diyarbakır  Hapishanesi'nden gönderdiği imzalı bir yazıyla işlemlere Mahkeme önünde devam  edilmesi konusundaki arzusunu ifade etmiştir (bkz. yukarıda paragraf 2).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;58. Komisyon temsilcileri Hükümet'in ilk itirazlarını kabul  etmemişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;59. Mahkeme, Hükümet'in Bay Kaya'nın başvuru ehliyetine ilişkin itirazlarının  Komisyon önündeki kabul edilebilirlik aşamasında veya daha sonraki aşamalarda  ileri sürülmemiş olduğunu belirtir. Kabul edilebilirlik aşamasında ileri sürülen  tek itiraz içhukuk yollarının tüketilmemiş olmasıydı ki bu itiraz da başvurunun  kabul edilebilirliği ile ilgili olmayıp, başvurucunun 6. maddenin ihlaline  ilişkin iddialarının karşılanması amacıyla ileri sürülmüş bir karşı iddiaydı  (bkz. aşağıda paragraf 100).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;60. Dolayısıyla Hükümet'in Bay Kaya'nın Komisyon'a başvuru ehliyeti (bkz. 25  Eylül 1997 tarihli Aydın-Türkiye kararı, Reports of Judgements and Decisions  1997-..., p. ...) ve başvurunun geçerliliği konularındaki itirazlarda bulunma  hakkından kendi isteğiyle vazgeçtiği kabul edilmek gerekir. Bu nedenle  Hükümet'in ilk itirazı reddedilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. Sözleşme'nin 2. Maddesine İlişkin İhlal İddiaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;61. Başvurucu, kardeşinin 25 Mart 1993 tarihinde, güvenlik güçleri  tarafından, herhangi bir yargı kararı olmaksızın öldürüldüğünü ve bunun  Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlali anlamına geldiğini iddia etmiştir. Yetkili  makamların kardeşinin öldürülmesi olayıyla ilgili yeterli araştırmayı yapmak  konusundaki eksiklikleri de 2. maddenin ihlali anlamına gelmektedir. 2. maddeye  ilişkin bu iki ihlal davalı Devletin içhukukundaki yaşama hakkının yeterince  korunmamasıyla da birleşmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 2. maddesine göre;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkesin yaşama hakkı kanunla korunur. Kanunun ölüm cezası ile  cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine  getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin  zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali  suretiyle yapılmış sayılmaz:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Bir kimsenin kanundışı şiddete karşı korunması;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Kanuna uygun olarak tutuklama yapılması veya kanuna uygun olarak tutuklu  bulunan bir kişinin kaçmasının önlenmesi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;c) Ayaklanma veya isyanın, kanuna uygun olarak bastırılması."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;62. Hükümet, başvurucunun iddialarını, kardeşinin terörist bir saldırı  sırasında hukuka uygun olarak öldürüldüğünü ve yetkili makamların bu ölüm  olayıyla ilgili olarak yürüttükleri araştırmanın tamamıyla yeterli olduğunu  belirterek reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, 2. maddenin, başvurucunun kardeşinin öldürülmesi olayının yetkili  makamlarca yeterince araştırılmamış olması nedeniyle ihlal edilmiş olduğunu  saptamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Başvurucunun Kardeşinin Hukuka Aykırı Bir Şekilde Öldürülmüş Olduğu  Yolundaki İddia&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Mahkeme Önündeki İddialar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Başvurucu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;63. Başvurucu, kardeşinin güvenlik görevlileri tarafından yaşamlarına yönelik  herhangi bir tehdit yokken (bkz. yukarıda paragraf 39) kasten öldürüldüğü  sonucuna varılmasına yol açacak, yeterince güçlü ve açık deliller bulunduğunu  iddia etmiştir. Kullanılan şiddetin 2. maddenin ikinci paragrafında belirtilen  amaçlarla uyumlu olduğunu ve orantılı olduğunu kanıtlamak yükü devlete  düşüyordu. Oysa, ölenin terörist olduğuna ve güvenlik güçlerinin terörist bir  saldırı karşısında kendi kendilerini korumak zorunda kaldıklarına dair  iddialarını kanıtlamayı başaramamışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;64. Başvurucu buradan hareketle, Hükümet'in ölen kişinin yanında bulunmuş  olan silahı kullandığına dair herhangi bir delil getiremediğini ve eğer ölen  kişi bir teröristse niye bir terörist gibi giyinmemiş olduğunu mantıklı bir  şekilde açıklayacak herhangi bir gerekçe ileri sürmemiş olduğunu vurgulamıştır.  Dahası, ölenin silahlı bir çatışmada ölen, kimliği belirlenememiş bir terörist  olduğu iddiası, bir Cumhuriyet savcısının ve bir doktorun ölüm sonrası  araştırmalarda bulunmak için özel olarak bölgeye gönderilmiş olmasıyla ve ölenin  eşyalarının ve gömülmek üzere cesedinin köylülere verilmesiyle bağdaşmamaktadır  (bkz. yukarıda paragraf 13 ve 14).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;65. Bunun yanında, hükümet, ölüm olayının gerçekleştiği gün herhangi bir  silahlı çatışmanın meydana gelmiş olduğunu kanıtlayacak deliller ileri  sürememiştir. İddia edilen silahlı çatışmayı kanıtlayacak bir tek kurşun  bulunamamıştır. Ayrıca teröristlerin geri çekilmek için kullanmış olmaları  olasılığı olan yolda herhangi bir kan izine de rastlanmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;66. Başvurucunun kardeşinin bir silahlı çatışmada öldürülmüş olduğu  kanıtlanabilmiş olsaydı bile, Hükümet bu ölümün Sözleşme'nin 2. maddesinin 2.  paragrafındaki koşullar altında gerçekleşmiş olduğunu kanıtlayamayacaktı. Başka  herhangi bir ceset bulunamayışı ve ölenin cesedi üzerinde bulunan kurşun  yaralarının yerleri, sayıları ve ciddiyetleri göz önünde bulundurulursa,  kullanılan şiddetin orantılı bir şiddet olmadığı açıkça ortaya çıkacaktır. Bu  olgular başvurucunun kardeşinin kasıtlı bir şekilde öldürüldüğünü  doğrulamaktaydı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;67. Kendi ifadeleri ve Hikmet Aksoy'un 17 haziran 1994 tarihinde Cumhuriyet  Savcısı'na verdiği ifade (bkz. yukarıda paragraf 16-21), Komisyon'un üzerinde  uyuşmazlık bulunmayan olgular olarak sıraladığı olaylarla uyum içindeydi ve  kardeşinin güvenlik güçlerince kasıtlı bir şekilde öldürüldüğüne dair ikna edici  kanıtlar içermekteydi. Başvurucu da Aksoy da, 9 Kasım 1995'te Diyarbakır'da  temsilcilerin yaptıkları sorgulamaya kendi ellerinde olmayan sebeplerden dolayı  gitmemişlerdi. Her ikisi de yetkili makamlardan gelebilecek misillemeden  korkmuşlardı. Nitekim Aksoy'un korkuları doğru çıkmış ve kendisi kısa bir süre  sonra tutuklanmıştı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Hükümet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;68. Hükümet başvurucunun iddialarının dayanaksız olduğunda ve temsilciler  önünde çapraz sorgulamaya alınmamış kişilerin ifadelerine dayandığında ısrar  etmiştir. Başvurucu olayın doğrudan görgü tanığı değildir. Aksoy ise, PKK'yla  bağlantısı bulunduğu kanıtlanmış bir uyuşturucu madde kaçakçısı olduğundan  güvenilir bir tanık değildir. Aksoy da başvurucu da temsilciler tarafından  önündeki oturuma bilerek ve isteyerek katılmamışlardır. Aksoy'un misilleme  korkusunu ileri sürmesi kabul edilebilir değildir çünkü kendisi, hapishanede  bulunduğu sırada bile, Cumhuriyet Savcısı'na güvenlik güçleri aleyhine  kouşmaktan çekinmemiştir (bkz. yukarıda paragraf 20 ve 21).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;69. Başvurucunun iddialarının güvenilirliğini zedeleyen iki nokta daha vardı.  Örneğin başvurucunun ikinci ifadesinde (bkz. yukarıda paragraf 18) iddia edilmiş  olduğu gibi yaralı olsaydı, ölenin 300-400 metre koşmuş olması mümkün olmazdı.  Ayrıca güvenlik güçleri tarafından kasten öldürülmüş olsaydı, iddia edildiği  gibi bir güvenlik güçleri mensubunun gidip de Aksoy'a bunu bildirmesi (bkz.  yukarıda paragraf 21) sözkonusu olmazdı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;70. Buna karşın, temsilcilerin karşısında tanıklık eden tüm güvenlik güçleri  mensupları şehadetlerinde tutarlı idiler. Olay günü bir silahlı saldırının  gerçekleşmiş olduğu ve teröristlerin çekilmesinin ardından çalıların arasında  kimliği belirsiz silahlı bir teröristin cesedinin bulunduğu yolundaki gözlemler,  olayla ilgili olmayan bir başka davadaki duruşmada o bölgeden bir belediye  başkanı tarafından da dile getirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;71. Hükümet, ayrıca, Komisyon tarafından olayların resmi açıklanmasına (bkz.  yukarıda paragraf 39) ilişkin olarak yapılan ve başvurucu tarafından da dayanak  olarak kullanılan değerlendirmeleri dayanaksız bulduğunu açıklamıştır.  Teröristler tabii ki başka kayıplar da vermişlerdir; nitekim kaçarken  kullandıkları yol üzerinde kan izlerine rastlanmıştır. Ayrıca daha önceki  deneyimlerden de bilinmektedir ki kayıp olmaması silahlı bir çatışma olmadığı  anlamına gelmemektedir. Cesedin üzerinde bulunan kurşun sayısı da askerlerin  kullandıkları otomatik silahların menzili ve gücüyle orantılıdır. Başvurucunun  kardeşinin sadece birkaç saniye açıkta kalması birçok kurşuna hedef olmasına  yetmiştir. Bunların yanında, ölenin yaşı veya görünüşü terörist olmadığını  kanıtlamamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;72. Sonuç olarak Hükümet Mahkeme'den, başvurucunun kardeşinin güvenlik  güçleriyle girilen silahlı bir çatışmada öldüğünü ve ölümün meşru müdafaadan  kaynaklandığını tespit etmesini istemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;73. Komisyon temsilcileri, Mahkeme'de, Komisyon'un 25 Mart 1993 tarihinde  meydana gelen olayları aydınlatma girişiminin başvurucunun ve Hikmet Aksoy'un  temsilciler önünde tanıklık etmeye gelmemeleri dolayısıyla sekteye uğradığını  bildirmişlerdir. Temsilciler dört kamu görevlisini tanık olarak dinlemişler ve  bu kamu görevlilerinin dördü de güvenlik güçlerinin ateş altında kaldıklarını,  karşılık verdiklerini ve daha sonra sivil giyimli bir şahsın cesedinin Dolunay  Köyü yakınlarındaki bir derenin kenarında çalıların arasında bulunduğunu  söylemişlerdir. Buna karşın, Komisyon, ölen kişinin silahlı bir çatışmada ölen  bir terörist olmayabileceğini düşündüren olguları sıralamıştır (bkz. yukarıda  paragraf 39). Bunun yanında Komisyon, başvurucunun kardeşinin öldürülmesinin bir  spekülasyon ve tahmin konusu olarak kaldığını ve maktulün iddia edildiği gibi  kasıtlı olarak öldürüldüğünü kesin olarak kanıtlamanın mümkün olamadığını  saptamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Mahkemenin Değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;74. Mahkeme, başvurucunun kardeşinin nasıl öldüğü konusunda farklı ifadeler  olduğunu saptar. Hem başvurucu hem de Hükümet, Komisyon tarafından sıralanan  üzerinde uzlaşma sağlanamamış noktaları (bkz. yukarıda paragraf 39) kendi  tezlerini güçlendirir şekilde algılamışlar ve tezlerini Mahkeme'ye sundukları  iddialarla ve belgelerle desteklemişlerdir. Aynı zamanda dikkat edilmelidir ki  benzer iddialar ve belgeler Komisyon'a da sunulmuş ve Komisyon bunları 25 Mart  1993 tarihinde meydana gelen olayları aydınlatmak için dikkate almıştır. Buna  karşın Komisyon, 25 Mart 1993 günü meydana gelen olayları kesin olarak  aydınlatmaya muktedir olamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;75. Bu noktada Mahkeme'nin yerleşmiş içtihadına göre olayların ve olguların  saptanmasının ve sorgulanmasının Komisyon'un görevi olduğunu (Sözleşme'nin 28/1.  ve 31 maddeleri) belirtmek gerekir. Mahkeme, Komisyon'un bulgularıyla bağlı  olmamakla ve önündeki materyali değerlendirmek suretiyle kendi takdirine  dayanarak karar vermek durumunda bulunmakla birlikte, bu alanda yetkilerini  kullanması son derece istisnai bir durumdur (27 Eylül 1995 tarihli McCann ve  diğerleri-Birleşik Krallık kararı, Series A, no. 324, s. 50; 18 Aralık 1996  tarihli Aksoy-Türkiye kararı, Reports of Judgements and Decisions 1996-s. ...;  yukarıda sözü edilen Aydın kararı; ve 28 Kasım 1997 tarihli Menteş-Türkiye  kararı, Reports 1997-s. ...).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;76. Mahkeme, Komisyon'un varmış olduğu karardan farklı bir karara varmasını  gerektirecek herhangi bir ayrıksı durumun bulunduğu kanaatinde değildir. Hızlı  karar vermesi gerektiği için Komisyon, başvurucunun kardeşinin öldüğü koşulları  tam olarak aydınlatma olanağı bulamamıştır. Komisyon'un delil toplama faaliyeti,  başvurucunun ve Aksoy'un temsilciler önünde tanıklık etmeye gelmemeleri üzerine  önemli ölçüde sekteye uğramıştır; ayrıca Aksoy'un ve başvurucunun Abdülmenaf  Kaya'nın öldürülmesi olayının görgü tanıkları olduklarını iddia ettikleri  köylülerin dinlenilmesi de mümkün olmamıştır. Temsilcilerin, tanıkların  tanıklıklarının değerini ve çapraz sorgulamadaki konumlarını gözlemleyememeleri  Komisyon'un karar vermek için gereksinim duyduğu gerçeğe (bkz. yukarıda paragraf  38) ulaşılması konusunda önemli bir engel teşkil etmiştir (bkz. örneğin yukarıda  adı geçen Aydın kararı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;77. Başvurucunun, Hükümet'in bazı açıklamalarından dolayı Komisyon üyelerinin  zihinlerinde uyanan şüphelere dayandığını da belirtmek gerekir. Mahkeme bu  şüphelerin hala geçerli olduğunu ve Hükümet'in yaptığı açıklamalarla (bkz.  yukarıda paragraf 70) ortadan kaldırılamamış olduğunu belirtir. Ancak, tamamı  göz önünde bulundurulduğu zaman, başvurucunun iddialarının kanıtlanmış olduğu  konusunda da mahkeme ikna olmuş değildir. Ulaşılması gereken delil düzeyine  ulaşmak için güçlü, açık ve uygun delillerin bulunması gerekirken, temsilcilerin  önünde verilmiş ve başvurucunun iddiasını doğrulayacak herhangi bir sözlü  ifadenin bulunmaması, mahkeme nezdinde iki tarafın iddialarının aynı düzeyde  kabul edilebilir bulunmasına yol açmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;78. Mahkeme, Komisyon'un bulgularını ve delilleri dikkatle inceledikten  sonra, elindeki delillerin, başvurucunun kardeşinin iddia edildiği gibi güvenlik  güçleri tarafından bilerek ve istenerek öldürülmüş olduğu sonucuna, her türlü  şüpheden ari olarak varmasını mümkün kılmadığını bildirir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Araştırmanın Yetersizliği İddiası Hakkında&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Mahkeme Önündeki İddialar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Başvurucu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;79. Başvurucu, kardeşinin ölümüne ilişkin herhangi bir resmi soruşturma  yapılmadığını ileri sürmüştür. Olay yerinde hazırlanmış olan otopsi raporu ceset  üzerindeki kurşun yaralarının ebadı, sayısı ve biçimi konusunda herhangi bir  bilgi vermemektedir. Ayrıca rapor, cesedin ellerinde veya giysilerinde barut  bulunup bulunmadığı ve kurşunların nereden atılmış olabileceği konularında da  herhangi bir bilgi içermediğinden eksik kalmış bir rapordur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Cesedin, çekilmiş olduğu iddia edilen fotoğrafları hiçbir zaman ele  geçirilememiş ve nerede dosyalandıklarına (bkz. yukarıda paragraf 34) dair  herhangi bir kayıt tutulmamış olduğu ortaya çıkmıştır. Otopsi tamamlanır  tamamlanmaz cesedin köylülere verilmesi kararı (bkz. yukarıda paragraf 14) ceset  ve giysiler üzerinde daha ileri bir adli tıp araştırması yapılmasını olanaksız  kılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;80. Cumhuriyet Savcısı olayın gerçekleştiği yerde yeterli bir araştırma  yapmamıştır. Silahın üzerinde parmak izlerinin saptanması için herhangi bir  araştırma yapılmadığı gibi, kurşunlar da daha sonra yapılacak analizler için  alınmamıştır. Olaya ilişkin raporu (bkz. yukarıda paragraf 14) imzalayan veya  Komisyon temsilcileri önünde ifade veren askeri tanıkların hiçbiri şikayetçinin  kardeşinin iddia edilen saldırıda öldüğünü gördüklerini söylemedilerse de,  Cumhuriyet Savcısı tarafından, ne olay yerinde, ne de daha sonra askerlerden  herhangi birinin ifadesine başvurulmamıştır. Cumhuriyet Savcısı ilk andan  itibaren ölenin bir terörist olduğu ve bir silahlı çatışmada ölü olarak ele  geçirildiği konusunda kendi kendini ikna etmiştir. Ölüm sebebine ilişkin tüm  olasılıkları ortadan kaldıran bu düşünce Savcı'nın yaklaşımı üzerinde  belirleyici olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;81. Başvurucu, iddialarını, son derece yüzeysel ve yetersiz olan bu  araştırmanın Sözleşme'nin ikinci maddesinde yer alan "yaşama hakkı"nın korunması  konusunda bir eksiklik oluşturduğunu söyleyerek tamamlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Hükümet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;82. Hükümet, olay yerindeki koşullar altında ancak asgari düzeyde bir  araştırmanın yapılabileceğini ileri sürmüştür. Başvurucunun kardeşinin güvenlik  güçleriyle girdiği silahlı bir çatışmada öldüğü çok açıktı. Öldüğü sırada  silahlıydı ve öldürmeye çalışırken öldürüldü. Çok açık bir tehlike olmasına  karşın, Cumhuriyet Savcısı ve Dr. Doğru büyük bir cesaret örneği göstererek olay  mahallinde bir otopsi gerçekleştirmişlerdir. Bir otopsi raporu, bir gömülme  belgesi hazırlanmış ve o sırada henüz kimliği belirlenememiş olan ceset  köylülere teslim edilmiştir. Kimliğin tespit edilmesi için resmi girişimler daha  sonra yapılmış ve Cumhuriyet Savcısı dosyayı soruşturmanın ilerletilmesi için  Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne iletmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi de dosyayı  Lice'deki ilgili idari makama göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;83. Hükümet'e göre içinde bulunulan koşullarda Sözleşme'nin 2. maddesi  çerçevesinde daha fazla bir şey beklemek mümkün değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;84. Komisyon'a göre, başvurucunun hangi koşullarda ölmüş olduğuna dair kesin  bir bilgi yoktur. Bu nedenle, yetkili makamların, özellikle belirleyici  olabilecek bazı noktaları açığa çıkarmak suretiyle ölenin silahlı bir çatışma  sırasında öldürülmüş bir terörist (bkz. yukarıda paragraf 39) olup olmadığı  şüphesini kesin bir şekilde ortadan kaldıracak derinlemesine bir araştırma  yapmaları gerekirdi. Buna karşın, otopsi, adli tıp incelemesi, ölüm anının  açıklanması ve Cumhuriyet Savcısı Ekrem Yıldız tarafından alınan önlemler  açısından bakıldığında, yapılan araştırma son derece yetersizdi. Savcı, güvenlik  güçlerinin ifadelerine bile başvurmaksızın ölenin terörist olduğuna kani bir  şekilde araştırmayı sürdürmüştür. Ayrıca Devlet Güvenlik Mahkemesi de, Hikmet  Aksoy'un 17 Haziran 1994 tarihinde öne sürmüş olduğu iddiaları, doğruluğunu  araştırmaya değer bulmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;85. Bu noktalardan hareketle Komisyon, Sözleşme'nin 2. maddesindeki yaşama  hakkının korunması açısından değerlendirildiğinde araştırmanın yetersiz olduğu  sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Mahkemenin Değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;86. Mahkeme, kamu görevlilerinin keyfi bir biçimde adam öldürmelerinin  Sözleşme'nin 2. maddesinde yasaklanmasının, uygulamada kamu makamlarının  kullandıkları şiddetin hukuksallığını denetleyecek bir makamın bulunmaması  durumunda bir anlamı olmayacağını tespit eder. 2. maddedeki yaşama hakkı, 1.  maddede devletin genel ödevini düzenleyen, "kendi yetki alanı içindeki herkese  bu Sözleşmenin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanımak (bunları  güvence altında bulundurmak)" hükmüyle birlikte okunduğunda, bireyler kamu  görevlilerinin eylemleri sonucu öldürüldükleri zaman etkili bir araştırmanın  yapılmasını gerektirir (bkz. yukarıda sözü edilen McMann ve diğerleri kararı, s.  48)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;87. Mahkeme, 2. maddedeki yaşama hakkının korunmasının, kamu görevlileri  tarafından kullanılan şiddetin belli koşullar altında hukuka uygun mu aykırı mı  olduğunun bağımsız bir şekilde incelenmesini, bu konularda kamu görevlilerinden  hesap sorulabilmesini gerekli kıldığını açıklar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;88. Mahkeme, Hükümet'in sözkonusu olayın hukuka uygun öldürmeyi içeren bir  olay olduğunun çok açık biçimde ortada olması nedeniyle sadece asgari  formalitelerin yerine getirildiği yönündeki açıklamasını hatırlatır. Mahkeme'nin  Hükümet'in iddialarını doğrulayacak delillerin bulunmadığı bir ortamda bunu  kabul etmesi mümkün değildir. Ayrıca, güvenlik güçleri tarafından hukuka uygun  bir öldürmenin gerçekleştiğinin çok açık olduğu bir olayın sözkonusu olduğu bir  durumun bulunduğu varsayılsa bile, yerine getirilen "asgari formaliteler"  yetersizdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;89. Mahkeme, Cumhuriyet Savcısı'nın, tüm işlemleri, ölenin güvenlik  güçleriyle çatışma sırasında ölen bir terörist olduğu önyargısından hareketle  gerçekleştirmiş olmasından son derece etkilenmiştir. Olay yerindeki askerlerden  herhangi bir ifade alınmamış ve bölgede iddia edildiği gibi yoğun bir çatışma  yaşandığının göstergesi olabilecek boş kovanların bulunması için herhangi bir  çaba gösterilmemiştir. Bağımsız bir araştırma yürüten bir görevli olarak, olay  yerinde delil toplamalı, olayların gelişimine ilişkin kendi düşüncesini  oluşturmalı ve tipik bir çiftçi gibi giyinmiş olmasına karşın ölenin iddia  edildiği gibi bir terörist olduğu konusunda kendi kendini ikna etmeliydi. Bunun  yanında, Savcı'nın, askerlerin olaya ilişkin ifadelerini almak konusunda  hazırlıklı olduğunu gösterecek herhangi bir işaret de yoktu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Savcı'nın, askerlerin söyledikleri herşeyi aynen kabul etmek konsundaki  hazırlıklılığı ölenin ellerinde ve giysilerinde barut bulunması için ve silahın  üzerinde parmak izi bulunması için herhangi bir çaba göstermemiş olmasının  nedenini de ortaya koymaktadır. Her durumda, cesedin daha sonra köylülere teslim  edilmiş olduğu ve dolayısıyla ceset üzerindeki kurşunlar dahil olmak üzere  hiçbir konuda daha ileri analiz yapılmasının mümkün olmadığı da dikkate alınırsa  bu kusurlar ciddi kusurlar olarak kabul edilmelidir. Olay yerinde daha ileri  inceleme için alınan şeyler ölen tarafından kullanıldığı iddia edilen silah ve  mühimmattan ibaretti. O zaman için bunun değerinin ne olduğu bir yana,  Cumhuriyet Savcısı'nın balistik incelemenin (bkz. yukarıda paragraf 31) sonucunu  beklemeden yetkisizlik kararı vermesi de dikkate değerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Otopsi raporu sadece kurşun yaralarının biçimini, ciddiyetini ve konumlarını  içermekteydi. Mahkeme, Komisyon'un, raporun bazı önemli konularda, özellikle de  kurşun sayısı ve kurşunun atıldığı yaklaşık mesafenin ölçülmesi konularında son  derece eksik kaldığına ilişkin görüşünü paylaşmaktadır. Yapılan otopsinin  baştansavma niteliği ve raporda belirtilen bulgular, hukuka uygun öldürme  konusunda kesin olarak emin olmayı gerektirecek bir incelemenin ve hatta sadece  asgari bir incelemenin bile yapılmış olduğu sonucuna varılmasını mümkün  kılmamaktadır; geride yanıtlanması gereken birçok kritik soru kalmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, olay yerinde yapılan ölüm sonrası ve adli tıp araştırmasının  terörist şiddete açık bir yerde olduğunu dolayısıyla standart uygulamanın  gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını teslim etmektedir. Bunu Dr. Doğru da  raporunda belirtmiştir (bkz. yukarıda paragraf 29). Bu nedenle, doktorun ve  Cumhuriyet Savcısı'nın cesedi, vücut, giysiler ve kurşun yaraları üzerinde  araştırma yapılmak üzere daha güvenli bir yere götürmek konusunda herhangi bir  talepte bulunmamış olmaları şaşırtıcıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;90. Olaydan sonra da Cumhuriyet Savcısı, başvurucunun kardeşi hakkında,  örneğin aktif bir PKK üyesi olup olmadığının araştırılması, Dolunay Köyü'ne  yakın yerlerde yaşayan köylülerin olay günü bir silahlı çatışma duyup  duymadıklarının soruşturulması veya güvenlik güçleri mensuplarının olayla ilgili  olarak dinlenilmesi suretiyle bilgi alma girişiminde bulunmamıştır. Dolayısıyla  Cumhuriyet Savcısı'nın ölenin güvenlik güçleriyle çatışma sırasında ölen bir  terörist olduğuna dair inancı başka herhangi bir delille sınanmamış ve  yetkisizlik kararı da güvenlik güçlerinin gerçekleştiği iddia edilen silahlı  çatışmada herhangi bir şekilde orantısız güç kullanmaktan dolayı kusurlu  bulunabilmeleri olasılığını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca, Devlet Güvenlik  Mahkemesi'ne bağlı Cumhuriyet Savcısı'nın, Hikmet Aksoy'un 17 Haziran 1994  tarihinde vermiş olduğu ifadenin doğruluğunu, örneğin 25 Mart 1993 tarihinde  orada tutuklu bulunup bulunmadığını, Lice Jandarma Karakolu'ndaki hapishane  kayıtlarından araştırmak suretiyle öğrenmeye çalışmadığı da dikkate alınmak  gerekir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;91. Mahkeme, Türkiye'nin güney-doğusunda yaşam kaybının trajik ve sıklıkla  rastalanan bir durum olduğunu tespit eder (bkz. yukarıda adı geçen Aydın  kararı). Buna karşın ne silahlı çatışmaların yaygınlığı ne de ölümlerin çokluğu,  güvenlik güçlerinin yer aldığı silahlı çatışmalarda özellikle de başvuru konusu  olaydaki gibi çeşitli belirsizliklerin olduğu durumlarda Sözleşme'nin 2.  maddesinden kaynaklanan etkili ve bağımsız bir araştıma yapılması ödevini  ortadan kaldırır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;92. Bu noktalardan hareketle, Mahkeme de, Komisyon gibi, yetkili makamların  başvurucunun kardeşinin ölümünü aydınlatabilmek için etkili bir araştırma  yürütemedikleri sonucuna varır. Bundan dolayı Sözleşme'nin 2. maddesi ihlal  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. İçhukukta "Yaşama Hakkı"nın Yeterince Korunmadığı İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;93. Başvurucu, 285 sayılı KHK'nin 4. maddesinin 1. fıkrasına (bkz. yukarıda  paragraf 46) göre güvenlik güçleri mensuplarına ilişkin araştırmaların ve  soruşturmaların, kararları güvenlik güçlerinin yaklaşımlarından etkilenen idari  makamlarca yapılacağını iddia etmektedir. Bu nedenledir ki kardeşinin ölümüne  ilişkin araştırmada birçok eksiklikler yer almış ve güvenlik güçlerinin  doğruluğu sınanmamış tanıklıkları sonucunda kardeşinin hukuka uygun bir şekilde  öldürüldüğü ortaya konulmuştur. Güvenlik güçlerince hukuka aykırı olarak öldürme  iddialarını bağımsız bir biçimde soruşturacak bir mekanizmanın eksikliği davalı  Devlet'in içhukukunda yaşama hakkının yeterince korunmadığı anlamına  gelmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;94. Bu iddiaya ne Hükümet ne de temsilciler katılmışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;95. Mahkeme, daha önce başvurucunun kardeşinin ölümüne ilişkin olarak etkili  bir araştırmanın yapılmamış olmasından dolayı Sözleşme'nin 2. maddesine ilişkin  bir ihlalin varlığının tespit edilmiş olması dolayısıyla bu iddianın  incelenmesini gerekli görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;IV. Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ve 13. Maddesinin İhlaline  İlişkin İddialar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;96. Başvurucu, kardeşinin ölümüne ilişkin resmi incelemenin yetersizliğinin  kendisini ve ölenin yakın akrabalarını tazminat talebi için mahkemeye  başvurmamaya ittiğini ve böylece Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal  edildiğini iddia etmiştir. 6. maddenin 1. fıkrasına göre; "Temel haklarıyla  ilgili anlaşmazlıkların çözümlenmesinde...herkes davasının...bağımsız ve  tarafsız bir mahkeme önünde görülmesini isteme hakkına sahiptir..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;97. Başvurucu, ölenin akrabalarının ölüm olayıyla ilgili gerçeklerin  aydınlatılabilmesi için başvurabilecekleri etkili bir mekanizma bulunmadığını  iddia etmiştir. Böyle bir eksiklik Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlali anlamına  gelir. Bu maddeye göre; "Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal  edilen herkes, ihlal fiili resmi görev ifa eden kimseler tarafından bu  sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, durumun düzeltilmesi için ulusal bir  makama başvurma hakkına sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Mahkeme Önündeki İddialar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Başvurucu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;98. Başvurucuya göre, soruşturmayı yürüten makamın, kardeşinin güvenlik  güçleriyle girdiği çatışmada ölen bir terörist olduğu yolundaki inancı göz  önünde bulundurulursa, ulusal düzeydeki herhangi bir hukuk mahkemesine veya  idare mahkemesine tazminat için yapılacak başvurudan herhangi bir sonuç alınması  olanaksızdı. Cumhuriyet Savcısı'nın ölüm-sonrası raporuna girişi ile yetkisizlik  kararı vermiş olması birlikte değerlendirildiğinde, ölenin yakınlarının, ölenin  yetkili makamların tazminat sorumluluğunu gerektirecek, hukuka aykırı bir  şekilde öldürüldüğü gibi bir iddiayla açacakları davayı kazanmayı ummaları  olanaksız görünüyordu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;99. Başvurucunun iddiasına göre, ölenin akrabalarının, tazminat talebinden  ayrı olarak olay günü olanların neler olduğunun ortaya çıkarılmasını  isteyebilecekleri bağımsız bir mekanzimaya gereksinimleri vardı. Ölenin  yakınları, davalı Devlet ülkesinde güvenlik güçlerince hukuka aykırı bir şekilde  öldrülmenin etkili bir biçimde soruşturulacağı bir sistemin eksikliğinin  mağduruydular. Başvurucu, bu noktadan hareketle, resmi soruşturmanın ciddi  eksikliklerini, Cumhuriyet Savcısı'nın yaklaşımını ve dosyanın şu anda 285  sayılı KHK'nin 4. maddesinin 1. fıkrası doğrultusunda idari makamların elinde  olmasını da içerecek şekilde ortaya koymuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Hükümet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;100. Hükümet, başvurucunun, Mill Savunma Bakanlığı aleyhine tam yargı davası  ve kardeşini öldürdüklerini iddia ettiği güvenlik güçleri mensupları aleyhine de  adli yargıda tazminat davası açabileceğini bildirerek yanıt vermiştir. Adli  yargıda tazminat davasının açılabilmesi için kardeşinin kasten öldürüldüğünü  gösterecek deliller bulmaya, örneğin kardeşinin üzerine ateş açılması emrini  veren teğmenin (bkz. yukarıda paragraf 21) veya Hikmet Aksoy'a kardeşinin  öldürüldüğünü bildiren teğmenin kimliğini belirlemeye çalışabilirdi. Türk  Hukuku'na göre bir hukuk mahkemesinin böyle bir davayı inceleyebilmesi için bir  ceza soruşturmasının yapılmış olması gerekmeyeceği gibi, hukuk mahkemesi bu  konudaki ceza mahkemesi kararı ile de bağlı olmayacaktır (bkz. yukarıda paragraf  47-50).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;101. Hukuksal yolların mevcudiyetine karşın başvurucu herhangi bir aşamada  tazminat isteminde bulunmak veya resmi bir makama kardeşinin ölümüne ilişkin  şikayette bulunmak için girişimde dahi bulunmamıştır. Bu noktadan hareketle  başvurucunun içhukuk yollarını tüketmemiş olduğu kabul edilmek gerekir.  Dolayısıyla, Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlali sözkonusu  değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;102. Komisyon, 25 Mart 1993 tarihinde meydana gelen olaylarla ilgili olarak  yürütülen soruşturmadaki eksikliklerden hareketle Sözleşme'nin 6. maddesinin 1.  fıkrasının ihlal edilmiş olduğunu saptamıştır. Bu eksiklikler başvurucuyu  herhangi bir mahkemeye başvurmaktan alıkoymuştur. Bu sonuca varan Komisyon  Sözleşme'nin 13. maddesine ilişkin bir ihlalin var olup olmadığını araştırma  gereksinimi duymamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;103. Dinleme aşamasında temsilci, Mahkeme'nin Aksoy-Türkiye davasındaki  başvurucunun Sözleşme'nin 6. ve 13. maddelerine ilişkin iddialarına ilişkin  yaklaşımının öğrenilmesini gerekli bulmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Mahkeme'nin Değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. fıkrası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;104. Kamu görevlileri tarafından öldürülen birinin yakın akrabalarının  Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. fıkrasından hareketle adli yargıda tazminat davası  açabilecekleri konusunda bir tartışma olmamıştır. Hükümet, başvurucunun, cezai  bir soruşturmadan veya ceza mahkemesi kararlarından bağımsız olarak ya hukuk  mahkemesinde ya da idare mahkemesinde tazminat davası açması gerektiğini  belirtmiştir. Buna karşın başvurucu herhangi bir aşamada yerel mahkemeler önünde  bir tazminat davası açmadığı için bu hipotez sınanamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;105. Bu durumda Mahkeme, başvurucu örneğin güvenlik güçleri mensuplarına  karşı bir dava açsaydı, yerel mahkemelerin nasıl bir karar alabilecekleri  konusunda herhangi bir karar verebilecek durumda değildir. Öte yandan Mahkeme,  başvurucunun 6. maddeye ilişkin şikayetinin soruşturma makamlarının kardeşinin  ölümüyle ilgili olarak yürüttükleri soruşturmadaki olumsuzlukların etkili koruma  mekanizmalarına ulaşma ve dolayısıyla kendisinin ve yakın akrabaların ölüm olayı  karşısındaki üzüntülerinin giderilmesi konusundaki olumsuz etkileriyle ilgili  genel şikayetiyle birleşmiş olduğunu tespit eder. Başvurucunun 6. maddenin  ihlaline ilişkin şikayetini Sözleşme'ye taraf olan devletlerin daha genel ödevi  olan 13. maddedeki ödevleriyle ilişkili olarak ele almak uygun olacaktır. Ancak,  bu durumda ölenin akrabalarına bir tazminat ödenmesi mümkün olamayacaktır (bkz.  yukarıda da adı geçen Aksoy ve Aydın kararları).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Sözleşme'nin 13. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;106. Mahkeme, Sözleşme'nin 13. maddesinin Sözleşme'de yer alan hakların ve  özgürlüklerin yerel düzeyde korunması mekanizmalarının içhukukta düzenlenmesini  güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla, 13. maddenin etkisi,  Sözleşme'nin ihlaline ilişkin bir şikayetin yerel düzeyde dile getirilmesini ve  yerel makamlarca düzeltilmesini sağlamaktır. Ancak bu düzeltmenin hangi yolla  yapılacağına karar verme yetkisi Sözleşme'nin tarafı olan devletlere  bırakılmıştır. 13. madde altındaki sorumluluğun konusu başvurucunun Sözleşme'nin  hangi maddesinin ihlalini iddia ettiğine bağlıdır. Buna karşın 13. maddede sözü  edilen yol hem hukuksal açıdan hem de uygulama açısından etkili olmalıdır; yani  kararın uygulanması sırasında yetkili makamların eylemleri veya ihmalleri  sonucunda uygulama adaletsizliğe yol açmamalıdır (bkz. yukarıda sözü edilen  Aksoy, Aydın ve Menteş kararları).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;107. Başvuru konusu olayda başvurucu kendisinin ve yakın akrabaların  Abdülmenaf Kaya'nın öldürülmesine yol açan olayların aydınlatılması için  başvurabilecekleri bir yola sahip olmadıklarını iddia etmiştir. Mahkeme'ye göre  yetkili makamların ihlal ettikleri iddia edilen hak, Sözleşme'nin düzenlediği en  temel haklardan biri olup, bu hakkın ihlal edilmesi halinde ölenin yakınlarının  hak arama yollarının güvence altına alınmış olması gerekir. Özellikle ölenin  yakınlarının ölenin kamu görevlileri tarafından hukuka aykırı bir şekilde  öldürüldüğüne dair savunulabilir derecede güçlü iddialarının bulunduğu  durumlarda, 13. maddede sözü edilen hak arama yolları, tazminatın yanında  sorumluların kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını sağlayacak  bir soruşturmanın yapılmasını ve akrabaların soruşturma sürecine aktif  katılımlarının sağlanmasını da içerecektir (bkz. yukarıda sözü edilen Aksoy ve  Aydın kararları). Görüldüğü gibi etkili bir soruşturmanın yürütülmesi konusunda  13. maddenin gerekleri Sözleşme'ye taraf olan bir devletin 2. maddeden  kaynaklanan ödevlerinden daha geniştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuru konusu davada akrabaların Abdülmenaf Kaya'nın güvenlik güçlerince  hukuka aykırı bir şekilde öldürüldüğünü ileri sürebilmeleri açısından ciddiye  alınması gereken iddiaları vardır. Başvurucunun bu etkiye sahip olan iki ifadesi  vardır. Bunların her ikisi de ölüm olayına tanık oldukları iddia edilen  köylülerin verdikleri bilgilere dayanmaktadır. Dahası, Hikmet Aksoy tarafından  verilmiş olan ifade de başvurucunun iddialarına koşut iddialar taşımaktadır.  Güvenlik güçlerinin olayla ilgili olarak verdikleri bilgilerde de açıklanmaya  gereksinim duyan noktalar vardır. Mahkeme tarafından Abdülmenaf Kaya'nın hukuka  aykırı bir şekilde öldürüldüğünün şüpheden ari bir şekilde tespit edilemediği  doğrudur. Buna karşın, başvurucunun iddialarının tamamıyla kanıtlanamamış  olması, iddialarının Sözleşme'nin 13. maddesi anlamında tartışılabilir iddialar  olamayacağı anlamına gelmez (bkz. 27 Nisan 1988 tarihli Boyle ve Rice-United  Kingdom kararı, Series A, no. 131, s. 23). Mahkeme'nin bu konulardaki kararı  iddia konusu üzerinde etkili bir soruşturma yürütülmesi gerekliliği ile  çelişmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;108. Mahkeme, olay mahallinde yapılan otopsi ve adli tıp incelemesi konusunda  daha önce saptamış olduğu ciddi eksiklikleri ve yetkili makamların ölüm sebebine  ilişkin olasılıkları dikkate almak konusundaki başarısızlıklarını anımsatır  (bkz. yukarıda paragraf 89-92). Ölüm olayıyla ilgili etkili bir araştırmanın  eksikliği, başvurucunun ve yakın akrabaların Abdülmenaf Kaya'nın ölümü üzerine  yetkili makamlara karşı başvurabilecekleri etkili bir yolun bulunmadığı anlamına  da gelir. Bu durum tazminatı da içerecek şekilde herhangi bir başvuru yolunun  bulunmaması anlamına gelir ve Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlali  niteliğindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu durumda Sözleşme'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;V. Sözleşme'nin 2.,6., ve 13. Maddelerinin Sözleşmenin 14. Maddesiyle  Bağlantılı Olarak İhlali İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;109. Başvurucu, Sözleşme'nin 2.,6. ve 13. maddelerinden hareketle, kendi  haklarının ve ölen kardeşinin haklarının etnik kökenlerinden dolayı 14. maddeyle  bağlantılı olarak ihlal edildiğini iddia etmiştir. 14 madde hükmü şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşme'de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk,  renk, dil, din, siyasal ya da başka görüşler, ulusal veya sosyal köken, ulusal  bir azınlığa mensup olma, servet, doğuş veya herhangi başka bir durum bakımından  hiçbir ayrım gözetilmeksizin sağlanır".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;110. Başvurucu, ölen kardeşinin yaşamının ve güney-doğuda yaşayan Kürt  halkının yaşamlarının Kürt-olmayan kişilerinkinden daha az korunduğunu iddia  etmiştir. Bölgede yürütülen askeri operasyonlardan Kürt halkının son derece kötü  etkilendiğini ve güvenlik güçlerinin sivillerin yaşamını tehdit eden riskleri  azaltmak için gerekli önlemleri almak konusunda başarısız olduklarını iddia  etmiştir. Dahası, güvenlik güçlerinin yaklaşımı Kürt halkını bir şekilde PKK'yla  bağlantılı görmekti. Teröristlerle siviller arasında herhangi bir ayrım  yapılmamaktaydı. Nitekim ölen kardeşi tipik bir çiftçi gibi giyinmiş olmasına  karşın, güvenlik güçleri ve savcı tarafından PKK'lı olarak nitelenmişti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;111. Hükümet, başvurucunun bu yöndeki iddialarını da 2. madde altındaki yerel  düzeyde başvuru yollarına ulaşmanın mümkün olmadığı yolundaki iddialarıyla  birlikte reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;112. Komisyon, kendisine sunulan delillerin başvurucunun 14. maddenin  ihlaline ilişkin iddiasını karşılamadığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;113. Mahkeme de Komisyon'la aynı fikirdedir. Başvurucu bu iddiayı  doğrulayacak herhangi bir delil ileri sürmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;VI. Sözleşmeyi İhlal Eden İdari Uygulama İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;114. Başvurucunun iddiasına göre, davalı Devlet'te Sözleşme'nin 2. ve 13.  maddelerinin ihlaline resmi olarak göz yumulmaktadır ve bu durum kendisinin ve  kardeşinin de mağdurları arasında bulundukları ihlalleri yaygınlaştırmaktadır.  Başvurucu, güney-doğuda güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen öldürme  olaylarında idari araştırmaların tam olarak yapılmamasının ve sorumluların  soruşturulamamalarının yerleşmiş bir uygulama olduğunu ileri sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;115. Başvurucu, Sözleşme'nin ihlaline ilişkin iddiaların reddedilmesinin de  yetkili makamlar tarafından bir politika haline getirildiğini ve bunun,  mağdurların hak arama yollarını kullanmalarını engellediğini ileri sürmüştür. Bu  politikanın bir sonucu olarak hukuka aykırı öldürmeler ya hiç araştırılmamakta  veya isteksiz bir araştırma yürütülmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;116. Bu iddiaları ne Hükümet ne de Komisyon kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;117. Mahkeme'ye göre Komisyon'un sunmuş olduğu deliller başvurucunun  dayandığı Sözleşme maddelerinden herhangi birinin ihlalinin idari uygulama  haline getirildiği sonucuna varılmasını mümkün kılmamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;VII. Sözleşme'nin 50. Maddesinin Uygulanması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;118. Başvurucu zararının 50. maddeye göre giderilmesini istemiştir. Bu  maddeye göre;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme bir Yüksek Sözleşen Tarafın yargı mercileri veya herhangi başka bir  resmi mercii tarafından verilmiş olan bir kararın veya alınmış olan bir tedbirin  bu Sözleşme'den doğan yükümlülüklere tamamen veya kısmen aykırı düştüğü hükmüne  varırsa ve eğer ilgili tarafın içhukuku bu karar veya tedbirin sonuçlarını ancak  kısmen gidermeye elverişli ise, Mahkeme kararında gerektiği takdirde zarar gören  tarafa adil bir tatmin şekline hükmolunur".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Manevi Zararlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;119. Başvurucu, kardeşinin kasten ve hukuka aykırı bir şekilde öldürülmesinin  Sözleşme'nin en temel hükümlerinden birinin ihlali anlamına geldiğini iddia  etmiştir. Dahası, güvenlik güçlerinin elinde ölmesi hayatta kalan dul eşini ve  yedi çocuğunu herhangi bir destekten ve gelirden yoksun bırakmıştır. Başvurucu  30,000 İngiliz sterlingi tazminat talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme'den, yetkililerin kardeşinin öldürülmesinden sonra yeterli  araştırmayı yapmamalarından ve kardeşini silahlı çatışma sırasında ölü olarak  ele geçen bir terörist olarak nitelemelerinden dolayı 10,000 İngiliz sterlingi  tazminat istemiştir. Bunun yanında, davalı Devlet'in 13. maddenin ihlalini idari  bir uygulama haline getirmek suretiyle Sözleşme'nin 6., ve 13. maddelerini ihlal  etmesi dolayısıyla da 20,000 sterling tazminata hükmedilmesini istemiştir (bkz.  yukarıda paragraf 114 ve 115).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;120. Hükümet başvurucunun istemlerini reddetmiştir. İddiaları dayanaksız  kalmış ve başvurucu iddialarını yerel mahkemeler önünde ileri dahi  sürmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;121. Komisyon temsilcisi başvurucunun istemleri konusunda yorum  yapmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;122. Mahkeme, başvurucunun kardeşinin iddia edildiği gibi hukuka aykırı bir  şekilde öldürüldüğünün kanıtlanamadığını tespit eder. Bununla birlikte  Sözleşme'nin 2. ve 13. maddelerinin ihlaline ilişkin bulgulardan hareketle  Mahkeme, ölenin hayatta kalan dul eşinin ve çocuklarının ölümün etkili bir  şekilde araştırılmamasından dolayı bir miktar tazminatla tatmin edilmeleri  gerektiği sonucuna varmıştır. Bu noktada Mahkeme, başvurunun sadece başvuranın  kendisi ve ölen kardeşi adına değil ama ölenin dul eşi ve çocukları adına da  yapılmış olduğunu belirtir. Mahkeme bu noktadan hareketle 10,000 İngiliz  sterlingi tazminata hükmeder. Öte yandan başvurucunun kendi kaybından emin  olmadığı için Mahkeme onun adına herhangi bir tazminata hükmetmez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Mahkeme Masrafları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;123. Başvurucu, Sözleşme kurumları önündeki hazırlık ve savunma sürecinde  yapılan harcamalar ve mahkeme masrafları için 19,840.60 İngiliz sterlingi talep  etmiştir. Başvurucu bu konudaki taleplerini şu şekilde sıralamıştır: Birleşik  Krallık'taki hukuki temsilcilerinin masrafları 15,420.60 ve Türk hukuki  temsilcilerinin masrafları 1,000; Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'nden Bay  Abdullah Koç ve Bay Sedat Aslantaş'a 250; idari masraflar 1,950; çeviri  masrafları 480; temsilcilerin Türkiye'de tanık dinledikleri oturumdaki çeviri  masrafları için 185; fotokopi, posta ve telekomünikasyon masrafları 255 ve  Türkiye'deki diğer idari masraflar 300.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;124. Başvurucu Avrupa Konsey'inden hukuki yardım almamıştır. Başvurucu,  yukarıda sıralanan masrafların gerçek ve gerekli, ve davanın karmaşıklığı göz  önünde bulundurulduğunda makul olduğunu ileri sürmüştür. Mahkeme tarafından  kararlaştırılan tazminat miktarının doğrudan doğruya Birleşik Karllık'taki  hukuki temsilcilerinin banka hesabına ve yıllık %8 faizle yatırılmasını talep  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;125. Hükümet, istenilen miktarın istenme gerekçesinin açıkça ortaya  konulmadığı, ve Türkiye'deki avukatların ücretleriyle kıyaslandığında gereksiz  ve abartılı olduğu nedeniyle istemin reddedilmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;126. Komisyon temsilcisi başvurucunun talep ettiği miktar üzerinde yorum  yapmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;127. Mahkeme bir orta yol bularak ve başvurucunun verdiği ayrıntıları hesaba  katarak, başvurucunun İngiliz ve Türk avukatlarından kaynaklanan masraflarını  17,000 İngiliz sterlingi olarak belirlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Gecikme Faizi:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme'nin bilgisine göre Birleşik Krallık'ta uygulanan kanuni faiz  %8'dir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, Bu Noktalardan Hareketle&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hükümetin başvurucunun başvuru ehliyetine ilişkin ilk itirazını 8 oya  karşılık 1 oyla reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başvurucunun kardeşinin Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edilmesi  suretiyle hukuka aykırı bir şekilde öldürüldüğü iddiasının kanıtlanamadığına  oybirliğiyle karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Davalı Devlet'in yetkili makamlarının, başvurucunun kardeşinin öldürülmesi  olayıyla ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütmemiş olmaları dolayısıyla  Sözleşme'nin 2. maddesini ihlal ettiklerine sekiz oya karşı bir oyla karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. İçhukukta yaşama hakkının yeterince korunmadığı bu nedenle Sözleşme'nin 2.  maddesinin ihlal edildiği yolundaki iddianın incelenmesine gerek olmadığına  oybirliğiyle karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine sekiz oya karşı bir oyla  karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Başvurucunun Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanan iddiasının  incelenmesine gerek olmadığına oybirliğiyle karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Sözleşme'nin 2., 6. ve 13. maddelerinin 14. maddeyle bağlantılı olarak  ihlal edilmemiş olduğuna oybirliğiyle karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Sekiz oya karşı bir oyla,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) davalı Devlet'in Abdülmenaf Kaya'nın hayatta kalan dul eşine ve  çocuklarına, üç ay içinde, manevi zarar karşılığında 10,000 İngiliz Sterlinginin  Türk parası olarak karşılığını ödemesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Üç ayın geçmesinden itibaren her ay için %8 faiz yürütülmesine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Oybirliğiyle,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) davalı Devlet'in başvurucuya, üç ay içinde, mahkeme masrafları  karşılığında, 17,000 İngiliz Sterlinginin&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Üç ayın bitiminden itibaren %8 faiz yürütülerek ödenmesine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Başvurucunun tatmin için ileri sürdüğü diğer talepleri reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;YARGIÇ GÖLCÜKLÜ'NÜN KARŞI OYU&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Aşağıdaki nedenlerle bu davadaki çoğunlukla aynı görüşte değilim.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Bu davada Bay Kaya'nın 25. maddeden hareketle başvuru ehliyetine sahip  olduğu kanıtlanamamıştır, çünkü kardeşinin ölümünden sonra herhangi bir ulusal  makama başvurmamakla kalmamış aynı zamanda olayların seyriyle, olayda yer alan  kişilerle ve tanıklarla ilgili olarak da herhangi bir bilgi aktarmamıştır.  Kardeşinin ölümünden altı gün sonra Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'ne giderek  orada bir ifade vermiştir. Bu ifadenin yazılışından başka bir kişi tarafından  kaleme alınmış olduğu anlaşılmaktadır. İfade dolaylı anlatımla yazılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Önümüzdeki davada gerçek bir başvurucunun bulunduğunu kabul etmek yalnızca  bir iddiayı kabul etmek anlamına gelir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Başvurucu yetkili ulusal makamlar, Komisyon veya onun Türkiye'ye giden  temsilcileri tarafından Komisyon'a başvuru yapıldıktan Avrupa İnsan Hakları  Mahkemesi önündeki duruşmanın sonuna kadar hiçbir zaman görülememiş ve  dinlenememiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurunun incelenmesine Komisyon'daki aşamada ve Mahkeme aşamasında hiçbir  şekilde katılmamıştır. Olayın görgü tanığı olduğu iddia edilen ve işlemler  başlar başlamaz gözden kaybolan (bkz. Komisyon'un raporu) Hikmet Aksoy da aynı  şekilde başvurunun incelenmesine hiçbir aşamada katılmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Apaçık ortada olan bu noktalara karşın Komisyon başvuruyu kabul edilebilir  bulmuş ve esasa girerek şu sonuca varmıştır: "...Komisyon yazılı ve sözlü  delillerin değerlendirilmesinden başvurucunun kardeşinin başvurucu tarafından  iddia edildiği gibi güvenlik güçleri tarafından kasten öldürüldüğünün hertürlü  şüpheden ari bir şekilde kanıtlandığına kanaat getirememiştir" (Komisyon  raporu).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Benim görüşüme göre Komisyon başvuruyu görüşmek yerine gündeminden  çıkarmalıydı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Komisyon, Türkiye aleyhine bu başvuru gibi başvurulardaki gerçekleri ve bu  başvuruların gerçek niteliğini anladığı zaman benzer bir başvuruda doğru kararı  (Başvuru no. 22057/93, Siyamet Kapan-Türkiye, 13 Ocak 1997 tarihli karar,  Decisions and Reports 89, s. 17) vermiştir (Kaya-Türkiye başvurusunu görüştükten  sonra). Adıgeçen karar şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 25. maddesinin 1. fıkrası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"a) Bu maddenin kurduğu sistem bireysel başvuruya dayanır ve Komisyon re'sen  harekete geçmeyeceği gibi actio popularis'i de kabul etmeyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Başvurucular başvurularını yaptıkları andan itibaren işlemlere  katılacaklardır. Komisyon başvurucuların başvurularını savunmaktaki  yeteneklerine ve arzularına güvendiğinden bu durum gerçekleşmedikçe incelemeye  devam etmeyecektir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 30 maddesinin 1. fıkrası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Başvurunun güvenilirliğinden ve başvurucunun temsilcileri tarafından  sunuluşunun geçerliliğinden kuşkulanır. Gözkorkutma iddialarına bakılmaksızın  katılmak başvurucunun görevidir. Başvurucunun Komisyon veya temsilcileri önüne  çıkmaması ve temsilcilerinin onun isteklerini içeren elyazısıyla yazılmış bir  dilekçeyi sağlayamamaları durumunda, temsilcileri başvurucu adına hareket etme  yetkilerini gösterememişler demektir. Genel ilgi gerçekleşmemiştir. Başvuru  listeden çıkarılır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Vurgulamam gerekir ki Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'nin aldığı ifade  dışında gerçek bir başvurucunun varlığına ilişkin herhangi bir kanıt yoktur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Karşı çıkılmamış bu noktalara karşın Mahkeme, Bay Kaya'nın Sözleşme'nin  25. maddesi çerçevesinde başvuru ehliyetinin tam olduğunu, davalı Hükümet'in  ehliyet konusundaki itirazı Komisyon aşamasında ileri sürmeyip bu olanaktan  kendi isteğiyle vazgeçtiğini belirterek kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Hükümet'in bu konuyu Komisyon önünde ileri sürmediği doğrudur. Ancak bunun  sebebi son ana kadar başvurucunun davasını savunmaya geleceği düşüncesiyle  boşuna beklemiş olmalarıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Buna karşın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme'nin 45. maddesini  uygulamak suretiyle başvuruyu listesinden çıkaracak yerde, Komisyon'un,  başvurunun güvenilirliğinden şüphe edilmesi durumunda listeden çıkarılacağına  ilişkin daha sonraki kararını bilmesine karşın davayı kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Yukarıdaki düşünceler beni Kaya davasının esasına girmekten alıkoysa da,  Mahkeme'nin çoğunluğunun 2. maddenin ve 13. maddenin ihlallerine ilişkin  kararlarına da katılmadığımı belirtmek isterim.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. 2. madde hakkında sadece bir başka davada (Gündem-Türkiye) Komisyon'un  Sözleşme'nin 3., 5. ve 8. maddelerinin ve 1. Protokol'ün 1. maddesinin  başvurucunun Komisyon'un önüne hiç çıkmaması nedeniyle ve iddiaların her türlü  şüpheden ari bir şekilde kanıtlanamaması nedeniyle ihlal edilmediğine karar  verdiğine dikkat çekmek isterim. Bu kararla tamamen aynı görüşteyim. Bana göre  iddialar şüpheden ari bir şekilde kanıtlanmadıkça Sözleşme'nin herhangi bir  maddesinin (özellikle de 6. ve/veya 13. maddenin) ihlaline hükmedilmesi  mantıksızdır. Buna davalı Hükümet'in olayı ortaya çıkarabilmek için elinden  gelen herşeyi yapmış olduğunu da katmak gerekir. Devletlerin Sözleşme'yi  imzalamakla altına girdikleri yükümlülüğün sonuçları elde etmek değil önlemleri  almak olduğunu tekrarlamak gerekir mi bilmiyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. 6. ve/veya 13 maddelerle ilgili olarak sadece Komisyon'un bazı  kararlarını anmakla yetineceğim.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Aytekin-Türkiye davasında (22880/93, 18 Eylül 1997) Komisyon haklı olarak  Devletin yaşama hakkını korumak konusundaki pozitif yükümlülüğünü yerine  getirmediğini ve 2. maddenin ihlal edildiğini ancak 13. maddeye ilişkin herhangi  bağımsız bir konunun bulunmadığını 29 oya karşı bir oyla kararlaştırmıştır.  Komisyon aynı sonuca Ergi-Türkiye davasında ( başvuru no. 23818/94, 20 mayıs  1997) da ulaşmıştır (22 oya karşı 9 oyla). Yasa-Türkiye davasında (başvuru no.  22495/93, 8 Nisan 1997) da Komisyon hem 6. maddeye hem de 13. maddeye ilişkin  olarak aynı sonuca varmıştır (otuz oya karşı iki oyla). Dikkat edilmesi gerekir  ki yukarıda sayılan kararların tümü önümüzdeki olaydakinden (bkz. Bay Bratza'nın  ve Bay Reffi'nin karşıoyu) daha önce kabul edilmiştir. Başvurucunun ölüm olayına  ilişkin olarak tatmin edici ve etkili bir soruşturmanın yapılmamış olması  yönündeki iddiası bana göre 6. ve 13. maddeler kapsamında değerlendirilmesi  gereken bir iddia değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Son olarak, başvurucu herhangi bir yerel makama başvurmamakla yetinmediği  ve fakat Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'ne açıklamalarda bulunduktan hemen  sonra ortadan kaybolduğu zaman içhukuk yollarının nasıl olup da tüketilmiş  sayılabildiğini merak ediyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Olayda başvurucu olduğu iddia edilen kişinin İngiliz temsilcilerinin  ücretlerinin doğrudan doğruya Birleşik Krallık'taki hesaplarına yatırılmasını  istemeleri de olayda gerçek bir başvurucu bulunmadığını kanıtlamıyor mu?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. Ölenin dul eşine ve çocuklarına manevi tazminat verilmesine kesinlikle  katılmıyorum. Ne onlar ne de başvurucu iddia ettikleri üzüntülerini gidermek  için ve davalarını savunmak için herhangi bir şey yapmışlardır. Komisyon'un bu  konuda herhangi bir yorum 0yapmamış olması ilginç değil midir?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. İç hukuk yollarının tüketilmemiş olması ve başvurucu olduğu iddia edilen  kişinin davranışları konusunda Akdıvar ve diğerleri-Türkiye ve Menteş ve  diğerleri-Türkiye davalarındaki karşı oylarıma gönderme yapıyorum&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2142416428726712633-4975839855999690811?l=aihmkararlari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/feeds/4975839855999690811/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2142416428726712633&amp;postID=4975839855999690811&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/4975839855999690811'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2142416428726712633/posts/default/4975839855999690811'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkararlari.blogspot.com/2006/10/kaya-trkiye-davasi.html' title='KAYA / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2142416428726712633.post-5881032460898235097</id><published>2006-10-21T13:41:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T13:42:03.510+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>KIBRIS / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(25781/94) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;10 Mayıs 2001&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;Kıbrıs - Türkiye davasında,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. L.WILDHABER, Başkan,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. E.PALM,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. J.P.COSTA,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. L.FERRARI BRAVO,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. L.CAFLISCH,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. W.FUHRMANN,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. K. JUNGWIERT,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. M. FISCHBACH,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. B.ZUPANCIC,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. N.VAJIC,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. J.HEDIGAN,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. M. TSATSA-NIKOLOVSKA,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. T. PANTIRU,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. E. LEVITS,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. A. KOVLER,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. K. FUAD, Türkiye adına ad hoc yargıç,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. S. MARCUS-HELMONS, Kıbrıs adına ad hoc yargıç&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ve Sekreter, Sn. M. De SALVIA'nın&lt;/p&gt; &lt;p&gt;katılımı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi olarak toplanmış,  20-22 Eylül 2000 ve 21 Mart 2001 tarihlerinde yapılan gizli görüşmeler  sonucunda, yukarıda son anılan tarihte benimsenmiş olan aşağıdaki karara  varmıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvuru, İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme'ye  ("Sözleşme") (1) ek 11 No'lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce uygulanan  hükümlere uygun olarak, 30 Ağustos 1999 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti  ("Davacı Hükümet") ve 11 Eylül 1999 tarihinde de Avrupa İnsan Hakları Komisyonu  ("Komisyon") tarafından Mahkeme'ye yapılmıştır (11 No'lu Protokol Madde 5§4 ve  Sözleşme'nin eski 47 ve 48. Maddeleri).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başvurunun nedeni, davacı Hükümetin, 22 Kasım 1994 tarihinde, Sözleşme'nin  eski 24.maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Komisyon'a yaptığı başvurudur  (başvuru no. 25781/94).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Davacı Hükümet, Kıbrıs'taki mevcut durumla ilgili olarak, Türkiye'nin  Temmuz 1974'te Kuzey Kıbrıs'ta gerçekleştirdiği askeri harekatın başlangıcından  bu yana, Türkiye Hükümeti'nin (davalı Hükümet), Komisyon'un, Sözleşme'nin eski  31. maddesi uyarınca, 10 Temmuz 1976 ve 4 Ekim 1983 tarihlerinde benimsediği  raporları ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin benimsediği kararları dikkate  almaksızın, Sözleşme'yi sürekli olarak ihlal ettiğini öne sürmektedir. Davacı  Hükümet, Sözleşme'nin 1.,11.,13.,14.,17. ve 18., maddeleriyle, 1 No'lu  Protokolün 1.,2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu şikayetler, yeri geldikçe, aşağıdaki konularla ilgili olarak dile  getirilmiştir: Kıbrıslı kayıp Rumlar ve bunların akrabaları, yerlerinden edilmiş  kişilerin ikametgah ve mülkiyet hakları, yerlerinden edilmiş Kıbrıslı Rumların  serbest seçim yapabilme hakları, Kuzey Kıbrıs'taki Rumların yaşam koşulları ve  Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıslı Türklerle Çingenelerin durumları.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Başvuru, 28 Haziran 1996 tarihinde, Komisyon tarafından kabuledilebilir  bulunmuştur. Dostane çözümün sağlanabileceği herhangi bir zeminin olmadığı  sonucuna varan Komisyon, bir rapor hazırlamış ve 4 Haziran 1999 tarihinde,  olayları ve davalı Hükümet'in iddia konusu ihlallerine ilişkin Komisyon görüşünü  içeren bu raporu (2) kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Davacı Hükümeti Mahkeme huzurunda, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin başsavcısı, Sn.  A. Markides, Davalı Hükümeti ise Sn. Z. Necatigil temsil etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. 20 Eylül 1999 tarihinde, Büyük Daire Kurulu, kararın Büyük Daire  tarafından verileceğini kararlaştırmıştır (İçtüzük M.100§1).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Büyük Daire, Sözleşme'nin M.27§§2 ve 3 ile İçtüzüğün 24. (önceki şekli),  28. ve 29. Madde hükümlerine göre oluşturulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Türkiye adına seçilmiş yargıç Rıza Türmen, Büyük Daire'deki oturumlara  katılmaktan çekilmiş (İçtüzük M.28), davalı Hükümet bunun üzerine ad hoc yargıç  olarak Sn. S. Dayıoğlu'nu atamıştır (Sözleşme'nin 27§2 ve İçtüzüğün 29§1  Maddeleri). Davacı Hükümet'in, Sn. Dayıoğlu'nun davaya katılımına karşı çıkması  üzerine, Büyük Daire, 8 Aralık 1999 tarihinde, Dayıoğlu'nun davadan çekilme  isteğini Başkana bildirmiştir (İçtüzük M28§§3 ve 4). Davalı Hükümet, akabinde,  ad hoc yargıç olarak davaya katılmak üzere, Sn. N. Ferdi'yi atamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yine 8 Aralık 1999 tarihinde, Büyük Daire, davalı Hükümet'in, Kıbrıs  bakımından seçilmiş Yargıç Sn. L. Loucaides'in davaya katılımına ilişkin olarak  dile getirdiği itirazlarını ele almıştır. İtirazları inceleyen Büyük Daire, aynı  tarihte, Sn. Loucaides'ten davadan çekilmesini istemeyi kararlaştırmıştır. Bunun  üzerine davacı Hükümet, Sn. L. Hamilton'u ad hoc yargıç olarak atamıştır  (Sözleşme'nin 27§2 ve İçtüzüğün 29§1 Maddeleri).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29 Mart 2000 tarihinde, davacı Hükümet'in, Sn. Ferdi'nin davaya katılımına  ilişkin olarak yönelttiği itirazları üzerine, Büyük Daire, Sn. Ferdi'nin davaya  katılmamasını kararlaştırmıştır (İçtüzük M.28§4). Davalı Hükümet bunun üzerine,  Sn. K. Fuad'ı ad hoc yargıç olarak atamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. Hamilton'ın 29 Kasım 2000'de vefat etmesini müteakiben davacı Hükümet'in  ajanı, 13 Aralık 2000 tarihinde, Sekreterya'ya, Hükümeti'nin ad hoc yargıç  olarak, Sn. Marcus-Helmons'u atadığını bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Davada izlenecek usul, 24 Ekim 1994 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda,  tarafların Ajanları ve temsilcileriyle yapılan istişareler sonucunda Başkan  tarafından belirlenmiştir (İçtüzük M. 58§1). 24 Kasım 1999'da, Büyük Daire,  Başkanın yazılı ve sözlü usulle ilgili önerilerini kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Bu düzenlemeler gerçekleştirilirken, davacı Hükümet, Başkan tarafından  belirlenen süre içinde (31 Mart 2000) görüşlerini sunmuştur. 24 Nisan 2000  tarihli bir yazıyla ve verilen sürenin dolmasından sonraki bir tarihte, davalı  Hükümet Ajanı, Hükümetinin 24 Temmuz 2000 tarihinden önce görüşlerini sunması  için ek süre talep etmiştir. 3 Mayıs 2000 tarihinde Başkan, Büyük Daire'ye  danışarak, davalı Hükümet'in görüşlerini sunması için verilen sürenin 5 Haziran  2000 tarihine uzatılmasını, bu süre zarfında da davalı Hükümet'in görüş  sunmamasının, görüş sunma hakkından vazgeçildiği şeklinde değerlendirileceğine  işaret ederek talebi kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Davalı Hükümet'in, verilen ek süre içinde de görüş sunmaması üzerine, Başkan,  16 Haziran 2000 tarihli bir yazı ile her iki tarafın da artık yazılı savunma  sunamayacaklarını belirtmiştir. Davacı Hükümet'in görüşlerinin bir nüshası,  davalı Hükümet'in Ajanına sadece bilgilendirme amacıyla gönderilmiştir. Daha  sonra Başkan, bir yazıyla tarafları, 7 Eylül 2000 tarihinde her iki tarafın da  Ajanlarının katılımıyla bir hazırlık toplantısı yapılacağı hususunda  bilgilendirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. 7 Eylül 2000 tarihinde, Başkan, duruşmayla ilgili düzenlemeleri nihayete  erdirmek için davacı Hükümet'in Ajanı ve diğer temsilcileriyle bir araya  gelmiştir. Davalı Hükümet, davet edilmesine karşın, toplantıya iştirak  etmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Duruşma, kamuya açık olarak, 20 Eylül 2000 tarihinde, Strazburg'taki  İnsan Hakları Binası'nda yapılmıştır (İçtüzük M. 59§2). Davalı Hükümet, duruşma  öncesinde temsilcilerin isimlerini Mahkeme'ye bildirmediği gibi, duruşmaya da  katılmamıştır. Davalı Hükümet'in duruşmaya katılmaması için yeterli sebep  bulamayan ve bu tür bir davanın adaletin uygun bir biçimde dağıtılmasıyla  bağdaşabileceğine ikna olan Büyük Daire duruşmaya devam etme kararı almıştır  (İçtüzük M.64).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan, 21 Eylül 2000 tarihli bir yazıyla Bakanlar Komitesi Başkanını  karardan haberdar etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme huzurunda bulunanlar :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) davacı Hükümet adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. A. MARKIDES, Ajan,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. I. BROWNLIE QC,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. D. PANNICK QC,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. C.PALLEY,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. M. SHAW,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. S.M. JOANNIDES,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. P. POLYVIOU,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. P. SAINI,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. N. EMILIOU,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) davalı Hükümet adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Davalı Hükümet, duruşmada bulunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, Sn. Markides, Sn. Brownlie, Sn.Shaw, Sn. Pannick ve Sn. Polyviou  tarafından yapılan konuşmaları dinlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVAYA ESAS TEŞKİL EDEN OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Genel Kapsam&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Bu başvuruda dile getirilen şikayetler, Temmuz ve Ağustos 1974'te Kuzey  Kıbrıs'ta gerçekleştirilen Türk askeri harekatlarından ve Kıbrıs'ın süregelen  bölünmüşlüğünden kaynaklanmaktadır.1996'da Loizidou-Türkiye davasının esaslarını  ele alırken Mahkeme Türk askeri varlığını aşağıdaki ifadelerle tarif etmiştir  (18 Aralık 1996 tarihli Loizidou-Türkiye kararı (esaslar), RD 1996-VI, s.2223,  §§ 16-17) :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"16. 30.000'i aşkın Türk Silahlı Kuvvetleri personeli, düzenli olarak  devriyelerin gezdiği ve tüm ana iletişim hatlarında kontrol noktaları bulunan  Kuzey Kıbrıs'ın işgal altındaki alanının tamamı boyunca konuşlandırılmıştır.  Ordunun karargahı Girne'dedir. Magosa'dan Lefkoşa'nın Mia Milia bölgesine kadar  olan alanı kapsayan mıntıkada bulunan 14.500 personelli 28. Piyade Bölüğü  Paşaköy'de üslenmiştir. 15.500 personelli 39.Piyade Bölüğü'nün üssü Çamlıbel  köyündedir ve mıntıkası Alayköy'den Lefke'ye kadar olan alanı kapsar.  TOURDYK'nın (Kıbrıs Türk Alayı) üssü Lefkoşa yakınlarındaki Ortaköy olup,  mıntıkası Lefkoşa Uluslararası Havaalanı'ndan Pedhieous nehrine kadar olan  bölgeyi kapsar. Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve ileri karakollar sırasıyla  Magosa ve Girne'de üslenmiştir. Türk Hava Kuvvetleri personeli Geçitkale,  Pınarbaşı ve diğer hava sahalarında üslenmiştir. Türk Hava Kuvvetleri Adana'daki  Türk topraklarında üslenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Türk Silahlı Kuvvetleri ve askeri bölgelere giren tüm siviller, KKTC  vatandaşlarına yönelik olarak öngörülen ölçüde KKTC Anayasası'nın 156. maddesi  ve 1979 tarihli Askeri Yasak Bölge Kararnamesi (9. Madde) uyarınca Türk askeri  mahkemelerine tabidir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Kıbrıs'ın devam eden bölünmüşlüğünde, 1983 Kasımında, "Kuzey Kıbrıs Türk  Cumhuriyeti" nin (KKTC) ilanı ve sonrasında, 7 Mayıs 1985 tarihinde "KKTC  Anayasası"nın yürürlüğe girmesiyle önemli bir gelişme meydana gelmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu gelişme, uluslararası toplum tarafından kınanmıştır. 18 Kasım 1983'te  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, "KKTC"nin ilanının hukuken geçersiz  olduğunu bildiren ve tüm devletleri Kıbrıs Cumhuriyeti dışında herhangi bir  Kıbrıs devletini tanımamaya çağıran 541 Sayılı Kararı (1983) kabul etmiştir.  Benzer bir çağrı, 11 Mayıs 1984 tarihinde, 550 Sayılı Güvenlik Konseyi Kararı  (1984) ile de yapılmıştır. Kasım 1983'te Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Kıbrıs  Cumhuriyeti'ni Kıbrıs'ın tek meşru hükümeti olarak tanımaya devam etmeyi  kararlaştırmış ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve  birliğine saygı gösterilmesi çağrısında bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Davalı Hükümet'e göre, "KKTC", Türkiye dahil diğer tüm egemen  Devletlerden siyasi olarak bağımsız olan demokratik ve anayasal bir Devlettir ve  Kuzey Kıbrıs'taki yönetim, Türkiye tarafından değil, self-determinasyon  haklarını kullanan Kıbrıslı Türkler tarafından kurulmuştur. Buna rağmen,  diplomatik ve anlaşma ilişkileriyle uluslararası örgütlerde yer alma bağlamında  uluslararası olarak tanınan tek Kıbrıs Hükümeti Kıbrıs Cumhuriyeti'dir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. Birleşmiş Milletler barış gücü ("UNFICYP") bölgede bir tampon bölge  oluşturmuştur. Kıbrıs sorununu bir çözüme kavuşturmak amacıyla her iki tarafça  da kabul edilebilir uluslararası düzenlemeler temelinde Birleşmiş Milletler  düzeyinde birçok siyasi girişimde bulunulmuştur. Bu amaçla, Güvenlik Konseyi  adına hareket eden Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri yönetiminde bir dizi  toplumlar-arası müzakere gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda, davalı Hükümet,  Kuzey Kıbrıs'taki yetkililerin, federal bir anayasa çerçevesinde iki toplumluluk  ve iki bölgelilik ilkelerinin kabul edilmesi gerektiğini düşündükleri bir temel  üzerinde müzakerelere katıldıklarını dile getirmektedir. Bu müzakere temelinin  dayanağı, her iki tarafın istediği federal bir çözümün "iki-toplumlu" ve  "iki-bölgeli" olacağını teyit eden BM Genel Sekreteri tarafından hazırlanan 15  Temmuz 1992 tarihli Fikirler Dizisi ile 26 Ağustos ve 25 Kasım 1992 tarihli BM  Güvenlik Konseyi kararlarıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, ve işbu başvuruyla ilgili olarak, 1981'de Birleşmiş Milletler Kayıp  Şahıslar Komitesi ("CMP"), "Temmuz 1974 ve sonrasındaki olayların yanı sıra  toplumlararası çarpışmalar esnasında kaybolduğu bildirilenlerin durumlarını  araştırmak" ve "her iki toplumdan da kayıp şahısların ayrıntılı bir listesini  çıkararak, mümkün olduğu takdirde hala hayatta olup olmadıklarını belirtmek ve  eğer ölmüşlerse yaklaşık ölüm tarihlerini tespit etmek" amacıyla kurulmuştur.  CMP, henüz araştırmalarını tamamlamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Daha önceki Devlet başvuruları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Temmuz ve Ağustos 1974'teki olaylar ve sonrasındaki gelişmeler, davacı  Hükümet tarafından davalı Hükümet'e karşı, Sözleşme'nin eski 24. maddesi  uyarınca üç tane başvuruda bulunulmasına yol açmıştır. Birinci (no.6780/74) ve  ikinci (6950/75) başvurular Komisyon tarafından birleştirilmiştir. Bu iki  başvuruya ilişkin olarak Komisyon, Sözleşme'nin eski 31. maddesi uyarınca, 10  Temmuz 1976 tarihinde bir rapor ("1976 raporu") benimsemiştir. Bu raporda  Komisyon, davalı Hükümet'in, Sözleşme'nin 2, 3, 5, 8, 13 ve 14. maddeleri ile 1  No'lu Protokolün 1. maddesini ihlal ettiğine dair görüş belirtmiştir. 20 Ocak  1979'da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, (79) 1 sayılı kararı benimsemiştir.  Anılan kararda Bakanlar Komitesi, "Kıbrıs'ta insan haklarının sürekli  korunmasının ancak iki toplum arasında barış ve güvenin yeniden tesis edilmesi  suretiyle gerçekleştirilebileceğini ve toplumlar arası görüşmelerin uyuşmazlıkta  bir çözüme ulaşılabilmesi için uygun bir çerçeve sağlayacağını" ifade  etmektedir. Yine bu kararda Bakanlar Komitesi, taraflardan, uyuşmazlığın tüm  yönleriyle çözüme kavuşturulması için BM Genel Sekreteri'nin gözetiminde  müzakerelere yeniden başlamalarını istemiştir. Bakanlar Komitesi bu karara,  davaya ilişkin mülahazasının tamamlayıcısı olarak bakmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Davacı Hükümet tarafından yapılan üçüncü başvuru (no. 8007/77), Komisyon  tarafından eski 31. madde uyarınca benimsenen 4 Ekim 1983 tarihli raporun ("1983  raporu") konusuydu. Bu raporda Komisyon, davalı Hükümet'in Sözleşme'nin 5 ve 8.  maddeleri ile 1 No'lu Protokolün 1. maddesi uyarınca üstlendiği yükümlülükleri  ihlal ettiğine ilişkin görüş belirtmiştir. 2 Nisan 1992 tarihinde, Bakanlar  Komitesi, Komisyon'un 1983 raporuyla ilgili olarak (92) 12 sayılı kararı kabul  etti. Bakanlar Komitesi bu kararda, 1983 raporunu açıklayarak davayı inceleme  görevinin böylelikle tamamlandığını belirtmekle yetinmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. İşbu başvuru&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Bu başvuru, Mahkeme'ye gönderilen ilk başvurudur. Davacı Hükümet, sunduğu  görüşte Mahkeme'den, "davalı Hükümet"in Sözleşme'nin 1, 2, 3, 4, 5, 6, 8, 9, 10,  11, 13, 14, 17 ve 18. maddeleri ile 1 No'lu Protokolün 1. ve 2. maddelerinin  ihlalinden sorumlu olduğuna karar vererek açıklamasını' talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu iddialar dört büyük şikayet kategorisi altında dile getirilmiştir: Kayıp  Kıbrıslı Rumların ve akrabalarının haklarının ihlal edildiği iddiası; yerinden  edilmiş kişilerin ikametgah ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği iddiası; Kuzey  Kıbrıs'ta tecrit edilmiş bir durumda bulunan Rumların haklarının ihlal edildiği  iddiası; Kuzey Kıbrıs'taki Türk ve Çingenelerin haklarının ihlal edildiği  iddiası.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Komisyon'un bu başvuruya ilişkin saptamaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. Mahkeme, bu aşamada, Komisyon'un, davacı Hükümet'in çeşitli ihlal  iddialarıyla ilgili saptamalarını, her iki tarafın da sunduğu mülahaza ve  belgelerle Komisyon'un dayandığı diğer delilleri özetlemenin uygun olacağını  düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.Kayıp Kıbrıslı Rumların ve akrabalarının haklarının ihlal edildiği  iddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Davacı Hükümet, başvurusunda, silahlı çatışmaların kesilmesinden yirmi  yıl sonra yaklaşık 1491 Rum'un hala kayıp olduğunu iddia etmektedir. Bu  şahıslar, en son canlı olarak Türklerin elinde gözaltındayken görülmüşlerdir.  Bunların akıbeti hakkında davalı Hükümet bir açıklama getirmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Davalı Hükümet cevaben, kayıp şahısların halen hayatta veya gözaltında  olduklarına ilişkin herhangi bir kanıt bulunmadığını belirtmiştir. Davacı  Hükümet'in sunduğu ana görüşte belirtilen konular Sözleşme'den çok Birleşmiş  Milletler Kayıp Şahıslar Komitesi çerçevesinde ele alınmaya devam  edilmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Komisyon, görevinin, Türk ordusunun Temmuz ve Ağustos 1974'te  gerçekleştirdiği harekat sonrasında kaybolan Rumlara gerçekte ne olduğunu bulmak  olmadığı anlayışıyla çalışmaktadır. Komisyon'un görevi daha çok, davalı  Devlet'in, Sözleşme ihlaline yol açan kayıplarla ilgili gerçekleri açıklığa  kavuşturmak hususunda bir ihmali olup olmadığını belirmektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Bu amaçla Komisyon, 1976 ve 1983 raporlarındaki saptamalarını özellikle  dikkate almıştır. Komisyon, 1976 raporunda, çok sayıda Kıbrıslı'nın silahlı  çatışmalar sonucunda halen kayıp olduğu ve kaybolduğu bildirilen birçok şahsın  Türk ordusu tarafından hapsedilen Rumlar olarak teşhis edildiği hususunun büyük  ölçüde kabul edildiğini belirttiğini hatırlatır. O zamanki Komisyon görüşünün  ihtiva ettiği bu saptama, en son Türklerin elinde gözaltındayken görülen  şahısların akıbetinden Türklerin sorumlu olduğuna dair bir varsayım  oluşturmuştur. 1976 raporunda, bir taraftan Rum sivillerin ölüm olaylarının  büyük çapta olduğuna dikkat çeken Komisyon, diğer taraftan, kaybolduğu  bildirilen Rum tutukluların, hangi koşullarda bulunduğunu ve yaşayıp  yaşamadıklarını belirlemenin imkansız olduğunu düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Bu davada da Komisyon, 1983 raporundaki, 1974'te Türklerin elinde  tutsakken çok sayıda Rum'un kaybolduğuna ilişkin belirtiler bulunduğuna dair  saptamayı hatırlatarak bu saptamanın bir kez daha bu şahısların akıbetinden  Türklerin sorumlu olduğuna dair bir varsayım oluşturduğunu belirtir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Komisyon bu davada kendisine sunulan kanıtların, bazı kayıp şahısların en  son Türklerin elinde tutsakken görüldüklerine ilişkin daha önceki saptamalarını  teyit ettiğini belirtmektedir. Bu bağlamda, Komisyon aşağıdaki kanıtları göz  önünde bulundurmuştur: "KKTC Devlet Başkanı" sayın Denktaş'ın 1 Mart 1996  tarihinde yayımlanan ve Kıbrıslı milislerin gözetimine verilen tutuklu Rumların  bunlar tarafından öldürüldüklerine ve bu tür öldürme olaylarını engellemek için  bunların Türkiye'ye gönderildiklerine dair açıklama ; 1974 Kıbrıs harekatına  katılmış eski bir subay olan Profesör Yalçın Küçük'ün, Türk ordusunun temizlik  operasyonları diye bilinen geniş çaplı katletme olaylarına karıştığına ilişkin  iddiada bulunduğu açıklama; ABD Kongresi'ne sunulan, 18 Ağustos 1974 tarihinde,  Türk ve Kıbrıslı askerlerin Asha köyündeki Rum sivilleri toplayarak, 15 yaşın  üzerindeki erkekleri ayırdıklarını-ki bunların çoğunun daha sonra öldürüldüğü  bildirilmiştir- belirten Dillon Raporu; Komisyon'un, kayıp Rumların daha önce  Türk askerlerince ve Kıbrıslı milislerce tutsak edildiklerine ilişkin  saptamalarını destekleyen yazılı tanık ifadeleri.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Komisyon, Rum tutsakların ve sivillerin öldürüldüklerine dair kanıtlar  bulunmakla birlikte, kayıp şahısların ölümünde davalı Devlet'in sorumlu  tutulmasını gerektirecek kanıt bulunmadığı sonucuna varmıştır. Ne de  gözaltındaki şahısların herhangi birinin davalı Devlet'in elinde hala tutuklu  veya tutsak bulunduğuna dair bir kanıt bulunmaktadır. Diğer taraftan Komisyon,  kayıp şahısların akıbetlerinin yetkililer tarafından açıklığa kavuşturularak  mağdurların akrabalarının dikkatine sunulmadığını belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Komisyon, davacı Hükümet'in bu davadaki şikayetlerini incelemesinin  CMP'nin devam etmekte olan çalışmasına engel teşkil etmediğini düşünmektedir. Bu  bağlamda Komisyon, CMP tarafından yürütülen araştırmanın, listesindeki kayıp  şahısların yaşayıp yaşamadıklarını belirlemekten ibaret olduğuna dikkat  çekmektedir. Bu şahısların ölüm nedenini ya da öldüğü bildirilenlerin ölümündeki  sorumluluğun kime ait olduğunu bulma yetkisi bulunmamaktadır. Ayrıca, CMP'nin  yer bakımından yetkisi Kıbrıs adasıyla sınırlı olduğu için bazı kaybolma  vakalarının gerçekleştiği iddia edilen Türkiye topraklarında araştırma  yapamamaktadır. Komisyon, Sözleşme'nin ihlal edilmesinden sorumlu olan  şahısların bir çeşit ceza bağışıklığından faydalandıklarını ve CMP'nin  araştırmalarının Türk ordusunun veya Türk yetkililerin Kıbrıs'taki fiillerini  içerip içermeyeceğinin şüpheli olduğunu gözlemlemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Yerlerinden edilmiş kişilerin ikametgah ve mülkiyet haklarının ihlal  edildiği iddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Komisyon bu başlık altında, Davacı Hükümet'in sunduğu ana görüşe ilişkin  olarak 211,000 yerinden edilmiş Rum'un ve bunların çocuklarının Kuzey  Kıbrıs'taki evlerine dönmelerine ve mülkiyet haklarından faydalanmalarına izin  verilmediği saptamasında bulunmaktadır. Davacı Hükümet, "KKTC" ile birlikte Türk  ordusunun, yerinden edilmiş kişilerin dönmesinin fiziksel olarak olanaksız  kılınmasını ve bu kişilerin sınır ötesindeki ailelerini ziyaret etmelerinin  engellenmesini teminen sınır kısıtlamaları uyguladığını ifade etmektedir. Yıllar  önce tedrici ve sürekli bir süreç olarak başlayan kanunsuzluk, artık yerinden  edilmiş kişilerin geride bıraktıkları mülklerin tazminat ödenmeksizin "KKTC"  makamlarına geçmesi ve bunların tapularıyla birlikte, Devlet organlarına,  Kıbrıslı Türkler'e ve Türkiye'den gelen yerleşimcilere yeniden tahsis edilmesi  sürecine dönüşmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Davalı Hükümet, serbest dolaşım, yerleşim özgürlüğü ve mülkiyet  haklarıyla ilgili sorunların yanı sıra Magosa'nın Varosha bölgesi sorununun  yalnızca, toplumlar arası müzakereler çerçevesinde ve bu müzakereler sonucu her  iki tarafın da üzerinde anlaşmaya vardığı ilkeler temelinde çözüme  kavuşturulabileceğini belirtmektedir. Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak her iki  tarafça da kabul edilen ve güvenlik endişelerinin de dikkate alındığı topyekun  bir çözüme ulaşılana değin, yerinden edilmiş kişilerin dönmesi söz konusu  olamayacaktır. Davalı Hükümet'e göre, yerlerinden edilmiş şahısların  terkettikleri mülklerlerle ilgili düzenlemeler, sınır ötesi dolaşıma getirilen  sınırlamalarda olduğu gibi, "KKTC"nin münhasır yetkisindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Komisyon, sırasıyla Kormakiti ve Karpas yarımadasında yaşayan birkaç yüz  Maruni ve Rum'un dışında, 1974'ten önce Kıbrıs'ın kuzeyinde yaşayan tüm Rum  nüfusun bölgeyi terketmiş olduğunu ve bu insanların büyük çoğunluğunun şimdi  güney Kıbrıs'ta yaşadıklarını bildirmektedir. Bu duruma ilişkin gerçek, davalı  Hükümet tarafından tartışma konusu edilmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Komisyon 1976 ve 1983 raporlarındaki saptamalarıyla ilgili olarak, bu  başvurunun yapıldığı tarihe kadar mevcut durumda, hiçbir temel değişiklik  meydana gelmediğine dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, ki bu durum davalı Hükümet  tarafından da tartışılmamaktadır, yerlerinden edilmiş Rumların evlerine dönme  olasılıkları bulunmamakta ve Türk ordusu sınırı kapadığı için de bu kişilerin  kuzeye geçmesi fiziksel olarak engellenmektedir. "KKTC" yetkilileri tarafından,  Rumların ve Marunilerin ailelerini ya da Rumlar'ın Apostolos Andreas Manastırını  ziyaret etmelerine olanak tanımak üzere 1998'de gerçekleştirilen düzenlemeler bu  sonucu etkilememektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Davalı Hükümet, Rum mülkiyet hakkı sahiplerinin mülklerine ulaşma,  bunlara sahip olma, bunları kullanma ve bunlardan yararlanma haklarından mahrum  bırakıldıkları gerçeğini de inkar etmemektedir. Bu mülklerin akıbeti hususunda,  Komisyon, Kıbrıs Türk tarafı otoritelerinin, 1989'a kadar resmi Tapu Sicili'ni  bir kenara bırakarak "terk edilmiş" mülklerin ve bunların tahsisinin ayrı bir  sicilini tutmaya yönelik idari bir uygulama içinde olduklarını belirlemiştir.  Tahsislerden yararlananlara "tapu senedi" yerine "zilyetlik belgeleri" verilmiş  ve mülkiyetin değişimiyle ilgili işlemler Gayrimenkul Kütüğüne işlenmiştir.  Fakat Haziran 1989'dan itibaren Kıbrıs Türk kesimi otoritelerinin, Rumların  kuzey Kıbrıs'taki mülkiyet haklarını artık tanımadıkları Komisyon tarafından  gözlemlenmiştir. Komisyon, 7 Mayıs 1985 tarihli "KKTC Anayasası"nın 159§1 (b)  bendi ile 1995 tarihli 52 sayılı "Kanun"un hükümlerini, bu saptamayı teyit eden  kanıtlar olarak göstermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Davalı Hükümet, Komisyon'a sunduğu görüşte yerlerinden edilmiş Rumların  evlerine dönme haklarıyla ilgili sorunun Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri  gözetimindeki toplumlar arası müzakereler çerçevesinde çözümlenmesi gereken bir  sorun olduğunu belirtmesine karşın, Komisyon, son yıllarda, yerleşme hürriyeti,  Rumların mülkiyet haklarının ihlali nedeniyle tazminat ödenmesi ve Varosha  bölgesindeki Rumlara ait mülklerin eski maliklerine iadesi gibi konulara ilişkin  olarak yürütülen görüşmelerde kayda değer bir gelişme sağlanamadığını ifade  etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Kuzey Kıbrıs'taki Rumların yaşam koşulları nedeniyle oluşan ihlal  iddiaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Davacı Hükümet, sayıları gün geçtikçe azalan Kuzey Kıbrıs'ın Karpas  yarımadasında bulunan Rumlar'ın, insanlık onurlarının ve haklarının bütünüyle  inkarı anlamına gelen sürekli baskıcı bir muameleye maruz kaldıklarına ilişkin  şikayetini destekleyici nitelikte kanıtlar öne sürmüştür. Türk yerleşimcilerden  dolayı uğradıkları taciz ve baskının yanı sıra, tecrit edilmiş Rumlar Sözleşme  kapsamındaki temel hakların ihlali niteliğindeki kısıtlamalar altında  çalışmaktadırlar. Mütemadiyen meydana gelen hak ihlalleri; "KKTC" mahkemelerinde  etkili hukuk yolları olmaması nedeniyle tazmin edilememektedir. Benzer fakat  daha dar kapsamlı sınırlamalar, kuzey Kıbrıs'ın Kormakiti bölgesinde yaşayan  Maruni nüfusa uygulanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Davalı Hükümet, Komisyon huzurunda, Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan tüm Rumlar  için etkili hukuksal yolların mevcut olduğu görüşünü savunmuştur. Davalı  Hükümet'in iddiasına göre, davacı Hükümet, etkin bir biçimde Rumlar'ı, "KKTC"  deki iç hukuk yollarına başvurmaktan caydırmaya çalışmaktadır. Yine anılan  Hükümet'e göre, Komisyon'un elindeki kanıtlar, ortaya atılan iddialara yönelik  herhangi bir temel oluşturmamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Komisyon bu başlık altındaki olaylara ilişkin saptamasını, her iki  Hükümet'in sunduğu materyaller bağlamında yapmıştır. Bu materyaller, davacı  Hükümet tarafından iddia edilen sınırlamalardan etkilenen kişilerin yazılı  ifadeleri; Kuzey Kıbrıs'taki durumu ele alan basın haberleri; "KKTC"  mahkemelerinin "KKTC"deki iç hukuk yollarına ilişkin içtihatları, "KKTC  mevzuatı" ve "KKTC Bakanlar Kurulu"nun Ledra Palace kontrol noktasındaki  giriş-çıkışları düzenleyen kararları. Komisyon, tecrit edilmiş Rumların yaşam  standartlarıyla ilgili BM belgelerini ve "Karpas Dosyası" olarak bilinen  Karpaslı Rumların yaşam koşullarıyla ilgili olarak 1994-95'te UNFICYP tarafından  yürütülen insani amaçlı araştırmalar hakkında BM Genel Sekreteri'nin 10 Aralık  1995 ve 9 Mart 1998 tarihli ilerleme raporlarını dikkate almaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Ayrıca, Komisyon delegeleri, Rumlar ve Marunilerle ilgili olarak ondört  tanığın ifadelerini dinlemiştir. Bu tanıkların arasında, her iki Hükümet  tarafından önerilenlerin yanı sıra, "Karpas Dosyası"nın hazırlanmasıyla yakından  ilgili olan iki kişi de bulunmaktadır. Delegeler, 23 ve 24 Şubat 1998  tarihlerinde, Karpas bölgesindeki Rum yerleşimleri de dahil olmak üzere çok  sayıdaki yerleşim birimini ziyaret ederek, yetkililerin ve ziyaret esnasında  karşılaşılan diğer kişilerin açıklamalarını dinlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Komisyon üstte bahsedilen "Karpas Dosyası"nın, tecrit edilmiş Rumlar ve  Maruniler'in bu başvurunun yapıldığı tarihteki durumlarıyla ilgili doğru bir  tanımlama verdiğini ve çözüm yollarına ilişkin olarak UNFICYP tarafından  getirilen önerilerin bu grupların sözkonusu zaman zarfında mevcut olan idari  uygulama karşısındaki gerçek gereksinimlerini yansıttığını düşünmektedir.  Komisyon, tecrit edilmiş kişilerin durumlarında, BM Genel Sekreterinin "Karpas  Dosyası" önerileri hakkındaki ilerleme raporlarında da belirtildiği gibi, bir  ilerleme sağlandığını müşahade etmesine karşın hala birçok ağır sınırlama  bulunduğuna dikkat çekmektedir. Bu sınırlamalar, "KKTC Mevzuatı"nda değil, idari  uygulama dahilindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Komisyon, "KKTC"de, ilke olarak, Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumlar'ın da  başvurabileceği işleyen bir mahkeme sisteminin bulunduğunu belirtmektedir.  Komisyon, Rum davacılar tarafından, en azından, mülkiyete ve kişiliğe yapılan  saldırılarla ilgili olarak hukuk ve ceza mahkemeleri önüne bazı başarılı  davaların getirildiğini gözlemlemiştir. Fakat, Rumlar tarafından açılan  davaların seyrekliği karşısında, Komisyon, adli sisteminin etkinliğinin Rumlar  bakımından henüz sınanmamış olduğunu düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Ayrıca Komisyon, sözkonusu dönemde, Rumlar'ın evlerinin başka şahıslara  sürekli olarak, haksız bir biçimde tahsis edildiğine ilişkin herhangi bir kanıt  bulamamıştır. Fakat, "KKTC" makamlarının ölen veya kuzey Kıbrıs'ı terk eden  Rumlar'ın mülklerini Kıbrıslı Türklere ya da göçmenlere tahsis etmeye ilişkin  sürekli bir uygulama içinde oldukları gözlemlenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. "KKTC" mahkemelerinde açılmış davaların bulunmaması nedeniyle Komisyon,  Rumların ya da Marunilerin gerçekten, yurttaş olarak "KKTC Anayasası"nın  korumasından yararlanıp yararlanmadıklarının sınanamadığına dikkat çekmektedir.  Fakat Komisyon, söz konusu grupların olanaklar elverdiğince "KKTC Bakanlar  Kurulu"nun kararlarına dayanan dolaşım özgürlüğü ve aile ziyaretlerine getirilen  sınırlamalar gibi idari uygulamaları şikayet ettiklerini, bu sınırlamalara karşı  girişilen yasal mücadelenin bu tür kararların yargı denetimine kapalı olduğu  gerçeği göz önünde bulundurulduğunda sonuçsuz kalacağını saptamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Komisyon, tecrit edilmiş nüfusa mensup bireylerin gerçekten  alıkonulduklarına yönelik herhangi bir kanıt bulamamakla birlikte, son  gelişmelere rağmen Rum ve Marunilerin dolaşım özgürlüklerini ve ailelerini  ziyaret etmelerini engellemeye yönelik sınırlamaların uygulanmaya devam  edildiğine ilişkin kanıtlar bulunduğunu belirtmektedir. Yine Komisyon, acil  durumlarda ücret talep edilmemekle birlikte, güneydeki tıbbi tesislere geçiş  için hala çıkış vizesinin gerekli olduğunu gözlemlemektedir. Dolaşım  başvurularının, bazı durumlarda hastaların sağlığını ve yaşamını tehlikeye  sokacak şekilde geciktirildiğine ilişkin iddiaları teyit eden herhangi bir  kanıta rastlanamadığı gibi bu tür başvuruların geciktirilmesine yönelik kasti  bir uygulama emaresi de bulunamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Komisyon, güneydeki okullara giden Rum ve Maruni öğrencilere yönelik  sınırlamalar bulunduğunu tespit etmiştir. "KKTC Bakanlar Kurulu"nun 11 Şubat  1998 tarihli kararı yürürlüğe girmeden önce, erkeklerin 16 kadınların ise 18  yaşına bastıktan sonra kuzeye daimi olarak dönmelerine izin verilmiyordu. Rum  erkek öğrenciler için ise 16 yaş sınırı hala sürmekteydi. Yaş sınırına ulaşılana  kadar, kuzeydeki ailelerini ziyaret etmek isteyen öğrencilere tedrici olarak  gevşetilen bazı sınırlamalar uygulanmaktaydı. Fakat bugün bile, bu tür  ziyaretler bir vizeye ve miktarı düşürülmüş bir ‘giriş ücreti'ne tabi  kılınmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Eğitim olanakları hususunda, Komisyon, Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rum  çocuklar için ilkokul eğitim sisteminin mevcut olmasına karşın, bu çocuklar için  ortaokulların bulunmadığını tespit etmiştir. Okul çağındaki çocukların büyük  çoğunluğu ortaokul eğitimi için güneye gitmiş, Rum ve Maruni çocukların  eğitimlerini tamamladıktan sonra kuzeye dönüşlerinde karşılaştıkları  sınırlamalar birçok ailenin bölünmesine yol açmıştır. Ayrıca, Rum  ortaokullarında okutulan ders kitapları, UNFICYP tarafından önerilen güven  arttırıcı önlemler kapsamındaki ‘inceleme' prosedürüne tabi tutulmuştur.  Prosedür ağır işlemektedir ve çok sayıda okul kitabına Kıbrıs Türk yönetimi  tarafından karşı çıkılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Komisyon incelenen dönemde okul kitaplarının dışında, diğer kitapların  ithal, dağıtım ve mülkiyetine yönelik sınırlamalar bulunmadığı gibi güney  Kıbrıs'ta yayımlanan gazetelerin dağıtımlarına yönelik de herhangi bir sınırlama  getirilmediğini tespit etmiştir. Fakat, Karpas bölgesinde, Rum basınının düzenli  bir dağıtım sistemi ve adanın kuzeyiyle güneyi arasında doğrudan posta ve  telekomünikasyon bağlantıları bulunmamaktadır. Yine Komisyon, tecrit edilmiş  nüfusun Rum radyo ve televizyon yayınlarını alabildiklerini belirlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Komisyon, Rumlara gelen mektupların "KKTC" polisi tarafından açıldığı ya  da telefonlarının dinlendiği iddialarına ilişkin olarak kesin bir kanıt  bulamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Dini ibadete yönelik sınırlama iddiaları hususunda ise Komisyon, Rumların  bu bağlamdaki asıl sorunlarının tüm Karpas bölgesi için sadece bir rahip  bulunması ve Kıbrıs Türk makamlarının, güney Kıbrıs'tan, başka rahiplerin  atanmasına sıcak bakmamaları olduğunu tespit etmiştir. Komisyon delegeleri,  Karpas bölgesini ziyaretleri esnasında, Apostolos Andreas Manastırının Karpaslı  Rumların ziyaretine her zaman açık olup olmadığını teyit edememiştir. Manastır,  önemli dini günlerde (yılın üç günü) güneyden gelen Rumların ziyaretine de açık  gözükmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Tecrit edilmiş nüfusun dernek kurma özgürlüğüyle ilgili sınırlamalar  hususunda ise Komisyon, derneklere ilişkin "KKTC" kanununun sadece Kıbrıslı  Türklerin dernek kurmasını kapsadığını gözlemlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Kuzey Kıbrıs'taki Türk ve Çingene toplumlarının haklarının ihlal  edildiğine ilişkin iddialar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. Davalı Hükümet, Komisyon huzurunda, Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Türklerin,  özellikle siyasi muhaliflerin ve Çingene toplumun, Sözleşme haklarının ihlaline  ilişkin idari uygulamanın mağdurları olduklarını iddia etmiştir. Anılan Hükümet,  bu grupların keyfi yakalama ve tutuklama, ayrımcılık ve kötü muamelenin  mağdurları olduklarını ve adil yargılanma, özel yaşam ve aile yaşamı, ifade,  dernek, mülkiyet ve eğitim hakkı gibi diğer Sözleşme haklarının çeşitli  şekillerde ihlal edildiği iddialarını destekleyen kanıtlar öne sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Davacı Hükümet, üstteki iddiaların kanıtlara dayandırılamadığını dile  getirmiş ve mağdur şahılar için "KKTC"de etkili iç hukuk yollarının  mevcudiyetine işaret etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. Komisyon'un davacı Hükümet'in iddialarına yönelik incelemesi, esasen,  Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Türk ve Çingenelerin durumları hakkında Komisyon  delegelerine ifade veren onüç tanığın anlattıklarına dayanmaktadır. Tanıklar her  iki tarafın da önerdiği şahışlardan oluşmaktadır. Bu şahısların ifadeleri,  delegeler tarafından Strazburg, Kıbrıs ve Londra'da Kasım 1997 ile Nisan 1998  tarihleri arasında alınmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Komisyon, Kıbrıslı Türklerle Türkiye'den gelen ve çok sayıda gelmeye  devam eden göçmenler arasında düşmanlık ve toplumsal çatışma olduğunu tespit  etmiştir. Aslen Kıbrıslı bazı Türkler ve bunların siyasi gruplarıyla medyası  yerleşimcilerin tam entegrasyonuna yönelik "KKTC" politikasını  eleştirmektedirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Ayrıca, ekonomik sebeplere dayanan "KKTC"den göç önemli bir olgu olmasına  karşın, buradan siyasi baskı korkusuyla kaçan Kıbrıslı Türkler'in durumlarından  ayrı tutulamaz. Komisyon, siyasi muhaliflerin uğradıkları taciz ve ayrımcılığa  ilişkin olarak yaptıkları şikayetlerin "KKTC" polisi tarafından takip  edilmediğine dair tanık ifadelerinin doğruluğundan şüphe etmek için herhangi bir  neden olmadığı kanaatindedir. Fakat, Komisyon "KKTC" makamlarının, mahkemeler de  dahil olmak üzere, iktidar partisine muhalif partileri korumaktan imtina  ettiklerine ilişkin tutarlı bir uygulama içinde oldukları iddiasının makul  şüphenin ötesine geçtiğinin belirlenemeyeceği sonucuna varmıştır. Davacı  Hükümet, yetkili makamların bizzat kendilerinin de siyasi muhaliflere karşı  girişilen tacizin içinde yer aldığını iddia etmiş, Komisyon, şikayet konusu  edilen olaylara (gösterilerin dağıtılması, kısa süreli tutuklamalar) yönelik  olarak, iddia konusu eylemlerin doğru olup olmadığı hususunda fikir tesis etmesi  için yeterli bulgu elde edememiştir. Komisyon, keyfi tutuklama ve yakalama  fiillerinin mağdurları olduklarını iddia eden şahısların habeas corpus yoluna  başvurmuş gözükmediklerine dikkat çekmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Kıbrıs'taki Çingene topluma karşı gösterildiği iddia edilen ayrımcılık ve  keyfi muamele hususunda, Komisyon, özellikle Çingenelerin Morphou yakınlarına  sürülmesi ve havayolu şirketlerinin İngiltere'ye giden Çingeneleri vizesiz  taşımaması gibi ciddi vakalar bakımından adli iç hukuk yollarının kullanılmamış  olduğunu tespit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. Sonuç olarak, Komisyon, Kıbrıslı Türk sivillerin incelenen dönemde,  askeri mahkemelerin yargı yetkisine tabi tutulduklarına ilişkin kendisine  herhangi bir kanıt sunulmadığını gözlemlemiştir. Dahası, Komisyon, kendisine  sunulan kanıtlar ışığında, yine incelenen dönemde, Kuzey Kıbrıs'ta Yunanca  gazetelerin dağıtımının yasaklandığına veya iki-toplumlu derneklerin  engellendiği iddiasını doğrulayamamıştır. "KKTC" makamlarının, güney Kıbrıs'taki  evlerine dönmek isteyen Kıbrıslı Türklere izin vermediğine ilişkin iddia  hususunda ise Komisyon, ele alınan dönem esnasında böyle yapmak isteyip de  kendisine engel olunan herhangi bir şahıs tarafından Komisyona somut bir  başvuruda bulunulmadığını gözlemlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. ÖN SORUNLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Mahkeme, Komisyon huzurundaki yargılama esnasında, davalı Hükümet'in  başvurunun kabuledilebilirliğine ilişkin olarak çeşitli itirazlar yönelttiğini  gözlemlemektedir. Yargılamanın kabuledilebililirlik aşamasında Komisyon,  aşağıdaki başlıklar altında şu itirazları incelemiştir: (1) Şikayet konusu  eylemler bakımından davalı Devlet'in yetkisiz ve sorumsuz olduğu iddiası (2)  İşbu başvurunun davacı Devlet'in yaptığı önceki başvurularla aynı olduğuna  ilişkin iddia (3) sürecin davacı Hükümet tarafından kötüye kullanıldığına  ilişkin iddia (4) ilgili Hükümetler arasında uyuşmazlıkları diğer uluslararası  usuller aracılığıyla çözme hususunda özel bir anlaşmanın olduğuna ilişkin iddia  (5) Başvuru konusu mağdur şahısların iç hukuk yollarını tüketmediklerine ilişkin  iddia (6) davacı Hükümet'in altı ay kuralına uymadığına ilişkin iddia&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Mahkeme, 28 Haziran 1996 tarihli kabuledilebililirlik kararında  Komisyon'un, davalı Hükümet'in üçüncü ve dördüncü başlıklar altındaki  itirazlarını reddettiğini, diğer başlık altında dile getirilen itirazları ise  esastan inceleme aşamasına bırakmaya karar verdiğini gözlemlemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;58. Mahkeme, davalı Hükümet'in, kendi huzurundaki yazılı ve sözlü duruşmalara  katılmaması nedeniyle, Komisyon önünde Türkiye tarafından dile getirilen  itirazların Mahkeme'nin dikkatine tekrar sunulmadığına dikkat çekmektedir.  İçtüzüğün 55.maddesinin uygulanmasında, davalı Hükümet'in kabuledilemezlik  taleplerini ele almayı reddetmek Mahkeme'nin yetkisinde olmakla birlikte, yine  de Mahkeme, bu itirazları ön itiraz şeklinde incelemeyi uygun bulmaktadır. Bu  bağlamda Mahkeme, Hükümet'in yazılı ve sözlü savunmasında bu sorunlara çok önem  atfettiğini müşahade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon tarafından esastan inceleme aşamasına bırakılan sorunlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Davacı Hükümet'in locus standi'si konusunda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;59. Komisyon önündeki yargılamada, davalı Hükümet, davacı Hükümet'in Kıbrıs  Cumhuriyeti'nin yasal Hükümeti olmadığını iddia etmiştir. Bu Hükümet'ten "Kıbrıs  Rum Yönetimi" olarak bahseden davalı Hükümet, davacı Hükümet'in bu başvuruyu  yapmaya yetkisi olmadığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;60. Davacı Hükümet, bu iddiayı, Mahkeme'nin 23 Mart 1995 tarihli  Loizidou-Türkiye davasındaki kararlarına (ön itirazlar) (Seri A no. 310),  uluslararası toplumun,"KKTC"nin 1983'te kurulduğunun ilan edilmesine gösterdiği  tepkiye ve özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin benimsediği iki  karar ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin bu hareketi, mümkün olan en sert  ifadelerle kınadığı kararına atıf yaparak çürütmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;61. Komisyon gibi Mahkeme de, davalı Hükümet'in iddiasının kabuledilemez  olduğuna hükmetmektedir. Loizidou kararı doğrultusunda, Mahkeme, uluslararası  uygulamanın ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Avrupa Konseyi Bakanlar  Komitesi'nin benimsediği kararların kınayıcı niteliğinin uluslararası toplumun  "KKTC"yi uluslararası hukuk uyarınca bir Devlet olarak tanımadığını  kanıtladığına dikkat çekmektedir. Mahkeme, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tek meşru  Kıbrıs Hükümet'i olduğuna ve bu nedenle bir Yüksek Sözleşmeci Tarafın hükümeti  olarak locus standi'sinin tartışılamayacağına ilişkin Loizidou kararında  ulaştığı sonucu tekrarlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;62. Mahkeme, davacı Hükümet'in Sözleşme'nin eski 24. maddesi (şimdiki 33.  madde) uyarınca davalı Devlet'e karşı başvuruda bulunabilmek için locus  standi'ye sahip olduğu sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Davacı Devlet'in başvuruda bulunmaktaki yasal çıkarı konusunda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;63. Davalı Hükümet, Komisyon huzurunda, Bakanlar Komitesi'nin daha önceki  Devlet başvuruları hakkında kabul etmiş olduğu 79/1 ve 92/12 sayılı kararların,  anılan Komite'nin üstte bahsedilen kararlarıyla çözümlenmiş olan şikayetlerle  temelde aynı olan bu başvurudaki şikayetlere ilişkin res judicata teşkil  ettiğini iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;64. Davacı Hükümet cevaben, üstte bahsedilen kararların hiçbirinin bu  başvuruda dile getirilen şikayetlerin Mahkeme tarafından incelenmesi için engel  teşkil etmediğini belirtmiştir. Öncelikle, Bakanlar Komitesi, Komisyon'un eski  31. maddesi uyarınca hazırladığı raporların herhangi birinde yer alan  saptamalara ilişkin hiçbir resmi karar almamıştır. İkincisi, şu anda Mahkeme'nin  önünde bulunan başvuru daha önceki başvurulardan ayrılmalıydı çünkü bu başvuruda  yeni ihlaller ortaya çıkmış, Komisyon'un daha önceki raporlarındaki kesin  saptamaların konusu olmayan şikayetlerde bulunulmuş ve Sözleşme'deki hakların  sürekli ihlali kavramına dayanılmıştı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;65. Komisyon davacı Hükümet'in gerekçelerine katılmış ve davalı Hükümet'in bu  başlık altındaki itirazını reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;66. Mahkeme de Komisyon gibi, davacı Hükümet'in muhakemesine katılmaktadır.  Mahkeme bu görüşe, şu anki başvurunun, davacı Hükümet tarafından dile getirilen  şikayetlerin devletlerarası başvuru kapsamında ele alınan ilk başvuru olduğu,  daha önceki başvurular bakımından ise, Sözleşme'nin eski 48. maddesiyle  bağlantılı olarak eski 45. maddesi uyarınca tarafların bu şikayetleri Komisyon'a  veya Mahkeme'ye sunma yolunun kapalı olduğu görüşünü ekleyebilir. Bu bağlamda  Mahkeme, Türkiye'nin, 22 Ocak 1990 tarihli bildirim ile yalnızca Mahkeme'nin  zorunlu yetkisini tanıdığına dikkat çeker (bkz. 25 Mart 1996 tarihli Mitap ve  Müftüoğlu-Türkiye Kararı, Reports 1996-II, s.408, § 17).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;67. Mahkeme'nin Sözleşme'nin 32. maddesi uyarınca Bakanlar Komitesi  tarafından alınan bir kararın konusu olan bir davayı inceleme yetkisi olup  olmadığı ya da hangi koşullarda bu yetkiye sahip olduğu sorununa girilmeksizin,  daha önceki Devlet başvuruları bakımından, ne 79/1 ne de 92/12 sayılı kararların  Sözleşme'nin 32/1 maddesi anlamında bir "karar"la sonuçlanmadığına dikkat  çekilmelidir. Bu sonuç, anılan metinlerin ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır.  Gerçekten, davalı Hükümet'in Louzidou davasındaki ön itirazlarında Bakanlar  Komitesi'nin daha önceki Devlet başvurularında Komisyon'un saptamalarını  benimsemediğini kabul etmesine de dikkat çekilmelidir (bkz Loizidou kararı (ön  itirazlar), sy.21-22, § 56).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;68. Mahkeme, bundan dolayı davacı Hükümet'in bu başvurunun esaslarının  Mahkeme tarafından incelenmesinde meşru çıkarının bulunduğuna karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Davalı Devlet'in Sözleşme uyarınca iddia konusu ihlaller bakımından  sorumluluğu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;69. Davalı Hükümet, başvuruda öne sürülen davalar bakımından Türkiye'nin  Sözleşmesel sorumluluğunu tartışmaktadır. Komisyona sunduğu görüşlerde davalı  Hükümet'in, şikayet konusu fiil ve ihlallerden dolayı münhasıran "Kuzey Kıbrıs  Türk Cumhuriyeti"nin ("KKTC") sorumlu olduğunu iddia etmektedir. "KKTC", Kıbrıs  Türk toplumu tarafından self-determinasyon hakkına dayanılarak kurulan ve  Birleşmiş Milletler'in oluşturduğu tampon bölgenin kuzeyindeki topraklar  üzerinde münhasır denetim ve yönetim yetkisine sahip bağımsız bir devlettir. Bu  bağlamda davalı Hükümet, Loizidou kararında Mahkeme'nin, hatalı bir biçimde  "KKTC"nin, fiil ve ihmallerinin sorumluluğu Sözleşme'nin 1. maddesi uyarınca  Türkiye'ye ait olan ikincil nitelikli bir yerel yönetim olduğu sonucuna  vardığını vurgulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;70. Komisyon önündeki işlemlerde olduğu gibi, Mahkeme önünde de davalı  Hükümet, "KKTC"nin, varlığını davalı Hükümet'in 1974'te Kıbrıs'ın kuzeyini yasa  dışı olarak işgal etmesine ve bu tarihten beri de yasadışı işgalini sürdürmesine  borçlu olduğu için "KKTC"yi uluslararası hukuka göre meşru bir entite olarak  tanımamasına karşı çıkmaktadır. Davalı Hükümet'in, 1983'te "KKTC"nin kurulduğunu  ilan etmesiyle Kıbrıs'ın bölünmüşlüğünü güçlendirme çabası uluslararası toplum  tarafından sert bir biçimde kınanmıştır (BM Güvenlik Konseyi'nin 1983/541 ve  1984/550 no'lu kararları ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin 24 Kasım 1983  tarihli kararı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;71. Davacı Hükümet, uluslararası hukuka göre Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ta  hiçbir yasal unvanı olmasa dahi, Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ta askeri ve ekonomik  açıdan bütünüyle kontrolü elinde tuttuğu göz önünde bulundurulduğunda, Sözleşme  uyarınca bu bölgede sorumluluk sahibi olduğunu vurgulamaktadır. İşgal edilmiş  bölgedeki bu topyekün ve münhasır yetki, Türkiye'nin işgal altındaki bölgede  olayların seyrini değiştirme güçüne sahip olduğunun inkar edilmez bir kanıtıdır.  Davacı Hükümet, görüşünde, Sözleşme'ye taraf bir Devlet'in, yetkilerini ikincil  ve yasa dışı bir yönetime aktarmak suretiyle Sözleşme ihlallerinden kaynaklanan  sorumluluğundan kaçınamayacağını öne sürmektedir. Aksini iddia etmek, Kıbrıs  bağlamında, insan haklarını koruma sisteminde ciddi bir boşluğun doğmasına ve  Sözleşme sisteminin Kıbrıs'ta uygulanamaz kılınmasına yol açacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;72. Davacı Hükümet, Komisyon gibi, Mahkeme'den de, Kıbrıs Cumhuriyeti yasa  dışı bir biçimde Kuzey Kıbrıs'taki yetkilerini kullanmaktan mahrum bırakıldığı  sürece Türkiye'nin Sözleşme'nin 1. maddesi anlamında "yetki" sahibi olduğunu  teyit ettikleri için Loizidou kararlarının davalı Hükümet'in iddialarını  çürüttüğüne ve dolayısıyla bu bölgede meydana gelen insan hakları ihlallerinden  dolayı sorumluluk sahibi olduğuna hükmetmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;73. Daha sonraki bir görüşünde, davacı Hükümet, Mahkeme'den, davalı Devlet'in  sadece "KKTC" makamlarının fiil ve ihmallerinden kaynaklanan Sözleşme  ihlallerinden dolayı değil, bireylerin ihlallerinden dolayı da sorumlu  tutulmasına karar vermesini istemiştir. Esasa ilişkin daha ayrıntılı  görüşlerinde davacı Hükümet, Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumların "KKTC"  makamlarının bilgisi ve göz yummasıyla Türk yerleşimcilerin ırkçı tacizlerine  maruz kaldıklarını dolayısıyla bu hareketlerden dolayı da Türkiye'nin sorumlu  olduğunu iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;74. Komisyon davalı Devlet'in iddialarını reddetmiştir. Mahkeme'nin verdiği  Loizidou kararının 56. paragrafına (s.2235-36) atıf yapan Komisyon, Türkiye'nin  Sözleşmesel sorumluluğunun artık "KKTC"nin tüm fiillerine teşmil edilerek ele  alınması gerektiği ve bu sorumluluğun, başvuruda dile getirilen şikayet konusu  fiillerin Türk ya da Kıbrıs Türk makamlarınca işlenip işlenmediğine  bakılmaksızın başvurudaki tüm şikayetleri kapsadığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;75. Mahkeme, Loizidou davasında davalı Devlet'in Kuzey Kıbrıs'ta yetkili  devlet olduğu iddiasını reddettiğini ve bu amaçla, bu davada Komisyon önünde  dile getirdiklerine benzer iddialar öne sürdüğünü hatırlatır. Mahkeme, Loizidou  kararında da davalı Devlet'in kabuledilebilirliğe ilişkin olarak yönelttiği  itirazlar üzerine daha önce verdiği kararda geliştirdiği isnat edilebilirlik  ilkeleri bağlamında bu iddiaları reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;76. Mahkeme, Loizidou kararında (esaslar) (s.2234-36) adı geçen başvuranın  durumuyla ilgili olarak aşağıdaki sonuçlara varmıştı:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"52.İsnat sorunuyla ilgili olarak, Mahkeme ilk olarak yukarıda bahsi geçen  Loizidou - Türkiye (Ön İtiraz) kararındaki (s.23.-24. §62) içtihatlar kapsamında  Sözleşme'nin 1. maddesindeki "yetki" kavramının Taraf Devletlerin ulusal  topraklarıyla sınırlandırılmadığının vurgulandığını hatırlatmaktadır. Buna göre,  Sözleşmeci Devletlerin sorumlulukları kendi topraklarının dışında da etki  yaratan yetki fiilleri ile de bağlantılı olabilmektedir. Mevcut dava açısından  özel öneme sahip bir husus olarak Mahkeme, Devlet sorumluluğuna ilişkin  uluslararası hukuk ilkeleri uyarınca, bir askeri harekat sonucunda -ister kanuni  isterse kanun dışı nitelikte olsun- ulusal toprakları dışında bir alanın etkin  kontrolü ele geçirildiğinde, Sözleşmeci Taraf açısından sorumluluğun doğduğu  kanaatindedir. Anılan türden bir bölgede, Sözleşme'de altı çizilen hak ve  özgürlükleri güvence altına alma yükümlülüğü, kontrolün ister doğrudan silahlı  kuvvetler yoluyla isterse tali yerel bir yönetim yoluyla yapıldığına  bakılmaksızın anılan kontrolden kaynaklanmaktadır...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Mahkemenin, isnat konusunu değerlendirmesi açısından Türk Hükümeti'nin,  başvuranın mülkiyeti üzerinde kontrol kaybının Kıbrıs'ın kuzey kesiminin Türk  birlikleri tarafından işgal edilmesinden ve orada "KKTC"nin kurulmasından  kaynaklandığını kabulü önem arz etmektedir... Ayrıca, başvuranın birkaç kez  mülkiyetini kullanma hakkının Türk birlikleri tarafından engellendiği konusunda  ihtilaf bulunmamaktadır ...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak, takibat süresince, Türk Hükümeti şikayet edilen konularla ilgili  Devlet sorumluluklarını reddetmiş ve Türk silahlı kuvvetlerinin bağımsız ve  özerk olduğu iddia edilen "KKTC" adına ve onunla birlikte hareket ettiğini iddia  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. ...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranın ve Kıbrıs Hükümeti'nin önerdiği şekilde, Türkiye'nin fiili olarak  "KKTC" yetkililerinin hareketleri ve politikaları üzerinde ayrıntılı bir  kontrolünün olup olmadığına karar verilmesi gerekli değildir. Kuzey Kıbrıs'ta  aktif görevde bulunan çok sayıda birlikten de anlaşılacağı üzere... Türk  Ordusunun Kuzey Kıbrıs üzerinde etkili bir kontrolü vardır. Böyle bir kontrol,  ilgili incelemelere ve dava koşullarına göre, "KKTC"nin hareketleri ve  politikalarından Türkiye'nin sorumlu olmasını zorunlu kılmaktadır... Sözleşmenin  1. maddesi uyarınca, bu politikalardan ve hareketlerden etkilenen kişiler  Türkiye'nin yetkisi kapsamına girmektedir. Bu sebeple, Türkiye'nin, başvuranın  Sözleşme'de belirtilen hak ve özgürlükleri teminat altına alma yükümlülüğü  Kıbrıs'ın kuzey kesimi için de geçerlidir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;77. Mahkeme'nin Loizidou davasında, bir bireyin, yetkililerin mülkiyetinden  faydalanmasına izin vermeyi sürekli olarak reddetmeleriyle ilgili şikayetini ele  aldığı elbette doğrudur. Fakat, Mahkeme'nin gerekçesinin Türkiye'nin, "KKTC"  makamlarının politika ve fiillerinden dolayı Sözleşme uyarınca genel sorumluluğu  konusundaki ilkenin geniş anlamda yorumlanmasıyla oluşturulduğu göz önünde  tutulmalıdır. Kuzey Kıbrıs'ta tüm denetimi elinde tutan taraf olarakTürkiye'nin  sorumluluğu, kuzey Kıbrıs'taki kendi asker ve görevlilerinin fiilleriyle sınırlı  olmayıp, Türk ordusunun desteğiyle ayakta duran bir yerel yönetimin fiillerini  de içermektedir. Mahkeme, Sözleşme'nin 1. Maddesi bakımından, Türkiye'nin  "yetki"sinin Sözleşme ve Türkiye'nin onayladığı ek protokollerde öngörülen bütün  temel hakları sağlamayı kapsadığını ve bu hakların ihlalinin Türkiye'ye isnat  edilebileceğini düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;78. Bu bağlamda, Mahkeme, kişinin korunmasına yönelik Avrupa kamu düzeninin  bir aracı olarak Sözleşme'nin özel niteliğini ve Sözleşme'nin 19. maddesinde de  öngörüldüğü gibi, görevinin "Yüksek Sözleşmeci Tarafların üstlendiği  yükümlülüklere uymalarını sağlamak" olduğunu göz önünde bulundurmalıdır. Davacı  Hükümet'in, Sözleşme uyarınca üstlendiği yükümlülükleri yerine getirme  yeteneğinden sürekli olarak yoksun bulunması göz önünde tutulduğunda, bireyleri,  Sözleşme'nin temel güvencelerinden ve temel haklarının ihlalinden dolayı bir  Yüksek Sözleşmeci Tarafı Mahkeme önünde sorumlu tutma hakkından mahrum bırakmak  suretiyle söz konusu bölgedeki insan haklarını koruma sisteminde vahim bir  boşluğun doğmasına yol açıldığına ilişkin saptamaya ulaşılacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;79. Mahkeme, davacı Hükümet'in esaslara ilişkin iddiaları boyunca isnat  edilebilirlik sorununu dile getirdiğini gözlemlemiştir. Bu sorunla ilgili olarak  ulaştığı sonucu dikkate alan Mahkeme, davacı Hükümet'in Sözleşme uyarınca dile  getirdiği şikayetlerin esasını incelerken yeniden bu sorunu ele almayı gereksiz  bulmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;80. Dolayısıyla Mahkeme, gerçek kişilerle ilgili aşağıdaki mülahazalara da  bağlı olarak (bkz 81. Para.), bu başvurudaki şikayet konusu meselelerin  Sözleşme'nin 1. Maddesi uyarınca Türkiye'nin "yetki"si dahilinde olduğu ve  bundan dolayı Sözleşme uyarınca davalı Hükümet'in sorumluluğunu gerektirdiği  sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;81. Davacı Hükümet'in, bu "yetki"nin Kıbrıslı Rumların ve Türklerin haklarını  ihlal eden gerçek kişilerin fiillerine de teşmil edilmesi gerektiği iddiası  hususunda Mahkeme, bu soruna, davacı Hükümet tarafından bu bağlamda dile  getirilen özel şikayetlerin esasını incelerken dönmeyi uygun bulmaktadır.  Mahkeme, bu aşamada, kendisini, bir Sözleşmeci Devlet'in yetkililerinin,  Sözleşme uyarınca üstlenilen sorumluluğun kapsamındaki bireylerin temel  haklarını ihlal eden gerçek kişilerin fiillerine rıza gösterdiğine ya da göz  yumduğuna işaret etmekle sınırlamıştır. Başka herhangi bir çıkarım Sözleşme'nin  1. Maddesi kapsamındaki yükümlülükle çelişecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. İç hukuk yollarının tüketilme zorunluluğu konusunda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;82. Davalı Hükümet, Komisyon önündeki yargılamada, "KKTC"nin, tüm bireylerin  başvurabileceği gelişmiş bir mahkeme sistemine sahip olduğunu öne sürmektedir.  Dahası, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumlar ve Maruniler "KKTC" vatandaşı olarak  görülmekte olup burada yaşayan Kıbrıs Türkleriyle aynı hak ve iç hukuk yollarına  sahiptirler. İç hukuk yollarının etkililiğine ilişkin görüşünü kanıtlamak için,  davalı Hükümet, kuzey Kıbrıs'ın Karpas bölgesinde yaşayan Rumlar'ın mülkiyet  uyuşmazlıklarına ilişkin kanun uyarınca "KKTC" Başsavcısı'na açtığı davaları  Komisyon'un dikkatine sunmuştur. Bu bağlamda davalı Hükümet, davacı Hükümet'in  etkin bir biçimde Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumlar'ın ve Marunilerin "KKTC"  kurumlarını tanımalarını engellemekte böylece bu kişilerin mağduriyetlerinin  "KKTC" yargı sistemi aracılığıyla giderilememesi sonucunu yaratmaktadırlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;83. Davacı Hükümet, Mahkeme önündeki yargılamada, üstteki iddialarına yönelik  muhalefetini sürdürmüştür. Onlara göre, davalı Hükümet tarafından getirilen  "KKTC"nin anayasal ve yargısal düzenine ilişkin açıklama bütünüyle gayri  kanunilik içinde yaratılan "anayasa ve yasalar"ın gözardı edilmesidir. Davacı  Hükümet, 1983'te kurulan "KKTC" ile onun anayasal ve yasal sisteminin doğrudan  doğruya Türkiye'nin 1974'te Kıbrıs Cumhuriyeti'ne saldırmasıyla ortaya çıktığına  ilişkin görüşlerini yinelemiştir. Bu saldırı kuzey Kıbrıs'ın sürekli olarak  yasadışı bir biçimde işgaliyle kendini göstermeye devam etmiştir. Sürmekte olan  askeri işgali ve "KKTC"nin, davalı Devlet'in ikincil nitelikli bir yerel idaresi  olduğu gerçeğini göz önünde bulunduran Davacı Hükümet, yerel bir idarenin ve  onun yargısal makamlarının, işgal altındaki bölgedeki rejimin genel  politikalarını yürütmek için işlenen insan hakları ihlallerini gidermek için  işgal ordusunun desteğiyle yetki kullanan kişilere karşı etkili kararlar  vereceğini beklemenin gerçekçi olmayacağını iddia etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;84. Davacı Hükümet, Mahkeme huzurunda hareket noktalarının kuzey Kıbrıs'ta  uygulanan ilgili hukukun Kıbrıs Cumhuriyeti'nde de bulunan kısmı olduğunu ve  diğer kanunların incelenmesinin uygun olmayacağını dile gitirmiştir. Fakat, eğer  Mahkeme ayrıca ya da sadece bu kanunları incelemeye karar vermişse bu,  Komisyon'un Sözleşme'nin 6, 13 ve eski 26. maddeleriyle ilgili saptamalarına ve  muhakemesine katılmasına yol açmamalıdır. Komisyon'un görüşünün aksine davacı  Hükümet, davalı Hükümet'in ikincil nitelikli yerel yönetimi olarak görülen  "KKTC" açısından, "KKTC"nin önünde bulunan iç hukuk yollarının Sözleşme'nin eski  26. maddesi bakımından davalı Devlet'in "iç hukuk yolları" olarak görülmesi  gerektiğine ilişkin çıkarımda bulunulmasının gerekmediğini belirtmektedir. Bu  bağlamda davacı Hükümet, davalı Hükümet'in kendisinin bile "KKTC"deki iç hukuk  yollarını bir Sözleşmeci Taraf olarak Türkiye tarafından sağlanan iç hukuk  yolları olarak görmediğini öne sürmüştür. Ayrıca, yerel idarenin, Türkiye'ye  bağlı ve onun tarafından denetlenen bir birim olduğu düşünülürse, sadece  meşruiyet ve demokratik düzen ilkeleri aracılığıyla değil askeri denetim ve  işgal nedeniyle de "KKTC" mahkemeleri, Sözleşme'nin 6. maddesi uyarınca "kanunla  kurulmuş" sayılamaz. Davacı Hükümet, bu koşullarda, mağdur bireylerin eski  26.madde bakımından içhukuk yollarını tüketme zorunluluğunu yerine getirmek için  bu yollara başvurmaya zorlanamayacağını çünkü söz konusu yolların ne 6. ne de  13. maddelerde öngörülen standartları taşıdığını iddia etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;85. Davacı Hükümet sunduğu görüşte, Komisyon'un Mahkeme'ye sunduğu raporun  123 ve 124. paragraflarında, Uluslararası Adalet Divanı'nın Namibya davasındaki  İstişari Görüşü'nün kapsamını yanlış yorumladığını iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;86. Komisyon, kendi adına, "KKTC"nin bağımsız devlet olma iddiasının  uluslararası toplum tarafından reddedildiğini ve kınandığını hatırlatmıştır.  Fakat, Komisyon, "KKTC" rejiminin de facto mevcudiyetinin ve Türkiye'nin tam  kontrolü altında de facto yetki kullanmasının, mağdur bireyler tarafından  Sözleşme uyarınca dile getirilen şikayetlerin kabuledilebililirliği için davalı  Devlet'in bir önşart olarak öne sürdüğü "KKTC sistemi"nde tüketilmesi gereken iç  hukuk yollarının mevcut olup olmadığı ile ilgili sorun üzerinde önemli sonuçları  olduğunu gözlemlemiştir. Komisyon bu bağlamda ve Uluslararası Adalet Divanı'nın  üstte anılan İstişari Görüşü'ne atfen, "uluslararası hukukun, böyle bir durumda,  gözardı edilmeleri halinde sadece o ülkede yaşayanların zararına olabilecek bazı  yasal düzenlemelerin ve işlemlerin meşruluğunu tanıdığı"na dikkat çekmektedir.  Davalı Devlet tarafından dayanılan içhukuk yollarının kuzey Kıbrıs'taki tüm  nüfusun yararına olduğu anlayışıyla ve bu tür yolların etkili olduğu düşünüldüğü  ölçüde, Sözleşme'nin eski 26. maddesi bakımından dikkate alınmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;87. Komisyon'un vardığa sonuca göre, belli bir iç hukuk yolunun etkili bir  yol olarak görülüp görülmeyeceği ve dolayısıyla tüketilmesi gerekip gerekmediği  söz konusu şikayetle ilgili olarak belirlenmelidir. Bu bağlamda komisyon, davacı  Hükümet, başvuruda belirtilen şikayetlerin davalı Devlet'e isnat edilebilen  idari uygulamalardan kaynaklandığını iddia ettiği ölçüde, bu tür uygulamaların  mevcudiyetinin kanıtlanmasının anılan uygulamaları oluşturan iddia konusu  fiillerle ilgili etkili iç hukuk yollarının yokluğuna bağlı olduğunu  gözlemlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;88. Bu mülahazaları göz önünde bulunduran Komisyon, Sözleşme'nin eski 26.  maddesi bakımından, kuzey Kıbrıs'ta mevcut hukuk yollarının davalı Devlet'in "iç  hukuk yolları" olarak görülmesi gerektiği ve bu yolların etkililiğiyle ilgili  sorunun, doğduğu özel koşullar içinde ele alınması gerektiği sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;89. Mahkeme, Komisyon'un "KKTC" makamlarının yaptığı işlemlerin  geçerliliğiyle ilgili olarak uluslararası hukukun bakış açısıyla genel  açıklamalar yapmaktan kaçındığına ve düşüncelerini, "KKTC"de kurulan "anayasal"  ve "yasal"sistem bağlamında Sözleşme'nin eski 26. maddesinde yer alan içhukuk  yollarının tüketilmesi kuralının uygulanmasıyla ilgili Sözleşme özelindeki  sorunla sınırlandırdığına dikkat çeker. Mahkeme de bu yaklaşımı benimsemektedir.  Bu bağlamda Mahkeme, Louizidou kararında "KKTC Anayasasının 159. maddesi" gibi  hükümlere yasal geçerlilik atfetmemesine karşın, bunu Sözleşme uyarınca  yapmıştır. Bu sonuç, söz konusu madde "KKTC" makamlarına, geri dönülmez bir  biçimde ve herhangi bir tazminat ödemeksizin, başvuranın kuzey Kıbrıs'taki  mülkiyet haklarına el koyma yetkisi verdiği için kaçınılmazdır. Gerçekten,  Mahkeme anılan kararda "KKTC"nin yasama ve yürütme faaliyetlerinin meşruluğuna  ilişkin genel bir kuramın geliştirilmesini bu bağlamda ne gerekli ne de faydalı  bulmaktadır" (Loizidou Kararı, esaslar, s.2231 §45).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;90. Mahkeme'nin kanısına göre, ya "KKTC"nin kurulmasıyla ilgili olarak  uluslararası toplum tarafından benimsenen görüş ya da Kıbrıs Cumhuriyeti  hükümetinin tek Kıbrıs hükümeti olarak kaldığı gerçeği herhangi bir biçimde  süpheli hale gelmeksizin, Sözleşme'nin eski 26. maddesinin, kuzey Kıbrıs'ta  bireylerin başvurabileceği iç hukuk yollarının, onların Sözleşme haklarının  ihlallerinden dolayı uğradıkları zararların tazminini gerektirdiği yönündeki  çıkarım dışlanamaz. Mahkeme, Komisyon gibi, 1974'ten beri kuzey Kıbrıs'ta  meydana gelen gelişmeleri, "KKTC" tarafından de facto yetki kullanımı olarak  nitelendirecektir. Mahkeme, Loizidou kararında Uluslararası Adalet Divanı'nın  Namibya davasında verdiği İstişari Görüş'e yapılan atıfta gözlemlediği gibi,  uluslararası hukuk bir örneği de "KKTC"de hüküm sürmekte olan kimi durumlarda,  etkilerinin göz ardı edilmesinin sadece bölge sakinlerinin zararına olacağı"  örneğin doğum, ölüm ve evlilik işlemlerinin kaydedilmesi gibi belli yasal  düzenlemeler ve işlemlerin meşruluğunu kabul etmektedir (loc.cit., s. 2231,  §45).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;91. Mahkeme, davacı Hükümet'in, İstişari Görüş'ün bu kısmını dayanak noktası  yapmasıyla ilgili olarak Komisyon'a yönelttiği eleştiriye katılmamaktadır.  Mahkeme'ye göre ve yalnızca Sözleşme'nin bakış açısıyla değerlendirildiğinde,  mevcut hukuk yollarının bireylerin yararına olduğunun kanıtlanabildiği ve  Sözleşme ihlallerini engellemede başarı şanslarının bulunduğu durumlarda,  İstişari Görüş bu tür yollardan yararlanılması gerektiğini teyit etmektedir. Bu  sonuca ulaşırken Mahkeme, bu gerekliliğin, kuzey Kıbrıs topraklarında  Sözleşme'nin güvence altına aldığı insan haklarının korunmasında bir boşluğun  oluşmasından kaçınılması gerektiğine ilişkin daha önceki saptamasına da uygun  olduğunu düşünmektedir (bkz üstte.78. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;92. Mahkeme açısından gayet açıktır ki, kimi sınırlamalara rağmen kuzey  Kıbrıs'taki Rum toplumu, "KKTC" mahkemeleri hakkında, bu tür kurumların  yokluğunun toplum üyelerinin zararına olacağına yönelik bir kanıya sahip  olabilir. Ayrıca, bu organların bölgede yaşayanların haklarını korumak  bakımından etkililiğinin tanınması, hem Mahkeme'nin görüşüne hem de Uluslararası  Adalet Divanı'nın aşağıdaki İstişari Görüşü'ne göre, hiçbir biçimde "KKTC"yi  meşru kılmaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;93. Mahkeme, Uluslararası Adalet Divanı'nın Namibya'yla ilgili İstişari  Görüş'ünde, aşağıdaki sonuca vardığını hatırlatır (1971 ICJ Reports, s.56  §125):&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Genelde, Güney Afrika'nın Bölgedeki yönetiminin tanınmaması, Namibya  halkının uluslararası işbirliğinden kaynaklanan faydalardan mahrum kalması  sonucunu doğurmamalıdır. Özelde ise, Güney Afrika Hükümeti tarafından Namibya  adına veya onunla ilgili olarak yaptığı resmi işlemler, Manda yetkisinin  kaldırılmasından sonra yasa dışı ve geçersiz olmakla birlikte, bu geçersizlik  örneğin doğum, ölüm ve evliliklerin kaydı gibi, geçersiz sayılmaları durumunda  etkileri yalnızca Bölgede yaşayanların zararına olacak işlemlere teşmil  edilmemelidir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;94. Mahkeme, bu paragrafın, Görüşün benimsenmesinden önce meydana gelen  çeşitli tartışmalar sonucunda Görüş'e dahil edildiğini gözlemlemektedir. Bundan  dolayı Hollanda temsilcisi Güney Afrika'nın Namibya'daki yasadışı yönetiminin  tanınmamasının "yetki kullanımını dikkate almayı, bu dikkate alış anılan yetkiye  tabi bireylerin meşru çıkarlarının yerine getirilmesi için gerekli olduğu ölçüde  dışlamamaktadır" diyerek Uluslararası Adalet Divanı'nın dikkatini çekmiştir  (Savunmalar, C.II, s.130). ABD temsilcisi " örneğin yabancı bir Devlet ,  Namibyalıların yürürlükteki kanunlar uyarınca evlenme hakkını reddederse ...ya  da çocuklarını gayrımeşru sayarsa bu, bireylerin haklarının ihlal edilmesi  anlamına gelecektir. Yine, bir mal satım sözleşmesi sırf Namibya'da Güney Afrika  Yönetimi tarafından uygulanan ticari kanunlar uyarınca yürürlüğü girdi diye  geçersiz sayılamaz" (Savunmalar, C.II, p.503). Bu açıklamalar, mantıksal  nedenlerden ötürü, mahkemelerin verdikleri kararla ile günlük ilişkilere de  uygulanmalıdır. Üstteki alıntıların da gösterdiği gibi, Birleşmiş Milletler  Genel Sekreteri tarafından aksini yapmaya davet eedilmesine rağmen Uluslararası  Adalet Divanı, hukuk dışı de facto rejimlere herhangi bir etki tanımayı reddeden  yaklaşımı kesin bir biçimde benimsememektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;95. Mahkeme, bu aksi fikrin Yargıç Dillard, de Castro ve Onyeama'nın  görüşlerinde de yansıtıldığına ve ayrıntılı bir biçimde açıklandığına dikkat  çeker. Yargıç Dillard (1971 ICJ Reports, s.166-67), "ex injuria jus non oritur"  ilkesinin, mutlak bir ilke olmadığını "aksi halde, muamele güvenliğindeki genel  çıkarın büyük ölçüde ihlal edileceğini, lüzumsuz zorluk ve yavaşlığın  engellenmeyeceğini bilakis buna yardımcı olunacağını" dile getirmektedir. Yargıç  de Castro (ibid., s.218-19), Namibya'daki de facto otoritenin " kamu malları,  imtiyazlar vs ile ilgili" fiil ve işlemleriyle, geçerli sayılması gereken gerçek  kişilerin işlem ve hakları (nüfus ve tapu kütüklerindeki kayıtların geçerliliği,  evliliklerin geçerliliği, medeni hukuk mahkemelerinin verdikleri kararların  geçerliliği vs,.) arasında bir ayrım yapmaktadır. Yargıç Onyeama ise, Güney  Afrika'nin Namibya'daki varlığının tanınmamasının üçüncü Devletler üzerine düşen  bir yükümlülük olduğunu fakat bu yükümlülüğün, mutlaka, Namibya'daki Güney  Afrika yönetiminin (yasadışı olmasına rağmen) hala bölgedeki de facto yönetim  olması karşısında, Güney Afrika'nın Namibya adına ve onunla ilgili işlemlerinin  geçerliliğini tanımamaya kadar vardırılmasının gerekmediğini ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;96. Uluslararası Adalet Divanı'nın İstişari Görüşü açıkça göstermektedir ki,  bu davaya benzer durumların ortaya çıkması halinde, de facto entitelerin  işlemlerini geçersiz sayma yükümlüğü mutlak değildir. Sözkonusu bölgede mukim  şahıslar açısından yaşam devam etmektedir. Bu yaşam, mahkemeler de dahil olmak  üzere, de facto otoriteler tarafından katlanılabilir kılınmalı ve korunmalıdır.  Ve bu bölgede yaşayanların yakın çıkarına olarak, sözkonusu bölgedeki makamların  işlemleri üçüncü Devletler ve uluslararası kuruluşlar özellikle de mahkemeler  -bu Mahkeme de dahil olmak üzere- tarafından göz ardı edilemez. Aksini iddia  etmek, bölgede yaşayanların, uluslararası ölçekte tartışıldığında haklarından  ayrılmaları, hatta sahip oldukları asgari hak standardından bile mahrum  bırakılması anlamına gelecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;97. Mahkeme, önceki paragrafta açıklanan bağlam içinde ifade edilen  Uluslararası Adalet Divanı'nın görüşünün bu konudaki tek görüş olmadığına dikkat  çeker. Bu görüş hem uluslararası hukukta de facto entiteler konusundaki uzmanlar  tarafından hem de özellikle de iç hukuk mahkemelerinin de facto entiteler  tarafından alınan kararların statüsüne ilişkin olarak verdikleri hükümler  çerçevesinde mevcut uygulama tarafından teyit edilmektedir. Bazı devlet  organları, daha da ileri giderek, de facto entitelere egemen bağışıklık vererek  ya da bu tür entitelerin mülkiyet edinimlerine karşı çıkmayarak, kamu hukukuyla  ilgili işlemleri de tanımaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;98. Mahkeme, "KKTC" tarafından kurulan yargısal organların, bu davadaki  ilişkilerle ilgili oldukları sürece, göz ardı edilemeyeceği sonucuna varmıştır.  Bu tür organların korunmasını istemek, Rumlar da dahil olmak üzere "KKTC"de  yaşayanların yararınadır; ve eğer "KKTC" makamları bu tür organlar kurmamışsa,  bu durum Sözleşme'ye aykırı hareket olarak düşünülmelidir. Dolayısıyla, bölgede  yaşayanlar bu yolları tüketme zorunluluğuna tabi tutulabilir yeter ki bu yollar  mevcudiyeti ve etkililiği kanıtlansın -ki bu durumun her olayda ayrı ayrı  değerlendirilmesi gerekir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;99. Dolayısıyla, Komisyon gibi Mahkeme de davacı Hükümet tarafından iddia  konusu edilen ihlallerin her biri bakımından, sözkonusu şahısların  mağduriyetlerini giderecek etkili hukuk yollarının mevcut olup olmadığını  inceleyecektir. Mahkeme, özellikle, herhangi bir hukuk yolunun sadece teoride  değil pratikteki varlığının da yeteri kadar kesin olup olmadığına ve bu davanın  ilgilendiği sözkonusu şahısları, mevcudiyetleri Komisyon önünde davalı Hükümet  tarafından iddia edilen bu hukuk yollarını tüketme zorunluluğundan muaf tutan  özel koşulların olup olmadığına bakacaktır. Mahkeme, örneğin, Sözleşmeye aykırı  fiillerin tekrarı ve bunlara Devlet yetkilileri tarafında müsamaha gösterilmesi  gibi idari bir uygulamanın varlığı ve bu uygulamanın yargılamayı yararsız ve  etkisiz kılması durumunda iç hukuk yollarını tüketme kuralının  uygulanamayacağını hatırlatır (bkz, özellikle, 16 Eylül 1996 tarihli Akdivar vd-  Türkiye kararı, Reports 1996-IV, s.1210, §§ 66-67).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;100. Üstteki mülahazalar karşısında, Mahkeme, davacı Hükümet'in "KKTC"nin  mahkeme ve idare sistemiyle ilgili olarak Sözleşme'nin 6 ve 13. maddeleri  uyarınca yönelttiği kapsamlı eleştirileri, bu aşamada daha fazla incelemeye  gereksiz bulmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;101. Yine de Mahkeme, davacı Hükümet'in "KKTC" mahkemelerinin yasadışılığına  dayanmasını, yine aynı Hükümet'in iddia konusu yaptığı kuzey Kıbrıs'taki insan  hakları ihlallerinden Türkiye'nin sorumlu olduğu iddiasıyla -ki bu iddia Mahkeme  tarafından da kabul edilmiştir (bkz. 75-81. paragraflar) çeliştiğini belirtmek  istemektedir. Gerçekten bir Devlet tarafından yasadışı bir biçimde işgal edilen  ve yönetilen bir bölgede meydana gelen fiillerden dolayı o Devlet'in sorumlu  tutulmasını ama bu Devlet'e isnat edilen hataları kendi mahkemelerinde  düzelterek bu tür bir sorumluluktan kurtulma fırsatının inkar edilmesini kabul  etmek zor gözükmektedir. İşbu başvuru çerçevesinde davalı Devlet'e bu fırsatı  sunmak, uluslar arası hukuka göre yasadışı addedilen bir rejimin dolaylı olarak  meşrulaşması anlamına gelmemektedir. "KKTC" tarafından kurulan kurumların  kanundışı olduğuna ilişkin iddia ile, davacı Hükümet'in, daha sonra incelenecek  olan (bkz. 318-21. paragraflar) Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine  dair iddiası arasında da benzer bir çelişki bulunmaktadır. Zira, bir yandan bir  Devlet'in başvurulacak hukuk yolu sunmadığı için 13. maddeyi ihlal ettiğini  diğer yandan bu tür bir yolun, eğer sunulsa bile, geçersiz olacağını iddia etmek  olanaksızdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;102. Bundan dolayı Mahkeme, eski 26. Madde bakımından (şu anki 35§1), "KKTC"  deki mevcut içhukuk yollarının, davalı Devlet'in "içhukuk yolları" olarak  görülebileceğini ve bu içhukuk yolarının etkililiği sorununun doğduğu özel  şartlar içinde ele alınması gerektiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. altı-ay kuralına uyma konusunda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;103. Mahkeme, Komisyon'un bu sorunu esas aşamasına bıraktığını gözlemlemesine  rağmen, ne davalı Hükümet bu konuda bir argüman sunmuştur; ne da davacı Hükümet,  Mahkeme önündeki yazılı ve sözlü savunmalarında bu konuya değinmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;104. Komisyon'un yaklaşımı doğrultusunda Mahkeme, davacı Hükümet, idari  uygulamalar sonucunda meydana gelen sürekli ihlaller olduğunu iddia ettiği  sürece, başvurunun yapıldığı tarih olan 22 Kasım 1994'ten önceki altı ay  içersinde son bulan durumları göz ardı edeceğini teyit eder. Dolayısıyla,  Mahkeme de Komisyon gibi, 22 Mayıs 1994'ten önce son bulmuş gözüken  uygulamaların inceleme kapsamının dışında kaldığını düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. GERÇEKLERİN TESPİTİ VE KANITLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;105. Mahkeme, davacı Hükümet tarafından öne sürülen iddiaların altında yatan  gerçeklerin açığa çıkarılması ve belirlenmesi için, Komisyon'un, yazılı  ifadelerin yanı sıra, bazı şikayet kategorileri bakımından sözlü ifadeleri de  dikkate aldığına dikkat çeker. Yeri geldikçe, Komisyon 1976 ve 1983  raporlarındaki bulgulara (bkz.üstte 17. paragraf), kendi girişimiyle elde ettiği  belgelere ve ana kaynak olarak da tarafların sunduğu görüşlere dayanmıştır.  Tarafların sunduğu yazılı kanıtlar hususunda, Mahkeme, Komisyon'un, her iki  Hükümet tarafından kabul edilebilirlik ya da esas aşamasında 14 Eylül 1998  tarihine kadar sunulan yazılı görüşleri dava dosyasına koymayı kabul ettiğini  gözlemlemektedir. Komisyon'un son tarihle ilgili bu mutlak tutumu, davalı  Hükümet'in "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Rumlar ve Marunilerin yaşam  koşullarıyla ilgili önlemler"e ilişkin aide mémoire'ın dava dosyasına eklenmesi  talebini reddettiği 5 Mart 1999 tarihli kararının sonucudur. Mahkeme, bunun  Komisyon tarafından kabul edilmeyen tek belge olduğuna, diğer belgelerin tümünün  taraflar arasında usul eşitliği ilkesi uyarınca kabul edildiğine dikkat  çeker.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;106. Mahkeme, Komisyon önündeki işlemlerde silahların eşitliği ilkesine tam  olarak saygı gösterilmesinin imkansız olduğu durumlarda, örneğin taraflardan  birine, diğerinin görüşünü yanıtlamak için sınırlı bir süre verildiğinde,  Komisyon'un söz konusu belgenin kanıtsal değerini değerlendirirken bu etkeni  dikkate aldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, Komisyon'un saptamaları ve kanıt  değerlendirmesiyle ilgili olarak davacı Hükümet tarafından yöneltilen itirazları  ele almak zorunda olmasına karşın, belgesel materyal bakımından Mahkeme'nin 24  Kasım 1999 tarihinde aldığı usul kararıyla dosyaya dahil ettiği üstte anılan  aide mémoire da dahil olmak üzere, her tür materyalle ilgili yorumda bulunma  fırsatının her iki tarafa da tam olarak verildiğine dikkat çeker.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;107. Sözlü ifadeler bakımından Mahkeme, Komisyon'un, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan  "kuşatılmış" Rumlar'ın ve Türkler'in özellikle de siyasi muhaliflerin ve Türk  Çingene azınlığı mensuplarının genel yaşam koşullarıyla ilgili Sözleşme  sorunları hakkındaki ifadeleri dinlemek üzere üç delege atadığına dikkat çeker.  27 -28 Kasım 1997 tarihlerinde Strazburg'ta, 22-23 Şubat 1998 tarihlerinde  Lefkoşe'de ve 22 Nisan 1998 tarihinde de Londra'da şahitlerin ifadelerine  başvurulmuştur. İncelemeler, bazı yerlere yapılan ziyaretleri de kapsamaktadır  (sınır üzerindeki Ledra Palace geçiş noktası, kuzey Lefkoşe'deki mahkeme binası  ve Karpas bölgesindeki Rum köylerine gerçekleştirilen ziyaretler). Delegeler,  birçok yetkilinin ve Karpas yarımadası da dahil olmak üzere ziyarette bulunulan  şahısların ifadelerine başvurmuştur. İlk duruşmada, davacı Hükümet tarafından on  tanığın ifadesine başvurulmuş bunlardan üçünün kimliği açıklanmamıştır. İkinci  duruşmada, Komisyon delegeleri, yedisi davalı Hükümet beşi de davacı Hükümet  tarafından önerilen oniki tanığın (kimliği açıklanmayan dört şahit dahil)  ifadesini almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;108. Mahkeme, Komisyon delegelerinin kimliği açıklanmayan şahısların  ifadelerine başvururken Sözleşme'nin 6. maddesindeki adil yargılanma gereklerini  yerine getirmek için gerekli tüm önlemleri aldığını gözlemlemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;109. Ayrıca davacı Hükümet'in önerdiği kimliği açıklanmayan şahitleri  dinlemek için delegeler tarafından yapılan düzenlemelere ilişkin olarak davalı  Hükümet tarafından yöneltilen eleştiriler hususunda Mahkeme, bu düzenlemelerin,  daha önce ve bu davayla ilgisi olmayan davalardaki kimliği açıklanmayan  şahitlerin güvenliğini sağlamak için davalı Hükümet'in kendisi tarafından talep  edilen koruma usulüne uygun olduğunu da gözlemlemektedir (Sargın ve  Yağcı-Türkiye, başvuru no'ları. 14116-14117/88). Mahkeme'nin görüşüne göre,  Komisyon önündeki işlemlerde davalı Hükümet tarafından var olduğu iddia edilen  handikaplar, Komisyon tarafından izlenen yöntemlerle yeterli derecede  dengelenmiştir. Yine Mahkeme'nin gözlemine göre, kimliği açıklanmayan şahitlerin  verdiği ifadelerin değerlendirilmesinde, Komisyon, bu ifadelerin her birinin  kendine özgü niteliği bakımından kanıtsal değerlerini araştırarak ihtiyatlı bir  yaklaşım benimsemiş ve ulaştığı bulgular ne yalnızca ne de belirleyici bir  ölçüde kimliği açıklanmayan şahitlerin ifadelerine dayandırılmıştır (bkz 23  Nisan 1997 tarihli Van Mechelen vd- Hollanda kararı, Reports 1997-III, p.712,§§  54-55).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;110. Davacı Hükümet, Mahkeme huzurundaki yargılamada, kimliği açıklanmayan  şahısların ifadelerinin alınmasında kullanılan usule karşı çıkmamıştır. Diğer  taraftan, anılan Hükümet, delegeler tarafından dinlenecek şahit sayısına konulan  sınırlamaya karşı çıkmıştır. Bu, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıslı Türklerin ve  Çingene toplumu mensuplarının durumlarıyla ilgili iddiaların Komisyon tarafından  araştırılması bakımından özellikle doğrudur (bkz. Aşağıda 338. paragraf).  Mahkeme, Komisyon'un ulaştığı sonuçların davacı Hükümet'in iddialarını dikkate  alıp almadığını değerlendirirken yine bu konuya dönecek olmasına karşın, bu  bağlamda eleştirinin özünü incelemeyi uygun bulmaktadır. Mahkeme, Komisyon'un  davacı Hükümet'ten, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıslı Türkler'in ve Çingenelerin  Sözleşme haklarının davalı Hükümet tarafından ihlal edildiği iddiasını  destekleyici yönde ifade verecek sınırlı sayıda şahit seçmesini talep ettiğine  dikkat çeker. Mahkeme, Komisyon'un yaklaşımının usul eşitliği bakımından  eleştirilemeyeceğini düşünmektedir. Öncelikle, Komisyon, davacı Hükümet'in  gösterdiği şahitlerden beşinin ifadesini dinlemiştir. Şüphesiz, bu şahitler,  özellikle, davacı Hükümet'in ifadelerinin alınmasını önemli bulduğu kişiler  arasından seçilmiştir. İkincisi, gerçekleri saptama rolünün etkin bir biçimde  yerine getirilmesi Komisyon'un, zaman sınırlamasını ve ek şahitlerin  ifadelerinin konuyla ilgisinin değerlendirilmesini de göz önünde bulundurarak,  ifade alma usulünü düzenlemesini mutlaka zorunlu kılmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;111. Bu nedenle, Mahkeme, davacı Hükümetin bu bağlamdaki eleştirilerini  reddetmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;112. Mahkeme, kabuledilebilir bulduğu çeşitli şikayetlerle ilgili olarak  yaptığı değerlendirmelerde Komisyon'un, 18 Ocak 1978 tarihli İrlanda-İngiltere  karasında Mahkeme tarafından açıklanan "kesin kanıt" standardına başvurduğunu  gözlemlemektedir (Series A no.25). Buna göre, bu tür bir kanıta, yeteri kadar  güçlü, açık ve uyumlu çıkarımlardan ya da gerçeğe ilişkin çürütülemez  varsayımlardan ulaşılabilir (ibid, s.64-65, § 161).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;113. Mahkeme bu standardın uygulanmasını, daha önceki Devletler-arası davada  bu standarttan bahsettiğinden ve anılan davada verdiği karar tarihinden beri bu  standartın Mahkeme'nin yerleşmiş içtihatı olmasından bu yana benimsemektedir  (yeni bir örnek için, bkz Salman-Türkiye [GC], no.21986/93, §100, ECHR  2000-VII).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, idari uygulamaların varlığının tesbiti konusunda, Mahkeme, kanıt  yükünün ilgili Hükümetler'den birine ya da her ikisine de düştüğü konseptine  dayanmamaktadır. Aksine, önündeki tüm kanıtları, kaynağına bakmaksızın,  değerlendirmelidir (bkz. Üstte anılan İrlanda-İngiltere kararı, p.64 §160).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;114. Fakat, Mahkeme, davacı Hükümet'in, davalı Devlet'in idari  uygulamalarından kaynaklanan Sözleşme ihlali iddiaları hususunda üstte anılan  kanıt standardının uygulanmasının uygunluğuna muhalefet ettiğine dikkat çeker.  Komisyon, sunduğu görüşte, idari uygulamalar konusunda "temel kanıt"ın varlığını  dikkate almayarak hata yapmış ve "kesin kanıt" standardına dayanması çok sayıda  şikayete ilişkin doğru sonuçlara ulaşmasını engellemiştir. Davacı Hükümet ‘e  göre, Komisyon tarafından başvurulan kanıt standardı, Mahkeme'nin  İrlanda-İngiltere kararında benimsediği yaklaşımla çelişmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;115. Mahkeme, İrlanda-İngiltere kararında, İrlanda Hükümeti'nin, "kesin  kanıt" standardının, Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlali niteliğindeki idari  uygulamaların varlığının tespitinde aşırı katı bir standart olduğu iddasını  reddetmiştir (loc.cit., s.64-65, § 161). Anılan davada "kesin kanıt" standardı,  kanıtların, ihlal niteliğinde olduğu iddia edilen uygulamayı doğrulayıp  doğrulamadığını belirlemek için uygulanmıştır. Ayrıca, Mahkeme,  İrlanda-İngiltere kararında, Sözleşme'ye aykırılık teşkil eden idari bir  uygulamanın tanımını yapmıştır. Buna göre, bu tür bir uygulama, yeteri kadar  fazla, sadece münferit hadise ya da istisnalara değil bir şablon ya da sisteme  tekabül eden aynı ya da benzer ihlallerin bir birikimidir (ibid., p.64  §159).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;116. Mahkeme, ayrıca, iç hukuk yollarının tüketilmesi konusunda, kanıt yükü  bakımında bir farklılık olduğunu hatırlatır. İşbu dava bağlamında, iç hukuk  yollarının tüketilmediğini iddia eden davalı Hükümet, iç hukuk yolunun teoride  ve pratikte etkili olduğunu, mağdur bireylerin şikayetlerini giderecek  kapasitede olduğunu ve makul bir başarı şansı sunduğunu Mahkeme'ye ispat  etmelidir. Fakat, bunlar kanıtlandığında, davalı Hükümet'in öne sürdüğü hukuk  yolunun gerçekten tüketildiğini ya da kimi nedenlerden ötürü yetersiz ve etkisiz  olduğunu veya ilgili kişileri, bu yolu tüketme zorunluluğundan muaf tutan özel  koşulların varlığını kanıtlamak davacı Hükümet'e düşmektedir. Devlet  görevlilerine yönelik görevi kötüye kullanma ve zarar verme iddiaları karşısında  ulusal makamların bütünüyle edilgen kalmaları, örneğin soruşturma yürütmemeleri  ve yardım etmemeleri, bu tür bir nedeni oluşturabilir. Bu tür durumlarda, kanıt  yükü bir kez daha değişir çünkü şikayet konusun sorunların kapsamı ve ciddiliği  karşısında neler yapıldığını göstermek Hükümet'in görevidir (bkz, özellikle,  üstte anılan Akdıvar vd Kararı, s.1211, §68).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;117. Üstteki mülahazaları göz önünde bulunduran Mahkeme, kendi yerleşmiş  içtihadına göre, 11 No'lu Protokol'ün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe  girmesinden önceki Sözleşme sistemi uyarınca, gerçekleri tespit ve doğrulama  görevinin öncelikle Komisyon'a ait olduğunu hatırlatır (eski 28/1 ve 31.  maddeler). Mahkeme, Komisyon'un saptamalarıyla bağlı olmamakla ve önündeki  materyaller ışığında kendi değerlendirmesini yapmakta serbest olmakla birlikte,  bu yetkisini yine de bazı istisnai hallerde kullanacaktır (bkz. Üstte anılan  Akdivar vd kararı s. 1214, §78).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;118. Mahkeme, davacı Hükümet'in sunulan kanıtların ağırlığına aykırı olduğunu  düşünerek Komisyon'un kimi iddialara ilişkin saptamalarına kuşkuyla baktığını  müşahade etmiştir. Mahkeme, davacı Hükümet'in itirazlarını, iddiaların  esaslarını incelerken ele almayı önermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. KAYIP KIBRISLI RUMLARIN VE BUNLARIN AKRABALARININ HAKLARININ İHLAL  EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Kayıp Rumlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Komisyon'un tespit ettiği gerçekler hususunda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;119. Mahkeme önündeki duruşmada davacı Hükümet, kayıp şahısların sayısının  1,485 olduğunu ve kanıtların açıkça, kayıp şahısların ya Türk ordusu veya onun  milislerinın kendi yetkisi ya da sorumluğu altında ya tutuklandığını ya da  gözaltında tutulduklarını ve bu şahısların en son davalı Devlet'in etkili  denetimi altındaki bölgelerde görüldüğünü gösterdiğini ileri sürmüştür. Ayrıca,  yine davacı Hükümet'e göre, Mahkeme, aksine kanıt olmadıkça, kayıp şahısların  hala hayatta olduğu varsayımından hareket etmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;120. Mahkeme, davacı Hükümet'in başlangıçta Komisyon'un tespit ettiği  gerçeklere itiraz etmediğine dikkat çeker (bkz üstte 25-27 paragraflar).  Komisyon'un 1976 ve 1983 raporlarında ulaştığı saptamalar da dahil olmak üzere  sunduğu tüm maddi kanıtları dikkatli bir çözümlemeye tabi tutan Mahkeme,  Komisyon'un saptadığı gerçeklerden ayrılmasına yol açacak herhangi bir istisnai  durumun olmadığını düşünmektedir. Komisyon gibi Mahkeme de, "kayip şahıslar"  kategorisine giren şahısların sayısını belirlemeyi uygun bulmamaktadır. Mahkeme,  davacı Hükümet tarafından BM Kayıp Şahıslar Komitesi'ne bildirilen rakamları  esas alarak bu rakamları mevcut yeni bilgiler ışığında gözden geçirmekle  yetinecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;121. Ayrıca Mahkeme, Komisyon'un, yaptığı araştırmayı davalı Hükümet'in kayıp  şahısların akıbetini ve nerede olabileceklerini ne ölçüde kesinleştirdiğini  tespit etmekle sınırlandırma düşüncesini paylaşmaktadır. Mahkeme'nin görevi, bu  şahısların ölüp ölmediğini veya davalı Devlet'in sorumluluğunu gerektiren  koşullarda öldürülüp öldürülmediklerini kanıtlayan bulgulara ulaşmak değildir.  Zaten, davacı Devlet de, Mahkeme'den bu şahısların hala hayatta oldukları  varsayımıyla hareket edilmesini talep etmiştir. Mahkeme, davacı Hükümet'in  Sözleşme'nin 2. maddesi uyarınca dile getirdiği şikayetleri ele alırken tekrar  dönecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;122. Mahkeme, davacı Hükümet'in iddialarının esasını üstteki anlayış ışığında  inceleyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Davacı Hükümet'in şikayetlerinin esası hususunda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Sözleşme'nin 2. Maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;123. Davacı Hükümet, Mahkeme'den 2. maddenin, hem usul hem de temel  yükümlülükler bakımından ihlal edildiği sonucuna varmasını talep etmiştir. 2.  madde aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1.Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;124. Davacı Hükümet'in sunduğu görüşte, davalı Hükümet'in kayıp şahısların  akıbetlerine ilişkin olarak herhangi bir soruşturma yürütmemesi dikkate  alındığında, idari uygulamalar bakımından usul ihlali işlendiği iddia  edilmektedir. Ölülerin defin işlemleriyle ilgilenmemesi bir yana, davalı  Hükümet'in ölü veya yaralılar hakkında herhangi bir soruşturma yürüttüğüne  ilişkin hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Ayrıca, davalı Hükümet, silahlı  kuvvetlerinin varlığıyla, işgal altındaki bölgede, kayıp şahıslarla ilgili bir  araştırma yürütülmesini doğrudan engellemeye devam etmekte ve bu şahısların  akıbetleriyle ilgili bir açıklama getirememektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;125. Davacı Hükümet, Kayıp Şahıslar Komitesi'nin (CMP) kapsamı sınırlı görevi  ve Sözleşme'nin sözkonusu hükmüne ilişkin Mahkeme içtihatlarında tanımlanan  "etkili soruşturma"nın özelliği dikkate alındığında, 2. maddenin davalı  Hükümet'e yüklediği yaşam hakkını koruma yükümlülüğünden, bu organın devam  etmekte olan çalışmaları (bkz üstte 16. Paragraf) gerekçe gösterilerek  sıyrılınamayacağını vurgulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;126. 2. maddede yeralan temel yükümlülük açısından, davacı Hükümet  Mahkeme'den, Komisyon'un kararı doğrultusunda, davalı Hükümet'in, hepsi yine bu  Hükümet tarafından yaratılan yaşamı tehdit edici koşullarda ortadan kaybolan  kayıp şahısların yaşam hakkını korumak için gerekli işlevsel önlemleri almadığı  sonucuna varmasını talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;127. Komisyon, kaybolmaların, çarpışma bölgelerinin dışında meydana gelen  cezai eylemler de dahil olmak üzere büyük çaplı ölümlerin meydana geldiği  dönemde olduğunu göz önünde bulundurarak kayıp şahısların yaşamı tehdit edici  koşullarda ortadan kayboldukları sonucuna varmıştır. Komisyon ve Mahkeme'nin  içtihadına göre, davalı Devlet yetkililerinin, 2. madde uyarınca, kaybolma  olaylarının meydana geldiği koşullarla ilgili etkili bir soruşturma yürütmek  gibi olumlu bir yükümlülüğü bulunmaktadır. Ayrıca, kayıp şahısların sınırlamaya  tabi olmayan suçlar sonucunda yaşamlarını kaybetmiş olabilecekleri düşüncesi  karşısında bu yükümlülük sürekli bir yükümlülük olarak görülmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;128. Dolayısıyla, Komisyon, davalı Devlet yetkililerinin etkili bir  soruşturma yürütmemesi nedeniyle ve bu eksikliğin CMP tarafından yürütülen  araştırmalara davalı Devlet tarafından katkıda bulunularak giderilemeyeceğinden  2. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;129. Mahkeme, davacı Hükümet'in, kayıp şahısların aksine delil bulunmadıkça  yaşadıklarının varsayılması gerektiğini belirttiğine dikkat çeker (üstte 119.  paragraf). Komisyona sunulan kanıtların, Temmuz ve Ağustos 1974'te yapılan  askeri harekat sırasında birçok asker ve sivilin hayatını kaybettiğini teyit  etmesine karşın, Mahkeme kayıp şahısların, ellerine düştükleri Türk Kuvvetleri  ya da paramiliter Kıbrıslı Türkler tarafından öldürülüp öldürülmedikleri  hususunda herhangi bir varsayımda bulunamayacağını tekrarlar. "KKTC" nin başı  Sn. Denktaş'ın, 1 Mart 1996 tarihinde, Türk ordusunun Rum mahkumları, Türk  komutan idarasindeki Kıbrıs Türk milislerine devrettiği ve sonrasında bu  mahkumların öldürüldüklerini teyit eden bir açıklama yayımladığı doğrudur (bkz.  Üstte 25. paragraf). Aynı şekilde, Şubat 1998'de, 1974'te Türk subayı olarak  görev yapan Profesör Yalçın Küçük de Türk ordusunun, geniş çaplı sivil öldürme  olaylarına karıştığını iddia etmektedir (bkz. Üstte 25. paragraf). Tüm bu  açıklamalar kesin bir kanaat oluşmasını sağlasa da, Mahkeme, kayıp şahısların  ölümlerinden davalı Devlet'i sorumlu tutmak için yeterli olamayacaklarını  düşünmektedir. Fakat bu şahıslardan bazılarının üstteki iddialarda tarif edilen  koşullarda öldüğü tek varsayımdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;130. Mahkeme, ölümlerin doğrudan Türk askerleri tarafından ya da onların göz  yummasıyla gerçekleştirildiğini gösteren kanıtların, bu başvurunun kapsamının  dışında kalan bir dönemle ilgili olduğuna dikkat çeker. Bu bakımdan,  Komisyon'un, kayıp şahısların, davalı Devlet'in Sözleşme'nin 2. maddesi hükmü  uyarınca sorumlu tutulacağı koşullarda öldürülüp öldürülmediklerini tespit etme  yetkisinin bulunmadığına da dikkat çekilmelidir. Bundan dolayı Mahkeme, davacı  Devlet'in, gerçeklerin kayıp şahıslarla ilgili olarak 2. maddenin ihlalini  sergilediği iddialarını kabul etmenin imkansız olduğu sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;131. Mahkeme'ye göre, davacı Hükümet'in iddiları, 2. maddede öngörülen yaşam  hakkını korumaya yönelik usuli yükümlülük kapsamında incelenmelidir. Bu bağlamda  Mahkeme, 2. maddede öngörülen yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün, 1. maddedeki  "kendi yetki alanlarındaki herkese Sözleşme'de açıklanan hak ve özgürlükleri  tanıma" yükümlülüğüyle birlikte, devlet görevlilerinin kuvvet kullanmaları  sonucu bireylerin ölümüne sebebiyet verilmesi durumunda bir çeşit etkili resmi  soruşturmanın yürütülmesini gerekli kılmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;132. Mahkeme, kayıp şahısların hukuk dışı bir şekilde öldürüldüklerine  ilişkin herhangi bir kanıt bulunmadığını hatırlatır. Fakat, Mahkeme'nin görüşüne  göre, üstte anılan usuli yükümlülük, en son Devlet görevlileri tarafından göz  altında tutulurken görülen ve akabinde yaşamı tehdit edici olabileceği düşünülen  bir ortamda kaybolan bir bireyle ilgili makul bir iddiaya ilişkin kanıttan  doğmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;133. Bu arkaplan karşısında, Mahkeme, kanıtların, davacı Hükümet'in, şu anda  kayıp olan bir çok şahsın ya Türk ya da Kıbrıslı Türk kuvvetleri tarafından  tutuklandığı iddiasını doğruladığını gözlemlemektedir. Bu şahısların, askeri  operasyonların yürütülmekte olduğu bir dönemde meydana gelen göz altına  alınmalarına, tutuklanmalar ve büyük çaplı ölümler eşlik etmiştir. Komisyon bu  durumu doğru bir biçimde yaşamı tehdit edici olarak tarif etmiştir. Sn.  Denktaş'ın üstte bahsedilen açıklaması ve Profesör Küçük'ün raporu, kayıp  şahısların ölümünden dolayı davalı Devlet'in sorumluluğunu gerektirmese bile, en  azından sözkonusu dönemde içinde bulunulan risk ve korku ile göz altındakilerin  maruz kaldıkları gerçek tehlikelere delalet etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;134. Bu arka plan karşısında kayıp şahısların ortadan kayboldukları inkar  edilemez. Mahkeme, davalı Devlet yetkililerinin, kayıp şahısların akrabaları  tarafından dile getirilen, yakınlarının, yaşamları için ciddi endişe duyulması  gereken koşullarda gözaltına alındıktan sonra kaybolduklarına ilişkin iddialarla  ilgili hiçbir soruşturma yürütmediklerine dikkat çeker. Bu bağlamda, Sn.  Denktaş'ın açıklamasının ardından da resmi olarak hiçbir şey yapılmadığına  dikkat çekilmelidir. Türkler'in gözaltında tutulmaktayken Kıbrıslı Türk  paramiliter gruplara devredildiği söylenen şahısların kimliklerinin tespiti veya  cesetlerin nereye gömülmüş olabileceğine ilişkin araştırma yapmak için hiçbir  girişimde bulunulmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;135. Mahkeme, davalı Devlet'in, CMP'nin araştırmalarına yardımcı olarak  üzerine düşen usuli yükümlülükten kurtulamayacağı hususunda davacı Devlet'le  hemfikirdir. Komisyon gibi, Mahkeme de, CMP'nin çalışmalarının insani amaçlara  hizmet ettiğine şüphe olmamakla birlikte, özellikle, bu Komite'nin  araştırmalarının dar kapsamı karşısında, bunların, Sözleşme'nin 2. maddesinin  gerekli kıldığı etkili soruşturma standardını karşılamak için tek başlarına  yeterli olmayacaklarına dikkat çeker (bkz. Üstte 27. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;136. Üsttesi mülahazaları dikkate alan Mahkeme, davalı Devlet'in, yaşamı  tehdit edici koşullarda ortadan kaybolan kayıp Rumların nerede olabileceklerini  ve akıbetlerini tespit etmeyi amaçlayan etkili bir soruşturma yürütmediği  gerekçesiyle Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Sözleşme'nin 4. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;137. Davacı Hükümet, Mahkeme'den dava koşullarının Sözleşme'nin 4. maddesinin  ihlalini oluşturduğu sonucuna varmasını talep etmiştir. Anılan madde aşağıdaki  gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Hiç kimse köle ve kul halinde tutulamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;138. Davacı Hükümet, kayıp şahısların artık hayatta olmadıklarına dair kesin  bir bulgu olmaması karşısında, 1974 olaylarından beri geçen sürenin uzunluğu da  dikkate alınarak, bu şahısların hala, kölelik olarak nitelendirilmesi gereken  şartlarda tutuklu bulunduklarının varsayılması gerektiğini iddia etmektedir.  Davacı Hükümet'in görüşüne göre, bu varsayım sadece, davalı Hükümet'in 2.  maddede öngörülen yükümlülüklerini ihlal ettiği sonucuna varılması gereken bu  davada Mahkeme'nin kayıp şahısların artık öldüklerine karar vermesi durumunda  çelişkili olabilirdi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;139. Sözkonusu zamanda kaybolmuş herhangi bir şahsın halen Türkler tarafından  gözaltında tutulduğunu veya 4. maddeye aykırı şartlarda tutuldukları varsayımını  destekleyebilecek hiçbir kanıt bulunmadığını düşünen Komisyon, 4. maddenin ihlal  edilmediği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;140. Mahkeme de Komisyon'un saptamasına katılmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme,  Komisyon gibi, kayıp şahısların nerede olabilecekleri ya da akıbetleri hususunda  varsayımda bulunmaktan kaçındığına dikkat çeker. Ayrıca, Komisyon tarafından  saptanan gerçeklere katıldığını belirtir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;141. Mahkeme, Sözleşme'nin 4. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) Sözleşme'nin 5. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;142. Davacı Hükümet, idari uygulamalar nedeniyle Sözleşme'nin 5. maddesinin  davalı Hükümet tarafından ihlal edildiğini öne sürmektedir. 5. madde aşağıdaki  gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen  haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun  bırakılamaz:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;143. Davacı Hükümet'e göre, davalı Devlet yetkililerinin, kayıp şahısların  hangi koşullarda göz altında tutulduklarıyla ve çok ama belirsiz sayıda Rum'un  ortadan kaybolmasıyla ilgili hızlı ve etkili bir soruşturma yürütmemeleri  Sözleşme'nin 5. maddesinde öngörülen usuli yükümlüğün ihlaline yol açmıştır.  Davacı Hükümet, kayıp şahısların en son Türk ordusunun ya da subaylarının  denetim ve gözetiminde görüldüğüne dair kanıtların bulunmasından dolayı bu  şahısların akıbetinden davalı Devlet'in sorumlu tutulması gerektiğine ilişkin  iddiasını tekrarlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;144. Ayrıca, kayıp şahısların tutuklanması, 5. madde yükümlülükleri  bakımından haklı çıkarılamaz ve gayrı hukuki olarak düşünülmelidir. Davacı  Hükümet, bu bağlamda, davalı Devlet'in, kendi yetkilileri ve görevlileri  tarafından tutuklanan şahısların doğru ve güvenilir kayıtlarını tutmadığını veya  bu şahısların kaybolma tehlikesine karşı koruyucu önlemler almadığını  vurgulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;145. Komisyon, davalı Devlet'in, 1974'te Türk kuvvetleri veya görevlilerince  tutuklanan ve sonrasında da kaybolan Rumlarla ilgili makul iddialar hususunda  çabuk ve etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna  varmıştır. Komisyon'a göre, 5. madde yükümlülüğünün ihlali, Komisyon'un 1983  tarihli ve 8007/77 no'lu başvuruya ilişkin raporunda yeralan Türkler tarafından  tutuklanmışken ortadan kaybolan kayıp Rumların akıbetiyle ilgili olarak davalı  Devlet tarafından hiçbir bilgi sunulamadığı tespiti karşısında, sürekli bir  ihlal olarak nitelendirilmelidir. Komisyon, soruşturma yürütme ve bilgilendirme  göreviyle ilgili olarak zamanaşımının söz konusu olamayacağını çünkü kaybolan  tutuklu şahısların savaş suçları veya insanlığa karşı suçlar da dahil olmak  üzere çok ciddi suçların mağdurları olabileceklerinin gözardı edilemeyeceğini  vurgulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;146. Diğer yandan Komisyon, kayıp Rumların tutuklu olmaları nedeniyle 5.  maddenin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Bu bağlamda Komisyon, sözkonusu  dönemde kaybolmuş herhangi bir Rum'un Türk ya da Kıbrıs Türk yetkililerince hala  tutuklu bulunduruldukları varsayımını destekleyen hiçbir kanıt bulunmadığına  dikkat çekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;147. Mahkeme, başından beri, bir bireyin nedensiz tutuklanmasının  Sözleşme'nin 5. maddesinde yeralan kişi özgürlüğü ve güvenliğiyle ilgili  güvenceleri bütünüyle geçersiz kılacağını ve bu maddenin en ağır bir biçimde  ihlaline yol açacağını vurgulamaktadır. Belli bir birey üzerinde denetim sahibi  olmak, yetkililere o bireyin nerede olabileceğine ilişkin açıklamada bulunma  zorunluluğu yükler. Bu nedenle 5. madde, yetkililerin, tutuklanan bir şahsın  ortadan kaybolma tehlikesine karşı etkili önlemler almalarını ve tutuklanan ve  akabinde ortadan kaybolan bir şahısla ilgili makul iddialar hususunda çabuk ve  etkili bir soruşturma yürütmelerini gerekli kılar (bkz. 25 Mayıs 1998 tarihli  Kurt-Türkiye davası, Reports 1998-III, p.1185, § 124).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;148. Mahkeme, Türk ya da Kıbrıs Türk kuvvetlerince tutuklanmış Rumlarla  ilgili sağlam kanıtlara dikkat çeker. Tutuklanan şahısların ne kimlikleri ne de  tutuklanma tarihleri ve yerleriyle ilgili kayıt bulunmaktadır. İnsani bakış  açısından, bu durum ne ilgili zamandaki savaş durumu ne de gergin ve ihtilaflı  ilişkiler gibi gerekçelerle mazur gösterilebilir. Sözleşme'nin 5. maddesinde de  belirtildiği gibi, bu tür bilgilerin yokluğu kayıp şahısların akrabalarının, bu  şahısların akıbetleriyle ilgili endişelerini gidermeyi imkansız kılmıştır. Göz  altına alınan şahısların kimliklerini tespit etmenin imkansız olmasına rağmen,  davalı Devlet kaybolma nedenlerini bulmak üzere başka araştırmalar yapmış  olmalıydı. Daha önce de dikkat çekildiği gibi, kayıp Rumların Türkler tarafından  gözaltına alındığına ilişkin yeni kanıtlara herhangi bir resmi tepki gelmemiştir  (bkz. Üstte 134. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;149. Mahkeme bu iddiayı Sözleşme'nin 5. maddesinde öngörülen usuli  zorunluluklar ve bir Sözleşmeci taraf olarak davalı Devlet'e düşen yükümlülükler  açısından ele almıştır. Komisyon gibi Mahkeme de CMP tarafından yürütülen insani  çalışmanın değerini sorgulamaksızın, CMP'nin araştırmasının niteliği nedeniyle  bu yükümlülüklerden kurtulunamayacağını tekrarlar (bkz. Üstte 135.  paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;150. Mahkeme, davalı Devlet yetkililerinin, sözkonusu dönemde, Türk  kuvvetleri veya görevlilerince tutuklanan ve sonrasında da kaybolan Rumlarla  ilgili makul iddialar hususunda çabuk ve etkili bir soruşturma yürütme  yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle Sözleşme'nin 5. maddesinin ihlal  edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;151. Diğer yandan Mahkeme, Komisyon gibi, söz konusu dönemde kaybolan  Rumlar'ın gerçekten Kıbrıs Rum yetkililerince tutuklandığı sonucuna  varamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(d) Sözleşme'nin 3, 6, 8, 13, 14 ve 17. maddeleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;152. Mahkeme, Komisyon önündeki yargılamanın esas aşamasında, davacı  Hükümet'in olayların, üstte anılan maddelerin ihlalini ortaya çıkardığını iddia  ettiğini gözlemlemektedir. Komisyon bu şikayetlerin kabuledilebilirlik kararının  kapsamının dışında kaldığını ve bu nednle incelenemeyeceğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;153. Mahkeme, davacı Hükümet'in bu şikayetleri hem sunduğu görüşlerde hem de  açık duruşmada sürdürmediği gibi Komisyon'un kabuledilebilirlik kararının  kapsamıyla ilgili yorumuna da karşı çıkmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme, bu  şartlarda, ne bu şikayetleri incelemeye yetkisi olup olmadığını ne de bunların  esaslarını incelemek için hiçbir neden bulunmadığını düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dolayısıyla Mahkeme, davacı Hükümet'in kayıp Rumlarla ilgili olarak,  Sözleşme'nin 3, 6, 8, 13, 14 ve 17. maddeleri uyarınca dile getirdiği  şikayetleri incelemeye gerek olmadığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Kıbrıslı Rumların kayıp akrabaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Sözleşmenin 3. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;154. Komisyon tarafından belirtilen nedenlerden dolayı, Davacı Hükümet,  Mahkeme'den kaybolan insanların ailelerin çektikleri ve çekmekte oldukları  sıkıntıların Sözleşme'nin 3. maddesinin ağır bir ihlali olarak yorumlamasını  talep etmektedir. Adı geçen 3. madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere  tabi tutulamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;155. Komisyon, Davacı Hükümetin dayandığı koşulların, kaybolan kişilerin  aileleri açısından, Sözleşmenin 3. maddesinin devamlı bir ihlali anlamına  geldiğini düşünmektedir. Komisyon'a göre, askeri bir müdahale sonrası bir çok  insanın öldürüldüğü veya hapse atıldığı ve bölgenin kuşatma alınıp akrabalarına  ulaşmasının imkansız hale getirildiği koşullar göz önüne alındığında, söz konusu  şahısların en derin belirsizliklerle ve üzüntüyle baş başa kaldığı muhakkaktır.  Ayrıca çektikleri ıstıraplar da zaman içerisinde kaybolmamıştır. Komisyon,  kaybolan kişilerin akrabalarının maruz kaldıkları muamelenin Sözleşmenin 3.  maddesine aykırı olduğu kanaatindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;156. "Kaybolan kişinin" ailesinden bir bireyin Sözleşmenin 3. maddesine  aykırı bir muamelenin mağduru olup olmadığı, ağır insan hakları ihlallerine  bağlı olarak bireyin karşı karşıya kaldığı duygusal çöküntü ve üzüntünün özel  durumuna bağlıdır. Bu konuyla ilgili olarak, aile bağlarının ne kadar güçlü  olduğu, aile üyelerinin yakınlık durumu - bu bağlamda, ebeveyn-çocuk ilişkisine  özel bir önem verilmelidir - söz konusu olaylarda mağdur duruma düşen aile  bireyi sayısı, kaybolan kişiyi bulma çabaları ve bu çabalara makamların  cevapları önemlidir. Mahkeme, böyle bir olayın temelinde, aile üyesinin  "kaybolması" değil, yetkili makamların bu duruma verdiği tepkilerin ve takındığı  tavrın yatmakta olduğunu hatırlatır. Bu tavır ve davranışlar açısından bir  akraba, yetkili makamların uygulamalarının mağduru olduğunu ileri sürebilir.  (bkz. Çakıcı-Türkiye kararı [GC], no. 23657/94 § 98, AİHM 1999-IV)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;157. Mahkeme, davalı Devlet yetkililerinin kaybolan kişilerin hakkında hiçbir  araştırma ve soruşturma yapmadığını göz önüne almaktadır. 1974 Temmuz ve Ağustos  ayında meydana gelen olaylar sırasında kaybolan kişilerin akıbeti hakkında  hiçbir bilgi sahibi olmayan akrabalar, zaman içerisinde silinmeyecek derecede  şiddetli üzüntü ve endişeye mahkum edilmişlerdir. Mahkeme, davanın şartları  çerçevesinde, bazı akrabaların, aile üyelerinin gözaltına alınmasına tanık  olmamasının, onların Sözleşmenin 3. maddesi uyarınca mağdur edilmediği anlamına  geleceğini düşünmemektedir. Mahkeme, askeri operasyonun çok sayıda insanın  ölümüne, tutuklanmasına ve birçok ailenin parçalanmasına yol açtığını anımsatır.  Bu olaylar, kaybolan ve akıbetleri hakkında makamların hiçbir bilgi vermediği  kişilerin yakınlarının zihinlerinde hala canlıdır. Yakınları, kaybolan  akrabalarının ölüp ölmediğini, gözaltından çıkıp çıkmadığını bilememenin  acısıyla yaşamaktadırlar. Birçok Kıbrıslı Rum'un güneyde sığınması ve adanın  bölünmüşlük hali de araştırmaya ve soruşturmaya büyük bir engel teşkil  etmektedir. Aslında böyle bir araştırma ve bilgi toplama sorumluluğu Davalı  Devlet yetkililerine aittir. Bu sorumluluk yerine getirilmemiştir. Mahkeme'ye  göre, Davalı Devlet makamlarının kaybolan ailelerin endişe ve feryatları  karşısında sessiz kalması, Sözleşmenin 3. maddesi kapsamında, insanlık dışı bir  muamele derecesine ulaşmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;158. Yukarıdaki nedenlerden dolayı Mahkeme, geçen zaman içerisinde kaybolan  Kıbrıslı Rumların aileleri açısından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği  sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Sözleşmenin 8 ve 10. maddeleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;159. Davacı Hükümet ayrıca, Davalı Devlet yetkililerinin akrabalara, kaybolan  kişilerin durumuna ilişkin bilgi vermemesinin Özel Hayatın ve Aile Hayatının  Korunması Hakkının ve haber alma özgürlüğünün ağır bir ihlali olduğunu öne  sürmektedir. Davacı Hükümete göre, Davalı Devlet Sözleşmenin 8. ve 10. maddeleri  açısından sorumludur ve bu sorumluluklarını yerine getirmeyerek bu maddeleri  ihlal etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;160. Mahkeme, Komisyon'un, Davacı Hükümetin 8. ve 10. maddeye ilişkin  şikayetlerinin, temelde kaybolan kişilerin akıbetini araştırmak isteyen  akrabalarına yönelik muameleyle ilgili olduğu kanaatinde olduğunu  gözlemlemektedir. Bu anlayışla Komisyon incelemelerini, 3. maddeyle ilgili olan  muamelelerle sınırlı tutmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;161. Mahkeme, Komisyon'un görüşlerine katılmaktadır. Mahkeme, 3. maddeyle  ilgili çıkarımlarına dayanarak, Komisyonun kaybolan kişiler hakkında akrabaların  bilgi sahibi olmamasına dair görüşünü paylaşarak, Davacı Hükümetin Sözleşmenin  8. ve 10. maddesi kapsamındaki şikayetlerini ayrıca incelemeye gerek  görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;IV. YERİNDEN EDİLMİŞ KİŞİLERİN İKAMETGAH VE MÜLKİYET HAKLARININ İHLAL  EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Komisyonun Olaylara İlişkin Saptamaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;162. Davacı Hükümet, Komisyonun olaylara ilişkin saptamalarını benimsemiştir  (bkz. paragraf 30-33). Bu saptamalar açısından Davacı Hükümet, Mahkeme'den bu  olayların, Sözleşmenin 8., 10. maddeleri ve 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ve  ayrıca bu hükümler bağlamında Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edildiği sonucuna  varmasını talep etmiştir. Davacı Hükümet söz konusu olayların ayrıca Sözleşmenin  3, 17 ve 18. maddelerinin de ihlali anlamına geldiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;163. Mahkeme, Komisyonun olaylara ilişkin saptamalarından farklı bir yaklaşım  içine girmek için istisnai bir durum olduğunu düşünmemektedir (bkz. 30-33.  paragraflar). Bu konuda Mahkeme, Komisyonun 1976 ve 1983 raporlarındaki  bulgularını ve Davacı Hükümetin hak ihlallerine yol açtığını iddia ettiği  "KKTC"nin yürürlükteki "yasama" metinlerinin etkisini dikkate almaktadır.  Mahkeme ayrıca, Davalı Devletin, Komisyon önündeki süreçte Davacı Devlet  tarafından öne sürülen bir çok iddianın doğruluğunu tartışmadığını göz önüne  almaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;164. Bundan dolayı Mahkeme, Davacı Hükümetin şikayetlerini Komisyonun  saptadığı olaylar bağlamında esastan inceleyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Davacı Hükümetin şikayetlerinin esasına dair&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Sözleşmenin 8. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;165. Davacı Hükümet, yerlerinden edilen Kıbrıslı Rumların evlerine  dönememesinin tek sorumlusunun Davalı Devlet olduğunun yadsınamaz bir gerçek  olduğunu ve bunun da Sözleşmenin 8. maddesinin ihlali anlamına geldiğini ifade  etmiştir. Sözleşmenin 8. maddesi şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı  gösterilmesi hakkına sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal  güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması,  suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve  özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve  yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;166. Davacı Hükümet, Davalı Hükümetin politikasının Kıbrıs'ı ırk ayrımına  dayanarak bölmek olduğunu, bu yüzden 211.000 Kıbrıslı Rum'un yanı sıra  Marunilerin, Ermenilerin, Latin kökenlilerin ve Kıbrıs-Rum toplumunun anayasal  düzeninde yaşayan vatandaşların çocuklarıyla beraber yerlerinden edildiğini  bildirmiştir. Davacı Hükümet, "KKTC" makamlarının yerlerinden kişilerin kuzeye  geri dönmelerine sürekli olarak karşı çıkarak bu kişilerin özel hayatına, aile  ve konut hakkına müdahale ettiğini öne sürmektedir. Bu bağlamda Davacı Hükümet,  söz konusu politikanın ailelerin parçalanmasına neden olduğuna dikkat  çekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;167. Davacı Hükümet Mahkeme'den Kıbrıs'ın kuzeyinde insani, kültürel ve doğal  çevrenin kasıtlı bir politika neticesinde tahrip edildiği sonucuna varmasını  talep etmiştir. Davacı Hükümet, bu politikanın Türkiye'den kitleler halinde  göçmenlerin getirilmesi ve bu yolla adadaki Rum nüfusu ve kültürünün elimine  edilmesi temeline dayandığını öne sürmektedir. Davacı Hükümete göre, "konut" ve  "özel yaşam" kavramları, besleyici bir kültürel çevredeki kültürel ilişkiler  kavramını içine alacak kadar geniştir. Davalı Devlet'in bu çevreye verdiği zarar  açısından, yerlerinden edilen kişilerin konut, aile ve özel yaşamlarına saygı  hakkı, bu anlamda da ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;168. Komisyon öncelikle söz konusu muamelelere maruz kalan insanların yerel  iç hukuk yollarını kullanma imkanlarının olup olmadığı konusunun incelenmesi  gerektiğini gözlemlemiştir. Komisyon'a göre, "KKTC" makamlarının yerlerinden  edilmiş kişilerin geri dönmesine izin vermemesi, resmi politikayı ve buna bağlı  olarak idari uygulamaları yansıtmaktadır. Bu şartlarda, iç hukuk yollarını  tüketmek için Sözleşme zorunluluğu bulunmamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;169. Yerlerinden edilen kişilerin kötü durumunun esasına ilişkin olarak  Komisyon, 1976 ve 1983 raporlarındaki çıkarımlara ve söz konusu davadaki  bulgularına dayanarak (bkz. 30-33. paragraflar), istisnasız olarak bu insanların  tümünün kuzey Kıbrıs'taki evlerine dönmekten alıkonulduklarına işaret  etmektedir. Komisyon'a göre, söz konusu olaylar Sözleşmenin 8. maddesinin  sürekli ihlalini açığa çıkarmakta, bu açıdan, Davalı Devletin, 8. maddenin 2.  fıkrasında belirtilen kamu güvenliği düşüncesini de gözardı ettiği ortaya  çıkmaktadır. Davalı Hükümetin göç etmek zorunda bırakılan Kıbrıslı Rumların  kuzeye geri dönme ve evlerine yerleşme meselesinin somut bir sonuca ulaşmaktan  uzak görünen toplumlararası müzakerelerle çözülmesi gerektiğine ilişkin iddiası,  Sözleşmeye aykırı muamelelerin sürmesini haklı çıkarmaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;170. 8. maddeye ilişkin bulguları ve Davalı Hükümetin 1 nolu Protokolün 1.  maddesi kapsamındaki şikayetlerine dair çıkarımlarıyla ilgili Komisyon (bkz.  183. paragraf), Davacı Hükümetin yerlerinden edilen kişilerin evlerinin  demografik ve kültürel çevresinin manipule edildiğine ilişkin iddiasını  incelemeye gerek görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;171. Mahkeme, Komisyon önündeki işlemlerde, Davalı Hükümetin, Kıbrıslı  Rumların kuzeydeki evlerine geri dönemeyeceklerine ilişkin Davacı Hükümetin  iddiasını reddetmediğini dikkate alır. Davalı Hükümetin iddiasına göre, bu  durum, Kıbrıs sorununa siyasi bir çözüm üzerinde uzlaşılıncaya değin aynen  sürecektir. Bu şartlarda Komisyon gibi Mahkeme de, haksızlığa uğramış kişilerin  "KKTC"deki iç hukuk yollarından yararlanıp yararlanamayacakları konusunun ortaya  çıkmayacağını düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;172. Mahkeme, "KKTC" makamlarının yurtlarından edilen kişilerin geri  dönmesine izin vermeyen resmi politikasının, aynı yetkililerce güneyde yaşayan  Kıbrıslı Rumların kuzey bölgesine ziyaretlerinde de sıkı bir şekilde uygulanarak  güçlendirildiğini gözlemlemektedir. Bundan dolayı, yerlerinden edilen kişilerin  evlerine tekrar yerleşmelerine izin verilmediği gibi evlerini ziyaret etmelerine  dahi müsaade edilmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;173. Mahkeme ayrıca, Davacı Hükümetin sözünü ettiği durumun 1974 yılında  kuzey Kıbrıs'ta meydana gelen olaylardan bu yana sürdüğünü göz önüne almaktadır.  Bu durum, iddiaya göre, Kıbrıslı Rum ve Türkler arasındaki olası bir çatışma  riskini asgariye indirmek için "mevzuata" hiçbir zaman yansımamış ve tasarlanan  iki bölgeli düzenlemeler güçlendirilmiştir. Bu iki bölgeli düzenleme, Birleşmiş  Milletler Genel Sekreterliği gözetiminde, toplumlararası müzakereler  çerçevesinde sürdürülmektedir (bkz. 16. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;174. Mahkeme bu bağlamda şu gözlemlere ulaşmıştır: ilk olarak, Sözleşmenin 8  § 2 maddesinde yerlerinden edilen insanların konut hakkına saygı  gösterilmemesinin yasal bir dayanağı bulunmamaktadır; ikinci olarak,  toplumlararası müzakereler, Sözleşme ihlalini meşru kılmaz; üçüncü olarak, söz  konusu ihlal 1974 yılından itibaren başlamıştır ve halen sürdüğü kabul  edilmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;175. Bu hususlar göz önüne alındığında, Mahkeme, yerlerinden edilen Kıbrıslı  Rumların kuzeydeki evlerine dönmesine izin verilmemesinden dolayı Sözleşmenin 8.  maddesinin sürekli olarak ihlal edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;176. Mahkeme, Komisyon gibi, Davacı Hükümetin, yerlerinden edilen kişilerin  evlerinin demografik ve kültürel çevresinin manipule edildiğine ilişkin  iddiasını, Sözleşmenin 8. maddesinin sürekli ihlali açısından, incelemeye gerek  görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;177. Ayrıca, Mahkeme, Davacı Hükümetin ailelerin parçalandığına dair  iddiasının, Karpaz bölgesi Kıbrıs Rumlarının yaşam koşulları bağlamında,  incelenmesinin uygun olacağı kanısındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. 1 No'lu Protokolün 1. Maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;178. Davacı Hükümet Davacı Hükümetin yerlerinden edilen kişilerin kuzey  Kıbrıs'a geri dönmelerine izin vermemesinin bu kişilerin yalnızca mülklerine  erişmelerinden alıkoymadığını; aynı zamanda, sahip oldukları mal ve mülkleri  kullanmaktan, satmaktan, miras olarak bırakmaktan, ipotek edebilmekten,  geliştirmekten ve yararlanmaktan mahrum ettiğini ifade etmiştir. Davacı Hükümet,  1 no'lu Protokolün 1. maddesinde garanti altına alınan mal ve mülk  dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkının bütünüyle ihlal edildiğini öne  sürmektedir. Adı geçen madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı  gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı  sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine  uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak  kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para  cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama  konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez. "&lt;/p&gt; &lt;p&gt;179. Davacı Hükümet, Davalı Hükümetin yerlerinden edilen kişilerin taşınmaz  mallarına sürekli ve sistematik bir şekilde müdahalede bulunduğunu ve söz konusu  malların Türklere verildiğini iddia etmiştir. Bu yasadışı operasyonu ve bu  malların "Devlet" yetkililerine, Kıbrıslı Türklere ve Türkiye'den gelen  göçmenlere verilmesini meşru" hale getirmek için gereken adımlar atılmış, yeni  mülk sahiplerine "tapu senetleri" verilmiştir. Bu müdahaleler sonucu mağdur  duruma düşen kimselere herhangi bir tazminat verilmemiştir. İstismar bununla da  sınırlı kalmamış, yerlerinden edilen insanların topraklarından ticari bakımdan  yararlanmak için başka önlemler alınmış, Kiliseye ait topraklar Müslüman  inançlarına tahsis edilmiş ve Kıbrıs Rumlarına ait olan topraklardan elde edilen  ürünler Türk belgeleriyle ihraç edilmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;180. Davacı Hükümet mülk haklarına dair ihlallerin, Mahkeme'nin Loizidou  kararına göre, Davalı Hükümetin sorumluluğunda olduğunu belirtmiştir (esaslar).  Bu mülahazadan farklı olarak Davacı Hükümet, Davalı Hükümetin, müdahalelerini  meşru göstermek için 1 nolu Protokolün 1. maddesindeki askıya alma şartlarını  öne sürdüğüne işaret ederek dayanılan bu "yasal" önlemlerin, ayrılıkçı bir  varlık tarafından gerçekleştirildiğinden ve "yasayla öngörülme" kavramına  uymadığından dolayı geçersiz olduğunu vurgulamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;181. Komisyon, Davacı Hükümetin şikayetlerinin esasen "mevzuata" ve "KKTC"  makamlarının idari uygulamalarına yönelik olduğunu gözlemlemektedir. Bu nedenle,  haksızlığa uğramış insanlar iç hukuk yollarını kullanmak zorunda değildir zira  kuzey Kıbrıs'taki mallarından yoksun bırakılan Rumların başvurabilecekleri bir  iç hukuk yolu da mevcut değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;182. Esasa ilişkin olarak Komisyon, mülkiyet haklarına yapılan müdahalelerin  temelde Sn. Loizidou'nun başvurusunda belirttiği şikayetlerle benzerlik  gösterdiğini düşünmektedir. Her ne kadar başvuru bu davayla ilgili genel idari  uygulamaların bir örneğini teşkil etse de, Loizidou kararının 63. ve 64.  paragraflardaki (esaslar) (par.2237-38.) Mahkemenin gerekçelendirmeleri idari  uygulamalara da uygulanmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;183. Komisyon, Mahkemenin yukarıda bahsedilen kararda belirttiği nedenlerden  dolayı, Kıbrıslı Rumların kuzeydeki mülkiyetlerine erişimden, bu mallardan  yararlanmaktan ve mülkiyet haklarına yapılan müdahaleden kaynaklanan tazminat  haklarından mahrum bırakılmalarına dayanarak, anılan zaman içerisinde, 1 nolu  Protokolün 1. maddesinin sürekli ihlal edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;184. Mahkeme Komisyonun görüşlerine katılmaktadır. Mahkeme, "KKTC"  makamlarının en azından 1989 Temmuzundan bu yana, Kıbrıslı Rumların kuzeydeki  mal ve mülkleri açısından, mülkiyet haklarını tanımadığına ilişkin Komisyon  saptamasını göz önüne almaktadır (bkz. 32. paragraf). Bu kasıtlı yoksun alıkoyma  eylemi "KKTC Anayasasının 159. maddesinde" somutlaştırılmış ve "52/1995 sayılı  yasada" da uygulama alanı bulmuştur. Bu durumda, yerlerinden edilen kişilerin  mülklerine yapılan müdahalenin meşruiyetinin "KKTC" mahkemelerinde  sorgulanmasının imkanı yoktur. Bundan dolayı, söz konusu kişilerin şikayetleri  için iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğu yoktur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;185. Mahkeme, Davalı Devletin resmi bir istimlaktan şikayet etmediğini;  yerlerinden edilen kişilerin mülklerine erişmelerinin sürekli bir şekilde  engellenmesinin, mülkleri üzerindeki kontrol haklarını kaybetmelerine ve  topraklarından yararlanamamalarına yol açtığını gözlemlemiştir. Mahkeme, daha  önce işaret ettiği gibi (bkz. 172-173. paragraflar), Kıbrıslı Rumların kuzey  Kıbrıs'tan çıkarılmasının "KKTC" politikalarının ve uygulamalarının bir sonucu  olduğuna işaret eder. Bu şartlarda, iç hukuk tüketme şartı aranmaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;186. Mahkeme, Loizidou kararındaki çıkarımlarını (esaslar) anımsatarak,  başvuranın, "KKTC Anayasasının 159. maddesine" dayanılarak başvuranın tapusunu  yitirmiş sayılamayacağını, çünkü bu maddenin Sözleşmeye aykırı olduğundan  geçersiz olduğunu belirtir (s. 2231, § 44). Mahkemenin bu çıkarımı, "52/1995  sayılı yasanın" yürütülmesinden etkilenmez. Mahkeme ayrıca, söz konusu yasanın,  Loizidou davasında öne sürülmese de, uygulanmakta olan "Anayasanın 159.  maddesinden" daha fazla bir yasal geçerlilik katmadığını düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;187. Mahkeme, Loizidou kararındaki muhakemenin ve çıkarımın, Sn. Loizidou  gibi, "KKTC" makamlarınca mülklerine erişmelerine izin verilmeyen Kıbrıslı  Rumlara eşit şekilde uygulanabileceğine inanmaktadır. Mülklerine erişmelerine  sürekli olarak izin verilmemesi, yerlerinden edilen Kıbrıslı Rumların 1 nolu  Protokolün 1. maddesinde belirtilen mal ve mülk dokunulmazlığının açık bir  ihlalidir. Mahkeme, söz konusu istimlak açısından yerlerinden edilen kişilere  herhangi bir tazminat ödenmediğine dikkat çekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;188. Mahkeme, Davalı Hükümetin, Komisyon önündeki işlemlerde, yapılan  müdahaleyi toplumlararası görüşmelere ve yerlerinden edilen Kıbrıslı Rum  mültecilerin yeni bir eve yerleştirilmeleri gereksinimine atıfta bulunarak meşru  göstermeye çalıştığına işaret eder. Bununla birlikte, Loizidou davasında buna  benzer talepler Davalı Devlet tarafından dile getirilmiş ve esas hakkında  kararda reddedilmiştir (para. 2237-38, § 64). Mahkeme bu davada söz konusu  gerekçeleri tekrar gözden geçirmek için herhangi bir neden görmemekedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;189. Yukarıdaki nedenlerden dolayı Mahkeme, kuzey Kıbrıs'taki mal ve  mülklerin sahibi olan Kıbrıslı Rumların mal ve mülklerine erişimlerine ve  yararlanmalarına izin verilmemesini ve yapılan bu müdahale neticesinde hiçbir  tazminat ödenmemesini dikkate alarak, 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal  edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Sözleşmenin 13. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;190. Davacı Hükümet, Davalı Hükümetin yerlerinden edilen insanlara  Sözleşmenin 8 ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmesi nedeniyle etkili  bir hukuk yolu sunmamasının, Sözleşmenin 13. maddesinin açık bir ihlali olduğunu  ileri sürmektedir. Anılan madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal  fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış  da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;191. Davacı Hükümet, temelde, Komisyonun Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal  edildiği muhakemesini kabul etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;192. Komisyon, yerlerinden edilen kişilerin Sözleşmenin 8 ve 1 Nolu  Protokolün 1. maddesindeki haklarının idari uygulamalar neticesinde ihlal  edildiği bulgusuna atıfta bulunuyor. Bu uygulamalar "KKTC" "yasalarında" yer  bulduğun için Komisyon, Kıbrıslı Rumlara Kıbrıs'ın kuzeyinden çıkarılmalarına  karşı hukuksal bir mücadele yolu açılmadığına dikkat çekmektedir. Bu nedenle  Komisyon, yerlerinden edilen kişilerin Sözleşmeden doğan haklarına yapılan  müdahaleye karşı hukuksal bir çareleri olmadığı ve buna bağlı olarak Sözleşmenin  13. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;193. Mahkeme, Komisyon önündeki işlemlerde Davalı Hükümet, Kıbrıs sorununun  siyasi anlamda tam anlamıyla çözümleninceye kadar, yerlerinden edilen kişilerin  kuzey Kıbrıs'ta bıraktıkları mallarına ve evlerine dönme hakkından veya "KKTC"  makamlarının "Anayasanın 159. maddesiyle" ve yürürlükteki "52/1995 sayılı  yasayla" Kıbrıslı Türklere tapu vererek dağıttığı diğer taşınmazlar için  herhangi bir iddiadan bahsedilemeyeceğini iddia etmiştir. Davalı Hükümet,  Komisyon huzurunda, yerlerinden edilen kişilerin, bu müdahale politikasına karşı  iç hukuk yollarından yararlanıp yararlanamadığından söz etmemiştir. Gerçekten,  Mahkeme, ilan edilen politikanın doğruluğunu araştırma girişimlerinin, bu  politikayla ihtilaflı olacağı kanısındadır. Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşmenin 8.  ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlaline ilişkin olarak, iç hukuk yollarının  tüketilmesi kuralının öne sürülemeyeceğine karar vermiştir. Mahkeme bu  çıkarımları destekleyen nedenlere dayanmaktadır (bkz. par. 171-175 ve  184-189).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;194. Bu nedenlerden dolayı, Komisyon gibi Mahkeme de, Davalı Devletin, kuzey  Kıbrıs'ta ikamet etmeyen Kıbrıslı Rumların Sözleşmenin 8. ve 1 Nolu Protokolün  1. maddesinden doğan haklarına yapılan müdahalenin doğruluğunu soruşturma  doğrultusunda hukuksal anlamda hiçbir çare sunmamasından dolayı, Sözleşmenin 13.  maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Sözleşmenin 8 ve 13. maddeleri ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında  Sözleşmenin 14. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;195. Davacı Hükümet, söz konusu idari uygulamaların, "yasaların" ve "anayasal  hükümlerin" yalnızca Sözleşmenin 8. ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlali  anlamına gelmediğini, aynı zamanda sadece Kıbrıslı Rumların kuzeyden  çıkarılmalarından dolayı Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edildiğini ifade  etmiştir. Sözleşmenin 14. maddesi aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk,  dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir  azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından  hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;196. Davacı Hükümet, Davalı Hükümetin amacının adadaki tüm Rumlara ayrımcılık  uygulamak olduğunu çünkü, bu kişilerin "KKTC"de bulunan taşınmaz mal edinme  haklarının elinden alındığını belirmiştir. Emekli İngilizler gibi diğer  "yabancıların" "KKTC"de taşınmaz mal edinme hakları saklı kalmıştır. Bu  mülklerin çoğunluğu kuzey Kıbrıs'ı "terk etmiş" Kıbrıslı Rumlara aittir. Ayrıca,  Türkiyeli Türkler de mülklerini terk etmiş sayılmamışlar ve bu yerli olmayan  Türklere yeni arazi ya da ev edinme hakkı verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;197. Davacı Hükümet, bu uygulama nedeniyle Davalı hükümetin, ayrımcılığı esas  alarak, mülkiyet hakları açısından adadaki tüm Rumlara hukuksal olarak hiçbir  çare göstermediğini ileri sürmüştür. Davacı Hükümet, Sözleşmenin 13. maddesi  bağlamında 14. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;198. Komisyon, Sözleşmenin 8. ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesinden doğan  hakların ihlalinin yalnızca Rumlara yönelik olduğunu ve bunun nedeninin de söz  konusu kişilerin yalnızca bu sınıfa ait olmasından kaynaklandığını  belirmektedir. Bundan dolayı, Sözleşmenin 8. ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesi  bağlamında 14. madde ihlal edilmiştir. Komisyon, Davalı Hükümetin Sözleşmenin  14. maddesinin 13. madde bağlamında ihlal edildiğine ilişkin iddiası üzerine  değerlendirmede bulunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;199. Mahkeme, davanın şartları çerçevesinde farklı bir açıdan bakılsa bile,  Davacı Hükümetin bu başlık altındaki şikayetlerinin, Mahkemenin daha önceden  gündeme getirdiği Sözleşmenin 8. ve 13. maddeleri ve 1 Nolu Protokolün 1.  maddesiyle ilgili olduğunu düşünmektedir. Mahkeme, bu maddelerin ihlal  edildiğine karar vermişti. Mahkeme, kuzey Kıbrıs'ta oturmayan Rumların konut  hakkına saygı, mal ve mülklerinden yararlanma hakları ve etkili bir iç hukuk  yolu sağlanması hakları açısından, anılan maddeler bağlamında Sözleşmenin 14.  maddesinin ihlal edilip edilmediğini incelemeye gerek görmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Sözleşmenin 3. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;200. Davacı Hükümet, yerlerinden edilen kişilere yapılan muamelenin  Sözleşmenin 3. maddesinin çiğnenmesi anlamına geldiğini ileri sürmektedir.  Davacı Hükümetin öne sürdüğü madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;" Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere  tabi tutulamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;201. Davacı Hükümet, Mahkeme'den Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğine  karar vermesini talep etmiştir, zira Davacı Hükümete göre, bir grup insanı  ırksal ve etniksel nedenlerle yerinden ederek büyük güçlüklere maruz bırakmak ve  Sözleşme haklarına açıkça müdahale etmek insan saygınlığına yapılmış bir hakaret  ve insanlıkdışı bir tavırdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;202. Komisyon, 14. maddeye ilişkin çıkarımlarını dikkate alarak, söz konusu  ayrımcılığın insanlık dışı ve alçaltıcı bir muamele olup olmadığını incelemeye  gerek görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;203. Davacı Hükümetin Sözleşmenin 8, 13. ve 14. maddeleri ve 1 nolu  protokolün 1. maddesi bağlamındaki şikayetleri üzerindeki çıkarımlarını akılda  tutarak Mahkeme, iddia edilen olayların Sözleşmenin 3. maddesinin ihlaline yol  açıp açmadığını incelemeye gerek görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Sözleşmenin 17. ve 18. maddeleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;204. Davacı Hükümet, söz konusu olayların Sözleşmenin 17. ve 18. maddelerinin  de ihlal edilmesi anlamına geldiğini öne sürmektedir. Anılan maddeler  şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 17&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye,  Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada  öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir  etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde  yorumlanamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 18&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere  getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;205. Davacı Hükümet, Davalı Hükümetin kişilerin, çoğunlukla Kıbrıslı  Rumların, hak ve özgürlüklerini kısıtladığından dolayı Sözleşmenin 17. maddesini  ihlal ettiğini öne sürmüştür. Davacı Hükümet ayrıca, Davalı Hükümetin kişilerin  hak ve özgürlüklerini yasayla öngörerek kısıtlamadığından dolayı Sözleşmenin 18.  maddesini de ihlal ettiğini iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;206. Mahkeme, Davacı Hükümetin Sözleşmenin 8 ve 13. maddeleri ve 1 Nolu  Protokolün 1. maddesi bağlamındaki şikayetleriyle ilgili çıkarımlarını dikkate  alarak, Sözleşmenin 17. ve 18. maddeleriyle ilgili şikayetleri ayrıca incelemeyi  gerekli görmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;V. KUZEY KIBRIS'TA KALAN KIBRISLI RUMLARIN YAŞAM ŞARTLARIYLA İLGİLİ İDDİA  EDİLEN İHLALLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;207. Davacı Hükümet kuzey Kıbrıs'ta kalan Kıbrıslı Rumların maruz kaldıkları  yaşam şartlarının Sözleşmenin ağır bir şekilde ihlal edilmesi anlamına geldiğini  iddia etmektedir. Söz konusu ihlallerin planlı uygulamalar neticesinde meydana  geldiğini, bu uygulamaların ise özellikle şu anda yaşlı bir nüfusa sahip olan  kuzey Kıbrıs Karpaz bölgesine yönelik olduğunu ileri süren Davacı Hükümet,  1974'de Karpaz bölgesinde 20000 olan Rum nüfusu etnik temizlik sonucu 429'a  düştüğünü ileri sürerek bu kısıtlamaların 177'si hala kuzey Kıbrıs'ta yaşamakta  olan Marunilere de uygulandığını ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;208. Davacı Hükümet, Sözleşmenin 2, 3, 5, 6, 8, 9, 10, 11, 13, 14. maddeleri  ile 1 Nolu Protokolün 1 ve 2. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Komisyon tarafından saptanan bulgulara ilişkin olarak&lt;/p&gt; &lt;p&gt;209. Davacı Hükümet, bazı şikayetleri açısından, Komisyonun delillere rağmen  Sözleşmenin ihlal edilmediğine karar vermesini yanlı bulmaktadır. Davacı  Hükümet, Komisyonun okul kitaplarının haricindeki kitapların ithal edilmesinin  kısıtlanması, yazışmalara müdahale edilmesi ve tıbbi hizmetlere erişimin  engellenmesiyle ilgili saptamalarının, yalnızca tanıkların yazılı ve sözlü  ifadeleriyle değil aynı zamanda "Karpaz Dosyası (bkz. 36. paragraf) ve Sözleşme  hakları idari uygulamalarla ihlal edilen Kıbrıslı Rum ve Maruni halklarının  çektikleri sıkıntılara çare olabilecek önerileri hayata geçirmek için "KKTC"  makamlarının takındıkları tutumun gözden geçirilmesi ile de çeliştiğinin çok  açık olduğunu iddia etmiştir. Davacı Hükümet ayrıca, sayıları oldukça sınırlanan  tanıkların yaşadıklarını Komisyon delegelerine anlatmak için çok az zamanları  olduğunu ileri sürmüştür. Bunun yanısıra, Davacı Hükümetin avukatlarının,  tanıkların ifadelerinden gerekli bilgileri edinmek için yeterli zamanları  olmadığı iddia edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;210. Davacı Hükümet, Mahkemenin, Komisyonun saptamalarını gözden geçirirken,  bu ve benzeri eksiklikleri göz önünde bulundurması gerektiğinin üzerinde  durmaktadır. Davacı Hükümet, Mahkemeden kuzey Kıbrıs'ta zor şartlarda yaşamını  sürdüren Marunilerle ilgili İnsan Hakları Gözlem Raporlarını (Humanitarian  Review) getirtmesini ve incelemesini talep etmiştir. Bu bağlamda Birleşmiş  Milletler Genel Sekreterliği Komisyona Gözlem Raporunu vermeyi önermiş fakat  Davalı Hükümetin itirazı üzerine bu Rapor dava dosyasına dahil  edilememiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;211. Mahkeme, Komisyonun iki tarafın tanıklarını dinleyerek vardığı  saptamaları anımsatır. Mahkeme ayrıca, Komisyonun, Davacı Hükümetin tanıklarını  dinleme şekline yönelik eleştirilerini reddettiğini anımsatarak tanıkların her  iki tarafa da eşit muamele ilkesine dayanılarak dinlendiğini teyit eder (bkz.  110-111. paragraflar). Gerçeklerin saptanmasına ilişkin olarak Komisyon, kuzey  Kıbrıs'ta yerleşmiş Kıbrıslı Rumların yaşam şartları hakkındaki "Karpaz Dosyası"  da dahil olmak üzere çok sayıda belgeden ve BM Genel Sekreterliğinin Dosyada  belirtilen iyileştirici önlemlere ilişkin ilerleme raporlarından  yararlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;212. Mahkeme, Davacı Hükümetin, Komisyonun olaylara ilişkin saptamalarının  çoğunluğuna katıldığını gözlemlemektedir. Davacı Hükümetin eleştirileri,  Komisyonun bu saptamalardan çıkardığı bazı çıkarımlara yöneliktir. Komisyonun  delilleri geniş kapsamlı ve titiz incelemelerini dikkate alarak Mahkeme,  Komisyonun saptadığı bulgulardan farklı bir sonuca varmak için gerekli bir  durumun olmadığını düşünmektedir. Diğer yandan Mahkeme, Komisyonun ulaştığı  saptamaların Davacı Hükümetin tüm şikayetlerini kapsayıp kapsamadığını dikkatle  inceleyecektir. Sözleşme haklarının ihlaline ilişkin idari bir uygulamanın  varlığı iddiası hususu da dahil olmak üzere Mahkeme, tüm incelemelerini "makul  şüphenin ötesinde" kanıt standardını kullanarak yapacaktır (bkz. 114-115.  paragraflar).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;213. Davacı Hükümetin kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Maruni halkının yaşam  şartlarıyla ilgili İnsan Hakları Gözlem Raporlarının (Humanitarian Review) temin  edilmesine ilişkin talebiyle ilgili olarak Mahkeme, Davalı Hükümetin bu belgenin  açıklanması konusunda herhangi bir itirazda bulunmadığına işaret eder. Mahkeme,  bu Raporun büyük bölümünün zaten açıklandığını ve dava dosyasına eklendiğini  gözlemlemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;214. Mahkeme, Komisyonun Davacı Hükümetin şikayetlerinin esaslarını  incelemesine ilişkin olarak, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıslı Rumların yaşam  şartlarını Sözleşmenin 3, 8 ve 14. maddeleri bakımından, kapsamlı olarak  değerlendirmiştir. Komisyon, Karpazlı Rumların özel ve aile yaşamı, ikametgah ve  haberleşmesine saygı gösterilmesi haklarına müdahaleyle ilgili 8. madde uyarınca  dile getirilen özel şikayetleri toplu değerlendirilme çerçevesinden ele alırken  aynı zamanda, yaşam koşullarını Sözleşmenin ilgili maddeleri (Sözleşmenin 2, 5,  6, 9, 10, 11 ve 1 Nolu Protokolün 1 ve 2. maddeleri) açısından incelemiştir.  Davacı Hükümetin Sözleşmenin 8. maddesinin söz konusu yönleri bağlamındaki  şikayetlerinin bu maddenin ihlali ile ilgili diğer iddialarıyla bağlantılı  olduğunu dikkate alarak Mahkeme, bu iddiaların Karpaz Rumlarının yaşam şartları  çerçevesinde incelenmesinin uygun olacağını düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;215. Bu konuda Mahkeme Komisyonun yaklaşımını benimseyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Davacı Hükümetin şikayetlerinin esasına ilişkin olarak&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Sözleşmenin 2 maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;216. Davacı Hükümet, yerleşen Kıbrıslı Rumların ve Marunilerin tıbbi tedavi  görmelerinde ve gerekli ilaçları temin etmekte yaşadıkları zorlukların  Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmesine yol açtığını öne sürmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;217. Davacı Hükümet, Kuzey Kıbrıs'ta tıbbi uzmanlık gerektirecek hizmetlerin,  acil servislerin ve yaşlı bakımı hizmetlerinin yeterli olmamasından dolayı  Davalı Hükümetin bu toplulukların yaşam hakkını koruyamadığını iddia etmiştir.  Davacı Hükümet ayrıca, gerekli tedavi ve bakımı görmeleri için, yaşlı Kıbrıs  Rumlarının güneye gitmeye zorlandıklarını gözlemlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;218. Komisyon Kıbrıs Rumlarına ve Marunilere tıbbi hizmet sağlanmadığı  iddiasına ilişkin olarak Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmediğine karar  vermiştir. Bu açıdan Komisyon, münferit bazı olaylarda bazı yetersizliklerin  yaşanmasına rağmen, genelde tıbbi tedavi olanaklarının yeterli olduğuna, hatta  yeterli olmayan durumlarda güneye gidilmesinin engellenmediğine kanaat  getirmiştir. Bu çıkarımdan hareketle Komisyon, "KKTC" de mevcut olabilecek tüm  yolların kullanılıp kullanılmadığını incelemeye gerek görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;219. Mahkeme, Sözleşmeci Devlet makamlarının, halka sağlamaları gereken  sağlık hizmetlerini vermeyerek ve bu hizmetlerden yararlanmasına engel olarak  kişinin hayatının tehlikeye girmesine neden oldukları durumlarda Sözleşmenin  ihlalinin gündeme gelebileceğini düşünmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşmenin  2 § 1 maddesinin, Devletin egemenliği altındaki vatandaşlarının yalnızca  yasadışı veya kasıtlı olarak öldürülmemesini değil aynı zamanda halkının yaşam  hakkını korumak için gerekli önlemleri almayı gerektirdiğine dikkati çekmektedir  (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli L.C.B. - İngiltere kararı, Raporlar 1998-III, s.  1403 § 36 ). Bununla beraber Mahkeme, Komisyonun "KKTC" makamlarının sözkonusu  toplumun kuzeydeki veya güneydeki tıbbi tedavi imkanlarından yararlanma  talepleriyle ilgili işlemleri kasıtlı olarak geciktirdiğine ilişkin sunulan  delilleri yeterli görmediğini belirtmektedir. Mahkeme, tedavi amaçlı  yolculukların, "KKTC" makamlarınca adı geçen toplulukların hareketleri  üzerindeki uyguladığı kısıtlamalardan dolayı gerçekten engellendiğini ve bazı  gecikmelerin yaşandığını gözlemlemektedir. Ancak, meydana gelen gecikmeden  dolayı hastaların yaşamlarının tehlikeye düştüğü ispatlanamamıştır. Kıbrıs  Rumlarının ya da Marunilerin kuzeydeki hastaneler dahil olmak üzere mevcut olan  tıbbi hizmetlerden alıkonulmadığı gözden kaçırılmamalıdır. Davacı Hükümet,  kuzeydeki sağlık hizmetlerinin düzeyini ve kalitesini eleştirse de Mahkeme,  Sözleşmenin 2. maddesinin kapsamının, Sözleşmeci Devlete belirli düzeyde bir  sağlık hizmeti sağlama zorunluluğu getirip getirmediğini incelemeye gerek  görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;220. Mahkeme ayrıca, Kıbrıs Rum ve Maruni halklarının sağlık hizmetleri  konusunda karşılaştıkları güçlüklerin esasen hareket özgürlüklerine koyulan  sınırlamalardan kaynaklandığını gözlemlemektedir. Bu sınırlamalar, "KKTC"  yasallığı mahkemelerinde sorgulanamayan idari uygulamalardır (bkz. 41.  paragraf). Bu nedenle Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmemesi konusunun  incelenmesi gerektiği kanısındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;221. Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıs Rumlarının ve Marunilerin sağlık  hizmetlerinden yararlanmalarının engellenmesine ilişkin olarak Mahkeme,  Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;222. Mahkeme, Davacı Hükümetin Sözleşmenin 8. maddesi bağlamındaki sağlık  hizmetlerine müdahale edildiğine ilişkin şikayetlerine tekrar dönecektir (bkz.  paragraf 281 ve devamı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Sözleşmenin 5. Maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;223. Davacı Hükümet, saptanan delillerin Kıbrıs Rumlarının kişisel  güvenliğinin uygulamalar sonucunda açıkça ihlal edildiğinin bir göstergesi  olduğunu öne sürmüştür. Bu noktada Davacı Hükümet iddiasını Sözleşmenin 5.  maddesine dayandırmıştır. İlgili madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;224. Davacı Hükümet, Komisyonun bu şikayetin delillerle desteklenmediğini  belirterek yanlışa düştüğünü ileri sürmektedir. Davacı Hükümet, tanıkların  yazılı ve sözlü ifadelerinin Türkler tarafından kuzeydeki Rum halkının  korunmasızlığını ve korkularını ortaya koyduğunu ve kişi ve mülklere karşı  işlenen suçlardan sorumlu insanların cezalandırılmayacaklarının kesin olduğunu  iddia etmiştir. Davacı Hükümet, polisin, şikayetler kendisine bildirilmesine  rağmen, harekete geçmediği, saldırganların ve zanlıların kimliklerini  belirlemediğinden, iç hukuk yolları mevcut olsa bile, herhangi bir hukuk  davasının açılmasının mümkün olamayacağını gözlemlemektedir. Davacı Hükümet, suç  içeren eylemlerin mağdurlarının ifadelerinin alınması gerektiğini çünkü,  mağdurların yaşlı olduğunu ve bazı tanıkların Komisyona verdikleri ifadelerin  misilleme korkularına aykırı olduğunun görülmesi gerektiğini vurgulamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;225. Komisyon, söz konusu dönemde Kıbrıslı Rumların hiçbirinin gerçekte  gözaltına alınmadığına; kişi güvenliğine yönelik iddia edilen tehditlerin  ispatlanmadığına dikkat çekmektedir. Bu şartlarda, iç hukuk yollarının  tüketilmesine ilişkin hiçbir konu ortaya çıkmamaktadır. Komisyon, Sözleşmenin 5.  maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;226. Mahkeme, Davacı Hükümetin bahse konu zamanda Kıbrıs Rum halkının hiçbir  üyesinin tutuklandığını iddia etmediğini gözlemlemektedir. Şikayetleri, sayıları  gittikçe azalan yaşlı nüfusun korunmasızlığı ve saldırıya maruz kalma  durumlarıyla ilgilidir. Bununla birlikte Mahkeme, Sözleşmenin 5. maddesinin  kapsamının dışında olan bu şikayet konularının, Sözleşmenin 8. maddesi  bağlamında ele alınan Karpaz Rumlarının yaşam şartlarının değerlendirilmesi  açısından ele alınması gerektiği kanısındadır (bkz. 281. paragraf ve  devamı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;227. Yukarıdaki nedenlerden dolayı, Mahkeme, Sözleşmenin 5. maddesinin ihlal  edilmediğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Sözleşmenin 6. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;228. Davacı Hükümet, başlangıçtaki konuların kapsamında dile getirilen iç  hukuk yollarına ilişkin iddialara atıfta bulunarak (bkz. 83-85. paragraflar),  kuzey Kıbrıs'ta bulunan Kıbrıs Rumlarının medeni hak ve yükümlülüklerinden  yasayla kurulan bağımsız ve tarafsız mahkemelerce mahrum bırakıldıklarını iddia  etmektedir. Davacı hükümet, Mahkemeden Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal  edildiğine karar vermesini talep etmektedir. Anılan madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;" 1. Herkes gerek medeni ve yükümlükleriyle ilgili nizalar....., konusunda  karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından  ...... davasının hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkında  sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;229. Davacı Hükümet, Komisyonun "KKTC" mahkemelerinin görev yaptığı rejimin  yasadışılığını göz önüne almamasını eleştirmektedir. Bu bağlamda, bu  mahkemelerin Sözleşmenin 6. maddesinde belirtildiği gibi "yasayla  öngörülmediğini" ileri sürmüştür. Komisyon, hatalı bir biçimde, "KKTC"  mahkemelerinin "KKTC'nin anayasal ve yasal düzeni" içerisinde yeterli yasal  dayanağa sahip olduğunu düşünmüştür. Ayrıca Davacı Hükümet, Komisyonun,  kuzeydeki Kıbrıs Rum halkının var olan yargı sisteminin tarafsızlığına ve  bağımsızlığına inancı olmadığını ve davacılar lehine verilebilecek herhangi bir  kararın Türk yerleşimcilerin baskısı karşısında anlamsız olacağına olan  inançlarını gözden kaçırdığını ileri sürmektedir. Olaylara eklenmek üzere, ilk  olarak, dava açmaya yardımcı olabilecek bir yasal yardım mekanizması yoktur ve  ikinci olarak, resmi makamlar, yerleşimcilerden gelen baskı ve aşağılamayı  önleyecek hiçbir şey yapmamakta dolayısıyla mahkeme kararlarının uygulamaya  konulması imkansız hale gelmektedir. Kuşatılmış Kıbrıs Rumlarının hareketlerine  getirilen kısıtlamaların mahkemeye başvurma imkanlarına darbe vurmuş olduğu göz  önüne alınmalıdır. Davacı Hükümet, adalete getirilen bu ciddi engellemelerin  "Karpaz Dosyası"ndaki bulgularla desteklendiğini belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;230. Komisyon, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıs Rumlarının "KKTC"  mahkemelerinde dava açmalarının engellenmediğine karar vermiştir. Komisyonun  kararına göre, Davacı Hükümet, "KKTC"de mahkemeye başvurmanın engellendiğine  ilişkin iddiasını ispatlayamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;231. Davacı Hükümetin "KKTC" mahkemelerinin Sözleşmenin 6. maddesinin  gerektirdiği ölçütleri karşılamaktan uzak olduğuna ilişkin iddiasıyla ilgili  olarak Komisyon, ilk olarak, "KKTC"nin yasal sisteminin kurumsal çerçevesinde,  mahkemelerin bağımsızlığına ve tarafsızlığına veya yargıçların tarafsızlığına  şüphe düşürecek bir durumun olmadığına ve ikinci olarak, uluslararası hukuka  göre "KKTC"nin devlet olma iddiası yasadışı olmasına rağmen, bu mahkemelerin  "KKTC" iç hukukuna göre görev yaptığına karar vermiştir. Komisyon, bu görüşüne  dayanak olarak Uluslararası Adalet Divanının Namibya davasındaki Tavsiye  Kararını göstermektedir (bkz. 86. paragraf). Komisyonun kararına göre, "KKTC"de  görev yapan mahkemeler, asıl itibariyle Anglo-Sakson geleneği üzerine  kurulmuştur ve 1974 olaylarından önce görev yapan ve Kıbrıs'ın güney kısmında  bulunan mahkemelerden farklı değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;232. Dolayısıyla Komisyon, söz konusu zamanda, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıs  Rumları açısından, Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edilmediğine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;233. Mahkeme, bu başlık altında, Davacı Hükümetin, iddialarını Sözleşmenin 6.  maddesiyle sınırladığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Sözleşmenin 6.  maddesinin ilk fıkrasının medeni haklar ve yükümlülükler açısından ortaya çıkan  ihtilaflarla ilgili mahkemeye başvurma hakkını içerdiğinin iç hukukta tanınması  gerektiğini hatırlatır; bu madde tek başına bu hak ve yükümlülükleri Sözleşmeci  Devletin hukukunda teminat altına almaz (bkz. 8 Temmuz 1986 tarihli  Lithgow-İngiltere kararı, A Serisi, no.102, s. 70 § 192). Ayrıca, bir mahkeme,  temel görevi olan yargısal işleviyle tanımlanır. Yargısal işlevden kastedilen,  bir mahkemenin, gerekli işlemlerin yasayla öngörülen bir şekilde yürütülmesinden  sonra, yetkisi dahilindeki meseleleri hukuk kuralları temelinde karara  bağlamasıdır. Mahkemenin, Sözleşmenin 6 § 1 maddesinde bazılarının belirtildiği  şartları - icrai açıdan bağımsızlık; tarafsızlık; üyelerinin görev dönemi;  içtüzüğündeki teminatlar - taşıması gerekir (bkz. 29 Nisan 1988 tarihli  Belilos-İsviçre kararı, A Serisi, no.132, s.29 § 64).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;234. Mahkeme, kuzeydeki Kıbrıs Rumlarının idari uygulamalar nedeniyle "KKTC"  mahkemelerinde dava açamadıkları iddiasının Davacı Hükümete ait olduğunu  gözlemektedir. Bununla birlikte bu iddia, Davacı Hükümetin gösterdiği tanıklar  ve diğer tanıklarca delegelere verilen ifadelerle çelişmektedir. Bu iddia aynı  zamanda Komisyon önünde verilen yazılı ifadelerle de çelişmektedir. Kuzeyde  yaşayan Kıbrıs Rumları, bu vesileyle, mülk haklarını savunma amacıyla dava  açabilmişler (bkz. 39. paragraf) ve yerel mahkemeleri kullanırken ırk, dil, din  ayrımı gözetilerek engellenmemişlerdir. Komisyon bunu olaylarda kabul etmiştir  ve Mahkeme de Komisyonun bu çıkarımını tartışmayacaktır. Mahkeme, Davacı  Hükümetin, edinilen deneyimlerle mahkemelerin eksik ve hatalı olduğunun  belirlendiğini göstermesi gerektiği kanısındadır. Davacı Hükümetten iddialarının  esası üzerinde kuramsal olarak düşünmesi istenmektedir. Kabul etmek gerekir ki,  kuzey Kıbrıs'taki Rumların açtıkları dava sayısı çok azdır. Fakat, sayının az  olması Davacı Hükümetin iddiasını kanıtlamaz. Özellikle söz konusu toplumun  yaşlı, sayıca az ve bağlılıkları nedeniyle, belki de "KKTC" tarafından kurulan  mahkemelerin yargılama yetkisine itirazda bulunmak için psikolojik olarak  istekli değildirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;235. Mahkeme ayrıca, kuzeydeki Kıbrıs Rumlarının günlük yaşamlarıyla -  örneğin hareket özgürlükleri veya güneydeki mallarını miras olarak bırakabilme  haklarının üzerindeki kısıtlamalarla - ilgili konuları "KKTC" mahkemelerine  götürememelerin bu kararı etkilemeyeceğini düşünmektedir (bkz. 40-41.  paragraflar). Bununla birlikte Mahkemeye göre, genel politikada veya "yasamada"  yer alan hükümler, Sözleşmenin 13. maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının  etkinliği ve Sözleşmenin ve Protokolünün diğer maddelerine uygunluğu açısından  ele alınması gerekmektedir. Bu hükümlerin varlığı idari uygulamalarla 6.  maddenin ihlal edildiğini öne süren Davacı Hükümetin iddialarını açıklamaz. Bu  bağlamda Mahkeme, Sözleşmenin 6. maddesinin uygulanabilirliğinin iç hukuktaki  makul bir dava sebebine dayandığını hatırlatır (bkz. Lithgow vd-İngiltere davası  , s.70 p 192 ve 21 Şubat 1990 tarihli Powell ve Rayner-İngiltere kararı, A  Serisi no. 172, par. 16-17 § 36).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;236. Davacı Hükümetin "KKTC" yargı sisteminin meşruluğu hakkındaki  iddialarına ilişkin olarak Mahkeme, Davacı Hükümetin söz konusu davada dile  getirilen iddialar açısından iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralıyla ilgili  olarak da benzer iddialar öne sürdüklerini gözlemlemektedir (bkz. 83-85.  paragraflar). Mahkeme, uluslararası hukuka göre "KKTC"nin yasadışılığına karşın,  başvuranların şikayetlerini yerel mahkemelere götürme zorunluluklarının  olabileceğine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme sistemi  açısından, öncelikle bireylere yanlışları düzeltme veya iddialarını gündeme  getirme fırsatı veren uyuşmazlık çözme mekanizmalarının kullanılması gerektiğine  işaret etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;237. Mahkeme, Komisyona sunulan kanıtlardan (bkz. 39. paragraf), "KKTC"de  medeni hak ve yükümlülükler açısından ortaya çıkan ihtilafları çözmek için iç  hukukta işleyen ve Kıbrıs Rum halkı için de geçerli olan bir yargı sistemi  olduğunu gözlemlemektedir. Komisyonun gözlemlediği gibi, yargı sistemi çalışma  şekli ve usul olarak, Kıbrıs'ın common-law (3) geleneğini yansıtmaktadır (bkz.  231. paragraf). Mahkeme, bütünüyle halkın yararına olan hak ve yükümlülüklerin  esasını tanımlayan hukukun "KKTC iç hukuku" olduğunu göz önünde bulunduran  Mahkeme, "KKTC hukukuyla" kurulan iç hukuk mahkemelerinin bu hak ve  yükümlülüklerin icrasında yetkili merciler olarak kabul edilmesi gerektiğini  düşünmektedir. Mahkemeye göre, yerel mahkemeler, "medeni hak ve yükümlülükler"  üzerinde hüküm vermek bakımından, görev yaptıkları "anayasal ve yasal temelde",  "yasayla kurulmuş" mahkemeler olarak görülebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;238. Mahkemenin kanısına göre, başka bir sonuca varmak, Kıbrıs-Rum halkının  zararına olacak ve Rum toplumu bireylerini özel ve tüzel kişiler aleyhine dava  açma fırsatından alıkoyacaktır (bkz. 96. paragraf). Bu meyanda kanıtlar, Kıbrıs  Rumlarının medeni haklarını savunma konusunda başarılı bir şekilde davalar  açabildiklerini göstermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, bu konudaki kararının hiçbir şekilde, üstü kapalı veya başka bir  şekilde "KKTC"nin devlet olma iddiasını tanıma anlamına gelmeyeceğini belirtir  (bkz. 61, 90 ve 92. paragraflar).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;239. Mahkeme, Davacı Hükümetin yerel Kıbrıs Rum halkı açısından "KKTC"  mahkemelerinin bağımsız ve tarafsız olamayacağına ilişkin iddiasını dikkate  almaktadır. Bununla birlikte, Komisyon bu iddiayı reddetmiştir (bkz. 231.  paragraf). Mahkeme, kanıtlar üzerindeki kendi değerlendirmesini esas alarak bu  kararı kabul eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;240. Yukarıdaki nedenlerden dolayı Mahkeme, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıs  Rumları açısından, medeni hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde, bağımsız ve  tarafsız bir mahkemede adil bir duruşma hakkından mahrum bırakıldıkları  iddiasına ilişkin olarak, Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edilmediğine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Sözleşmenin 9. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;241. Davacı Hükümet, olayların, kuzeydeki Kıbrıs Rumlarının dinlerini  açıklama haklarına bir müdahaleyi ortaya çıkardığını ve bunun da Sözleşmenin 9.  maddesinin ihlali anlamına geldiğini iddia etmektedir. Bu madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya  inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda  ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama  özgürlüğünü de içerir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu  düzenin, genel sağlığın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin  korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla  sınırlanabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;242. Davacı Hükümet, söz konusu toplumun Sözleşmenin 9. maddesinden doğan  haklarına yapılan müdahalenin, "KKTC" politikasında, toplumun hareket  özgürlüğünün kısıtlanarak ibadet yerlerine ulaşma haklarının engellenmesiyle  kendini gösterdiğini ileri sürmüştür. Davacı Hükümet ayrıca, "KKTC"nin bölgeye  daha fazla rahip atamamasını da kınamıştır. Başvuran Hükümet Komisyonun olaylar  üzerindeki bulgularını ve Sözleşmenin 9. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin  kararını desteklemiştir. Davacı Hükümet, aynı kararın Maruniler için de alınması  gerektiğini çünkü bu toplumun da Kıbrıs'ın kuzey kısmındaki kutsal yerleri  ziyaret etme hakları üzerine konan sınırlamalar ile mücadele etmek zorunda  bırakıldığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;243. Komisyon, mevcut birçok hükmün, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumların dini  yaşamlarını sınırladığını gözlemlemiştir. Bu açıdan Mahkeme, en azından son  zamanlara kadar, dinsel ayinlere katılmak için köylerinden çıkmalarına ve  Apostolos Andreas Manastırı'na gitmelerine kısıtlamalar getirildiğini göz önüne  almıştır. Buna ek olarak, "KKTC" makamları bölgeye başka rahiplerin atanmasını  onaylamamış, bütün Karpaz bölgesinde sadece bir rahip kalmıştır. Komisyona göre,  bu tür kısıtlamalar Kıbrıslı Ortodoks halkın normal ve düzenli dini törenler  düzenlemesini engellemiş ve Sözleşmenin 9. maddesinin ihlaline yol açmıştır.  Komisyonun görüşüne göre, alınan bu önlemlerin aleyhine bir iç hukuk yolu da  mevcut değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;244. Komisyon, bundan dolayı, söz konusu sürede, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan  Rumlar açısından Sözleşmenin 9. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;245. Mahkeme, Komisyonun saptadığı ve Davacı Hükümetin itirazda bulunmadığı  bulguları kabul etmektedir. Davacı Hükümet, "KKTC" makamlarının Kıbrıs  Rumlarının mensup oldukları dini tek başlarına veya toplu olarak açıklamalarına  müdahale ettiğine ilişkin bir iddiada bulunmamıştır. Gerçekten böyle bir  müdahaleyle ilgili bir kanıt da yoktur. Bununla birlikte, söz konusu dönemde, bu  toplumun dolaşım özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar, dini inançlarını  gözetebilmelerini, özellikle köyleri dışındaki dinsel törenlere katılmalarını ve  dini hayatın diğer yönlerine katılımlarını önemli ölçüde kısıtlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;246. Mahkeme, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumların açısından Sözleşmenin 9.  maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;247. Mahkeme, Davacı Hükümetin Mahkemeden kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Maruniler  hakkında da benzer bir karara varmasını talep ettiğine dikkat çekmektedir.  Fakat, Mahkeme, kendisine sunulan delillerin, bu toplumun üyelerinin kuzey  Kıbrıs'ta yaşayan Rum halkın din özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların aynısına  maruz kaldıklarını kanıtlamak için yeterli olmadığı kanısındadır. Bundan dolayı  Mahkeme, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Maruniler açısından Sözleşmenin 9. maddesinin  ihlal edilmediğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Sözleşmenin 10. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;248. Davacı Hükümet, "KKTC" makamlarının okul kitaplarını aşırı bir şekilde  sansüre tabi tuttuğunu, Yunanca yayınlanan gazetelerin ve kitapların ithalini  sınırladığını ve onaylamadığı gazete ve kitapların dağıtımını engellediğini öne  sürmüştür. Davacı Hükümet, idari uygulamalarla ortaya çıkan bu eylemlerin kuzey  Kıbrıs'ta yaşayan Rumların Sözleşmenin 10. maddesiyle teminat altına alınan  haber veya fikir alma ve verme özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini iddia  etmektedir. Sözleşmenin 10. maddesi şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,  kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu  olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde,  devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı  tutmalarına engel değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir  toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak  bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç  işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının  korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla  öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara  bağlanabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;249. Davacı Hükümet Komisyonun kuzeydeki Kıbrıs Rum çocukları için belirlenen  okul kitaplarının çok aşırı sansüre tabi tutulduğuna ilişkin saptamalarını  desteklemektedir. Bununla birlikte, "KKTC" makamlarının Yunanca yayınlanan  gazetelerin ve kitapların ithalinin sınırladığını ve onaylamadığı gazete ve  kitaplara el koyduğunu gösteren birçok delile Komisyonun gereken ağırlığı  vermediğini ileri sürmüştür. Davacı Hükümet, bu makamların içeriği masumane olan  okul kitaplarına sansür uygulayıp diğer tüm kitap türlerinin sınırsız bir  şekilde ithaline izin verdiğini kabul etmenin mantıklı olamayacağına işaret  etmektedir. Davacı Hükümet, bazı tanıkların Komisyona verdikleri ifadelerde yer  alan kitap ve gazetelerin, el konulma korkusuyla, kuzey Kıbrıs'a gizlice  getirildiğini belirten iddialara dayanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;250. Komisyon, Kıbrıs Türk makamlarının, söz konusu zamanda, bazı okul  kitaplarının dağıtımını kuzey Kıbrıs'ta bulunan etnik toplulukların arasında  düşmanlığı teşvik ettiği gerekçesiyle yasakladığını veya sansürlediği sonucuna  vararak Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Komisyon  sansür edilen veya yasaklanan kitapların Yunanca, İngilizce, tarih, coğrafya,  din, yurttaşlık bilgisi, fen, matematik ve müzik dersleriyle ilgili olduğuna  dikkat çekmektedir. Bu tür kitapların Kıbrıs'ın tarih ve kültürünü Davacı  Hükümetin bakış açısından sunma olasılığı göz önünde tutulsa dahi, söz konusu  eylem Sözleşmenin 10. maddesinin 2. paragrafının gereklerini yerine  getirmemektedir. Komisyona göre, velilerin veya öğretmenlerin bu uygulamaya  karşı başvurabilecekleri bir iç hukuk yolu da bulunmamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;251. Diğer yandan Komisyon, okul kitapları veya elektronik medya kullanımı  dışında Rumca veya Yunanca kitapların veya gazetelerin ithaline kısıtlama  getirildiğinin delillerle kanıtlanmadığı kanısındadır. Karpaz bölgesinde gazete  dağıtım sisteminin olmayışıyla ilgili olarak Komisyon, kendisine, böyle bir  sistemin kurulmasının idari kararlarla engellendiğine ilişkin bir bilginin  ulaşmadığını gözlemlemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;252. Mahkeme Komisyonun saptadığı olayları kabul ettiğini hatırlatır (bkz.  212. paragraf). Bu anlayış doğrultusunda Mahkeme, Komisyonun "KKTC" makamlarının  dağıtımdan önce okul kitaplarının içeriğini sansürlediğinden dolayı 10. maddenin  ihlal edildiğine karar vermesini onaylamaktadır. Bu açıdan Mahkeme, materyali  tanımlayabilmek için inceleyici bir işlemin yürütülmesine; bu işlemin  toplumlararası müzakere süreci üzerinde bir risk oluşturmasına ve bu işlemin  UNFICYP tarafından önerilen güven artırıcı önlemler çerçevesinde yürütülmesine  rağmen, söz konusu zamanda çok büyük sayıda kitabın, içeriğinin ne kadar  zararsız olduğuna bakılmaksızın, makamlar tarafından tek yanlı olarak sansüre  tabi tutulduğunu veya yasaklandığını gözlemlemektedir. Komisyon önündeki  işlemlerde Davalı devletin bu çapta bir sansürü haklı çıkaracak gerekçeleri  sunmadığı da dikkate alınmalıdır. Bu sansür uygulamasının güven artırıcı  yöntemleri çok fazlasıyla aştığı ve haber alma özgürlüğü hakkının ihlal edilmesi  anlamına geldiği de açıktır. "KKTC" makamlarının bu kararlarına itiraz için  herhangi bir iç hukuk yolu da mevcut değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;253. Mahkeme, Davacı Hükümetin, Komisyonun Yunanca gazete ve diğer kitaplarla  ilgili kanıtları değerlendirirken hatalı davrandığını düşündüğünü  gözlemlemektedir. Komisyon Davacı Hükümetin dayandığı kanıtlara gerekli önemi  vermiştir. Bununla birlikte Mahkeme, Ledra Palas kontrol noktasında meydana  gelen bireysel el koyma olaylarına ilişkin Komisyona sunulan, Davacı Hükümetin  görüşünde değindiği ve açık duruşma sırasında ortaya konan delillerin, "makul  şüphenin ötesinde" kanıt standardına atfen, öne sürülen iddiaları kanıtlamaktan  uzak olduğunu düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;254. Mahkeme, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumlar açısından, ilkokulda okutulmak  üzere düzenlenen kitapların, söz konusu zamanda, aşırı sansür uygulamasına tabi  tutulması nedeniyle Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Sözleşmenin 11. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;255. Davacı Hükümet Karpaz bölgesinde yaşayan Kıbrıs Rumlarının Sözleşmenin  11. maddesiyle garanti altına alınan toplantı haklarının ihlal edildiğini öne  sürmüştür. Anılan madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, ayrıca  çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara  katılmak haklarına sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler  niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu  düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya  başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla  sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk  mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru  sınırlamalar konmasına engel değildir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;256. Davacı Hükümet Davalı Hükümetin kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumların  organize veya ad hoc toplantılara katılma hakkını sürekli engellediğine ilişkin  delillere Komisyonun gerekli önemi vermediğini iddia etmektedir. Davacı Hükümet  Komisyonun iki taraflı toplantıların 1996 yılının ikinci yarısından itibaren  engellendiğine, dolayısıyla davanın kapsamı dışında kaldığına karar vererek  yanılgıya düştüğünü ileri sürmüştür. Davacı Hükümet bu engellemelerin Davalı  Hükümetin hareket özgürlüğü alanındaki genel ve kısıtlamacı politikası nedeniyle  aslında 1974 yılından bu yana sürdüğünü iddia etmektedir. Davacı Hükümet,  iddialarının, BM Genel Sekreterinin kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rum ve Marunilere  Kıbrıs Türk makamlarının uyguladığı politikalara ilişkin gözlemlere dayandığını  belirtmektedir (BM dokümanları S/ 1995/1020, Ek IV, 30 Kasım 1995). Söz konusu  zamanda toplantı haklarına getirilen kısıtlamalara örnek olarak, Davacı hükümet,  Kıbrıs Türk makamlarının 13 Kasım 1994 tarihinde bir Yunanlı şarkıcıya Karpaz  bölgesinde konser vermesine izin vermediklerine dikkat çekmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;257. Davacı Hükümet, Kıbrıs Rumlarının ve Marunilerin "KKTC"deki köylerinin  dışında veya tampon bölgedeki ateşkes hattını geçerek veya serbest bölgeyi  geçerek özgürce toplanmalarına izin vermeyen söz konusu idari uygulamaların  Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edilmesi anlamına geldiğinden şikayet  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;258. Komisyon Davacı Hükümetin şikayetinin Sözleşmenin 11. maddesinde  belirtilen asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, derneğe üye olmak  ve asgari seviyede bir dernek yapısına sahip olan kurumların faaliyetlerinde yer  alma hakkının ihlal edilmesiyle ilgili olduğunu gözlemleyerek, bu doğrultuda  işlemlerini sürdürmüştür. Komisyon, söz konusu zamanda, delillere dayanarak,  yukarıda tanımlanan hakkın hiçbir açıdan ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.  Kuzeydeki Rumların BM tarafından düzenlenen ikili faaliyetlere katılmalarını  engellenmesine ilişkin olarak, Komisyon, BM belgelerinin 1996 ikinci yarısından  başlayarak ikili toplantıların engellendiğini gösterdiğini gözlemlemektedir.  Fakat bu olayların kabuledilebilirlik kararı açıklandıktan sonra gerçekleşmesi  ve farklı nedenlere dayanması nedeniyle bu olaylara bağlı şikayetler göz önüne  alınamaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;259. Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumların toplantı haklarının ihlal edilmediğini  dikkate alan Komisyon, Davacı Hükümetin iddiaları açısından herhangi bir iç  hukuk yolu olup olmadığını incelemeye gerek görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;260. Mahkeme, Davacı Hükümet tarafından ortaya konan konuların olayları  saptama sürecinde Komisyon tarafından incelendiğini gözlemlemektedir. İncelenen  deliller ışığında Mahkeme, Komisyonun, söz konusu zamanda, Kıbrıs Rumlarının  kendilerine ait veya Türklerle beraber dernek kurmalarına veya kurulmuş olan bir  derneğin faaliyetlerine katılmalarına "KKTC" makamlarının müdahale ettiğine  karar vermenin olanaksız olduğunu gözlemlemektedir (bkz. 258. paragraf). Mahkeme  Komisyonun saptamalarını kabul etmekte ve delillerin, idari uygulamalarla kuzey  Kıbrıs'ta yaşayan Rumların toplantı haklarının ihlal edildiğini  kanıtlayamadığını belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;261. Komisyon gibi Mahkeme de Komisyonun kararından dolayı iç hukuk  yollarının tüketilip tüketilmediğinin incelenmesinin gerekli olmadığı  kanısındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;262. Kıbrıs Rumlarının, söz konusu zamanda, iki taraflı veya çok taraflı  faaliyetlere katılımının engellendiğine dair Davacı Hükümetin şikayetine ilişkin  olarak, Mahkeme, bu şikayetlerin Sözleşmenin 8. maddesi bağlamında ele  alınmasının daha uygun olacağını düşünmektedir. Mahkeme, bu maddeye ilişkin  toplu değerlendirmesi çerçevesinde de aynısını uygulayacaktır (bkz. 281.  paragraf ve devamı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;263. Mahkeme kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumların toplantı haklarının, iddia  edilen, engellenmesine bağlı olarak Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal  edilmediğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. 1 No'lu Protokolün 1. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;264. Davacı Hükümet, Kıbrıs Rumlarının ve Marunilerin 1 No'lu Protokolün 1.  maddesinin ihlalinin mağdurları olduğunu iddia etmiştir. Davacı Devlet Davalı  Hükümetin, yasadışı olarak, ölen Kıbrıs Rumlarının, Marunilerin ve kuzey  kesimden tamamen ayrılan kişilerin mallarına el koyduğunu öne sürmektedir.  Ayrıca, toprak sahiplerinin köylerinden üç mil uzaklıkta bulunan tarlalarına  ulaşmasına izin vermemektedir. Bu açıdan Davacı Hükümet, Mahkemeden 1 Nolu  Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin Komisyon kararını onaylamasını  talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;265. Davacı Hükümet ayrıca, söz konusu kimselerin köylerinde veya köylerinden  üç mil uzaklıkta bulunan mülklerine üçüncü şahıslar tarafından el konulduğunu ve  "KKTC" makamlarının bu müdahalelere göz yumduğunu veya hoş gördüğünü ileri  sürmektedir. Davacı Hükümete göre, Komisyona sunulan deliller, Davalı Devletin 1  No'lu Protokolün 1. maddesi kapsamındaki olumlu yükümlülüklerine rağmen, yerel  polislerin, idari kararlar nedeniyle, bu tecavüzleri, hırsızlığı ve mülke  verilen zararları araştırmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Davacı Hükümet,  Komisyonun, güçlü delillere rağmen idari bir uygulamanın olduğuna karar  vermediğini üzülerek gözlemlemiştir. Davacı Hükümet, Mahkemeden, Komisyonun bu  şikayet hakkındaki saptamalarından hareket etmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;266. Komisyon, delillere dayanarak, söz konusu zamanda, Kıbrıs Rumlarının  mülklerinin başka kimselere haksız olarak verildiğini gösteren bir örnek  olmadığına ve yerli Kıbrıs Rumların mülklerine "KKTC Anayasasının 159. maddesi"  uyarınca "terkedilmiş mülk" muamelesi yapılmadığına karar vermiştir (bkz. 184.  paragraf). Komisyon, bu bağlamda, yerel mahkemelerin iç hukuktaki mevcut  "kurallar" uyarınca mülklerine haksız bir biçimde el konulduğunu öne süren çok  sayıdaki Kıbrıslı Rum'un lehinde karar verdiğini gözlemlemiştir. Bununla  birlikte Komisyon, güney Kıbrıs'a tekrar yerleşmeye karar veren Rumların terk  ettikleri malların sahibi olmadıklarının varsayıldığına ilişkin iddianın da  kanıtlanmadığına karar vermiştir. Bundan dolayı bu kişilerin durumu yerlerinden  edilen kişilerin durumlarına benzemektedir (bkz. 187. paragraf) ve bu meselenin  götürülebileceği herhangi bir iç hukuk yolu bulunmamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;267. Komisyon, güney Kıbrıs'ta yaşayan mirasçıların kuzeyde ölen Rum  akrabalarından kalan mirası alabilmek için "KKTC" mahkemelerinde dava  açabilmelerinin mümkün görünmediğine inanmaktadır. Davalı Hükümet, Komisyona  ilgili "usullerin" uygulanmasıyla bu tür bir mülkün "terkedilmiş" olmayacağını  belirtmemiştir. Komisyona göre, her durumda, bu "usullerin ve yasaların" varlığı  ve uygulanması 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin anlamına ve ruhuna aykırıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;268. Davacı Hükümetin değindiği üçüncü kişilerin cezai eylemlerine ilişkin  olarak Komisyon, delillerin, "KKTC" makamlarının üçüncü şahısların bu  eylemlerine katıldığını, desteklediğini veya göz yumduğunu kanıtlamaktan uzak  olduğunu düşünmektedir. Komisyon bu tür olaylardan kaynaklanan şikayetler için  mahkemelerde birçok hukuk veya ceza davası açıldığına ve son zamanlarda cezai  kovuşturmalarda bir artış olduğuna dikkat çekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;269. Mahkeme kuzeydeki mülkiyet açısından, "KKTC" uygulamasının yerlerinden  edilen Kıbrıslı Rum toprak sahipleri ile "KKTC"den tamamen ayrılan ve bu yüzden  taşınmaz malları "terkedilmiş" kabul edilip üçüncü şahıslara verilmesi söz  konusu olan Karpazlı Rumlar arasında bir ayrım yapmaya yönelik olmadığına dikkat  çekmektedir. Mahkemeye göre, bu olaylar ve gerçekler, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan  Rumların o bölgeden tamamen ayrıldıktan sonra mülklerinin korunmamasına bağlı  olarak 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin sürekli olarak ihlal edildiğini ortaya  çıkarmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;270. Mahkeme, bu şikayet açısından alınan ifadeye göre, kuzey Kıbrıs'ta  yaşayan Rumların mülklerini miras olarak bırakamadıklarını ve bu malların  "terkedilmiş" olarak makamlara kaldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, Davalı  Hükümetin Komisyon önünde bir mirasçının ölen akrabasının mirasçısı olarak  mahkemeye başvurabileceğini ifade ettiğine dikkat çekmektedir. Komisyon gibi  Mahkeme de Davalı Hükümetin Komisyon önünde ölen Kıbrıs Rumlarının mülklerinin  "terkedilmiş mülk" olarak makamlara devrolduğunu ifade ettiğini göz önüne alarak  yasal işlemlerin başarıya ulaşmasının mümkün olacağına ikna olmamıştır. Esasen  Mahkeme, güneyde yaşayan Rumların kuzeyde kendilerine miras kalan mülklere  fiziki olarak ulaşmalarına bile izin verilmeyeceğini gözlemlemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Güney Kıbrıs'ta yaşayan insanların kuzey Kıbrıs'ta ölen akrabalarından kalan  miras haklarının tanınması nedeniyle 1 Nolu Protokolün 1. maddesi ihlal  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;271. Kıbrıs Rumlarının mülklerine üçüncü kişilerin verdiği zarardan  korunmamasına ilişkin olarak Mahkeme, sunulan delillerin "KKTC" makamlarının bu  tür eylemlere göz yumduğunu veya soruşturmadığına veya soruşturmaları  engellediğine ilişkin idari bir uygulama içerisinde olduklarını kanıtlamaya  yeterli olmadığını düşünmektedir. Mahkeme, Komisyonun tanıklarının ifadelerini  dikkatli bir şekilde incelediğini ama bu iddianın kanıtlanamadığını  gözlemlemektedir. Komisyonun Davacı Hükümetin dayandığı kanıtlara ilişkin  değerlendirmesini dikkate alarak Mahkeme bu kararı kabul etmektedir. Mahkeme  ayrıca, "KKTC iç hukukunun" mütecaviz veya suç işleyen kimseler aleyhine dava  açma imkanı verdiğini gözlemlemektedir. "KKTC" mahkemeleri bir davada davacı  Kıbrıslı Rumlar lehinde karar vermiştir. Daha önce de belirtildiği gibi, söz  konusu zamanda, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıs Rumları medeni haklarını savunmak  amacıyla dava açma hakkına sahiptirler (bkz. 240. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;272. Bunlardan dolayı Mahkeme, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumların mülklerine  özel şahıslarca yapılabilecek saldırılara karşı korunma sağlanmadığına ilişkin  olarak 1 No'lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. 1 No'lu Protokolün 2. maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;273. Davacı Hükümet, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan Rumların çocuklarının  ortaöğretimden mahrum bırakıldıklarını ve sonuçta bu yaştaki çocukların  velilerinin de çocuklarına dini ve felsefi inançlarına uygun bir eğitim  veremediğini belirtmiştir. Davacı Hükümet, 1 Nolu Protokolün 1. maddesine  dayanmaktadır. Anılan madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim  alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim  ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama  haklarına saygı gösterir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;274. Davacı Hükümet, Komisyonun saptadığı yukarıdaki hükmün ihlal edilme  nedenlerini onaylamaktadır. Bununla birlikte Davacı Hükümet Mahkemeden bu  maddenin Davalı Devletin 1997 yılının sonuna dek ilköğretimi engellediği için  ihlal edildiğine karar vermesini talep etmiştir. Bu tarihten önce, "KKTC"  ilkokul öğretmeni atanmasına izin vermemiştir. Davacı Hükümet bu politikanın  Kıbrıs Rum çocuklarının ilköğretim hakkına müdahale anlamına geldiğini iddia  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;275. Komisyon, Belçika'da eğitimde farklı dillerin kullanılmasıyla yönelik  bazı yasaların uygulanmasına ilişkin davada (23 Temmuz 1968 tarihli karar, A  Serisi no.6) Mahkemenin belirlediği ilkelere dayanarak, Kıbrıs Rum çocukları  için daha önce var olan ortaöğretim olanaklarının Kıbrıs Rum makamlarınca  ortadan kaldırıldığını gözlemlemiştir. Bundan dolayı, kuzey Kıbrıs'ta yaşayan  Kıbrıs Rumlarının çocuklarını kendi dillerinde kültürel ve etnik geleneklerine  uygun bir şekilde okutma çabaları sonuçsuz kalmıştır. Komisyon ayrıca, söz  konusu kimselerin kuzeye geri dönmelerinin kısıtlandığını dikkate alarak, bu  kimselerin ortaöğretimden mahrum bırakılmalarının, ilgili makamların öğrencilere  güneydeki okullara gitmelerine izin vermesiyle telafi edilemeyeceği kanısına  varmıştır (bkz. 44. paragraf). Komisyon sonuç olarak, Kıbrıs Türk makamlarının  uygulamasının eğitim hakkının özüne aykırı olduğunu ve 1 Nolu Protokolün 2.  maddesinin ihlaline neden olduğuna karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;276. Yunan dilinde ilköğretim sağlama konusunda Komisyon söz konusu toplumun  eğitim hakkının Kıbrıs Türk makamlarınca ihmal edilmediğine ve öğretmen açığı  ile ilgili sorunların da çözüldüğüne karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;277. Mahkeme, Kuzey Kıbrıs'ta çocuklarına Yunan dilinde eğitim sağlamak  isteyen velilerinin, Kıbrıs Türk makamlarının bu dilde eğitimi kaldırma  kararından bu yana, çocuklarını güneydeki okullara transfer etmek zorunda  bırakıldıklarına dikkat çekmektedir. Kabul etmek gerekir ki, kuzeyde on iki  yaşına erişen her çocuğun Türkçe veya İngilizce eğitim veren bir okula gitme  hakkı vardır. Bundan dolayı, 1 Nolu Protokolün 2. maddesi bağlamında, eğitim  hakkının ihlali söz konusu değildir (bkz. 7 Aralık 1976 tarihli Kjeldsen, Busk  Madsen ve Pedersen - Danimarka kararı, A Serisi, no. 23. 23, par. 25-26 /2).  Ayrıca, bu hüküm eğitimin hangi dilde yapılacağını belirtmemiştir (yukarıda  bahsedilen karar, s. 30-31, § 3).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;278. Bununla birlikte Mahkemeye göre, söz konusu çocukların ilköğretimlerini  burada bulunan Rum okullarında tamamladıkları göz önüne alındığında, Kıbrıs Rum  çocuklarının eğitimine kuzeyde sürdürmeleri gerçekçi değildir. Şüphesiz ki,  makamların Kıbrıslı Rum velilerin, çocuklarının eğitimlerine Rum dilinde  sürdürmek istediklerinin farkında olmaları gerekir. Rumca ilköğretim eğitimi  sağlama sorumluluğu varsayılarak, "KKTC" makamlarının ortaöğretim düzeyinde  sürekli bir eğitim sağlamaması söz konusu maddenin özüne aykırıdır. Kuzey  Kıbrıs'ta yaşayan Rumların dilsel geleneklerine uygun olarak güneyde verilen  ortaöğretim, bu seçeneğin aile hayatı üzerindeki etkisi dikkate alındığında, 1  Nolu Protokolün 2. maddesinde belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmesi  anlamına gelmemektedir (bkz. 277. ve 292. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;279. Mahkeme, ilköğretim eğitimi ve öğretmen açıklarına yönelik "KKTC"  makamlarının tutumu açısından, Davacı Hükümetin başka şikayetlerde bulunduğunu  gözlemlemektedir. Komisyon gibi Mahkeme de bütün olarak el
